PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÜCÜNCÜ KIZI HZ. ÜMMÜ GÜLSÜM

Allah Resûlü (a.s.m.) ve Hz. Hatice’nin dördüncü çocukları, üçüncü kızlarıdır. Ümmü Gülsüm Annemiz dünyaya geldiğinde Efendimiz 34, annemiz ise 49 yaşlarındaydı.1 Kâsım’ın vefatından sonra üçüncü çocuğunun da kız olması Efendimizi üzmedi. Bilakis bir çocuğu olduğu için çok sevindi. Ona Ümmü Gülsüm ismini veren Efendimiz, diğer çocukları gibi, onun içinde doğumunun yedinci günü akika kurbanı kestirdi.2 Onun da saçından bir tutam alınarak fakirlere saçının ağırlığınca gümüş dağıtıldı.

Allah Resûlü (a.s.m.) kızı dünyaya gelince onu kucağına alıp ağzında ezdiği bir hurma ile ona tahnik yaptı. Hz. Hatice onu yedi gün emzirdikten sonra Efendimizin halası Safiye Hatun’un cariyesi Selma Hanım’a sütanneye verildi.

Hz. Ümmü Gülsüm kendinden bir ve dört yaş büyük ablaları ile birlikte oynayarak büyüdü. Kendinden bir yıl sonra doğan Fâtıma Annemiz’e de ablalık yaptı.

Nübüvet nurunun sahibi olan bir babanın ve dünyanın en kâmil hanımının terbiyesi altında büyüyen Ümmü Gülsüm, her açıdan mükemmel bir şekilde yetişti.

Hz. Zeynep Ebu’l-Âs ile evlenince Allah Resûlü’nün (a.s.m.) diğer kızlarını kaçırmak istemeyen Ebû Leheb ve eşi Efendimizin evine giderek Rukiyye Annemiz ile Ümmü Gülsüm Annemiz’i oğullarına istediler. Hatice Annemiz de Allah Resûlü (a.s.m.) de Ebû Leheb ve eşi Ümmü Cemil’in katı kalpli insanlar olduğunu düşünüyor, yakın akrabaları da olsalar kızlarını onların oğullarına vermek istemiyorlardı. Hem kızlarının yaşları çok küçüktü. Ancak ne Ümmü Cemil ne de Ebû Leheb eli boş dönecek kimseler değildi. Annelerimizi oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlayıncaya kadar ayak diretip ısrar ettiler.

Efendimiz “hayır” demenin fayda vermeyeceğini çok iyi bildiği için Utbe’nin Rukiyye, Uteybe’nin Ümmü Gülsüm ile nişanlanmaları için istemeyerek de olsa “evet” dedi. O günkü toplum yapısı doğru okunduğunda Allah Resûlü’nün (a.s.m.) istemediği hâlde böyle bir cevabı nasıl verdiği daha iyi anlaşılacaktır.

Annelerimizle Ebû Leheb’in oğulları, evlilik çağına geldiklerinde evlenmek üzere Allah Resûlü’ne (a.s.m.) vahiy gelmeye başlamadan hemen önce nişanlandılar.

İnancından Dolayı Boşanıyor

Allah Resûlü’ne (a.s.m.) ilk vahiy geldikten sonra, bir daha gelmeyip üç yıl kesildi. Fetret Dönemi adı verilen bu dönemde Allah Resûlü (a.s.m.) büyük sıkıntılar çekti. Hz. Hatice eşini yalnız bırakmayarak sürekli destekledi. Vahiy sürecine şahit olan Ümmü Gülsüm, diğer kız kardeşleri gibi bu süreçte anne-babasına elinden geldiğince destek oldu. Allah Resûlü (a.s.m.) İslam’a davetle görevlendirildiğinde kız kardeşleri ile birlikte hemen Müslüman oldu.

Efendimiz önce akrabalarını, sonra Mekkelileri İslam’a davet etti. Her iki davette de ona karşı çıkan ilk kişi Ebû Leheb oldu. Yalnızca karşı çıkmakla kalmayıp Allah Resûlü’nün (a.s.m.) her iki davetini de sabote ederek insanların O’na yönelmesini engelledi.

Allah Resûlü’nün (a.s.m.) daveti ile sömürü düzenlerinin yıkılacağını anlayan İslam düşmanları, yalnızca Allah Resûlü’nü (a.s.m.) engellemediler. Vakit kaybetmeden karşı saldırıya geçtiler. Daveti durdurmak için bütün yolları denediler. Bu yollardan biri de Allah Resûlü’nü (a.s.m.) sıkıntıya sokmak, onu bu sıkıntılarla meşgul etmekti. Her asırda İslam düşmanları tarafından çeşitli biçimlerde kullanılan bu taktik o günde Ebû Cehil tarafından kullanıldı. O adamlarına emir vererek şöyle diyordu:

Muhammed’i kendi kendiyle meşgul edin.3

Yaptıkları kötülüklerden dolayı Ebû Leheb ve ailesi hakkında “Tebbet Sûresi” inince düşmanlıkları had safhaya çıkan aile Allah Resûlü’nü (a.s.m.) rahatsız etmeyi kendilerine bir görev bildi. Ona kötülük yapmak için her yolu meşru gören müşrikler, bu iş için gönüllü olan Ebû Leheb’in ailesini kullandılar. İlk hedefleri, Ümmü Gülsüm ve Rukiyye Annelerimizin evlilikleri oldu. Ebû Leheb ve Ümmü Cemile bir yandan, Ebû Cehil ve adamları diğer yandan Utbe ile Uteybe’yi sıkıştırarak onları eşlerini boşanmaya zorladılar.4

İslam’a düşmanlıkta kimseden geri kalmayan Utbe ve Uteybe söyleneni yapmakta bir an bile tereddüt etmeden hemen eşlerini boşadılar. Ümmü Gülsüm Annemiz’in nişanlısı Uteybe yalnızca bu kadarla da kalmadı, haddini oldukça aştı.

Ebû Leheb oğullarına, Allah Resûlü’nü (a.s.m.) kastederek:

– Onun kızlarından ayrılmazsanız başım başınıza haram olsun, dedi.

Ümmü Cemile:

– Hemen gidip onu boşa oğlum, diye sıkıştırdı.

Ebû Cehil ve adamları:

– Muhammed’in kızını boşarsan, sana istediğin Kureyşli kızı alırız, dediler. Bu sözler Uteybe’yi harekete geçirdi. Hemen Efendimizin evine giden Uteybe küstah bir tavırla:

– Dinini inkâr ediyor, kızını da boşuyorum. Artık beni sevme, bende seni sevmeyeceğim, diye bağırdı.

Sonra Allah Resûlü’ne (a.s.m.) saldırarak onun mübarek yakalarına yapıştı. Çekiştirirken gömleğini yırttı. Onun bu hareketi Allah Resûlü’nü (a.s.m.) çok üzdü. Ona:

– Dilerim Allah’tan sana bir köpek musallat etmesin, diye beddua etti.

Uteybe o sırada babası ile birlikte ticaret için Şam’a gitmek üzere hazırlanıyordu. Allah Resûlü’nden (a.s.m.) ayrıldıktan bir süre sonra kervanla birlikte yola çıktı. Kervan Şam’da Zerkâ denen bir yerde konakladı. Etrafta aslanların dolaştığını gören Uteybe büyük bir endişeye kapıldı. Zira inanmamasına, Efendimize karşı edepsizlik etmesine rağmen onun çok iyi bir insan olduğunu, dualarının kabul edileceğini biliyordu. Bunun için uzaktan gördüğü bir aslana bakarak:

– Vah başıma gelenler! Vallahi Muhammed’in bedduası yerine gelecek. O aslan beni yiyecek. O Mekke’de ben Şam’da olsam da Ebû Kebşe (Hz. Peygamberi kastederek) beni öldürecek, dedi.

Durumdan haberdar olan Ebû Leheb’de aslanları görünce çok endişelendi. Kervandaki insanlara Uteybe’yi ortalarına alıp onu aslanlardan korumalarını istedi. Kendilerince tedbir alarak aslanla Uteybe’nin arasına set çektiler. Onu istif ettikleri malların en üstüne yatırdılar.

Gece olunca aslan kervandaki adamlara yaklaştı. Yüzlerini koklaya koklaya sessizce aralarında ilerledi. Aradığını bulamayan aslan ısrarla ilerlemeye devam ederek eşyaların bulunduğu yere yaklaştı. Ani bir hamle ile fırladı. Eşyaların üzerine çıktı. Aradığı av tamda oradaydı. Uteybe’ye saldırarak onu param parça etti. Olanları çaresizlik içinde ve dehşetle seyreden Ebû Leheb:

– Muhammed’in bedduasından sonra onun iflah olmayacağını anlamıştım, dedi.5 Ama yine de iman etmedi.

Olanları büyük bir endişe ve kaygı ile izleyen Ümmü Gülsüm Annemiz, çok üzülüyor, ancak müşriklerin planlarını boşa çıkarmak için acısını içine gömüp üzüntüsünü belli etmemeye çalışıyordu. Bütün aile fertleri gibi o da dimdik ayakta durarak insanları kurtuluşa çağıran babalarını bütün benliği ile destekliyor, elinden geldiğince yardım etmeye çalışıyordu.

Perde Arkasındaki Kahraman

Zeynep ablası bu olaylardan üç-dört yıl önce Ebu’l-Âs ile evlenmişti. Rukiyye ablası ise Utbe’den ayrldıktan kısa bir süre sonra Hz. Osman ile evlendi. Evde iki kız kardeş kalmışlardı. Davet hızla devam ediyor, müşrikler her geçen gün, Allah Resûlü’nü (a.s.m.) üzecek bir şeyler yapıyorlardı. Babalarına yardım etmek için çırpınan iki kardeş, kız olmalarına aldırmadan müşriklere karşı her fırsatta babalarına destek oluyorlardı.

Henüz küçük bir kız olan Hz. Fâtıma, kendince babasını koruma görevini üstlenerek onu adım adım takip ediyor, zor durumda olduğunu gördüğünde hiç çekinmeden yardımına koşuyordu. Hz. Hatice Mekkeli hanımlara İslam’ı anlatıyor, onları hidayete çağırıyordu. Evin fedakâr kızı Ümmü Gülsüm ise ev işlerini çekip çevirerek onların işlerini kolaylaştırıyor, bu işlerin onları meşgul edip davete engel olmamasına çalışıyordu. Allah Resûlü (a.s.m.) eve geldiğinde onu en güzel şekilde rahat ettiriyor, zaman zaman onu teselli ederek üzüntülerini paylaşıyordu.

Annesini kaybettiğinde 16–17 yaşlarında olan Ümmü Gülsüm onun için günlerce gözyaşı döktü. Annesinden sonra bütün işler ona kaldı. Bundan sonra daha fazla gayret ederek bir de ev işlerinden dolayı babasının rahatsız olmaması için çırpındı, durdu.

Allah Resûlü (a.s.m.) Tâif’e gittiğinde iki kız kardeş günlerce endişe içinde beklediler. Döndüğünde babalarını yara bere içinde görünce üzüntüden kahroldular. Medine’ye hicret edinceye kadar endişeleri hiç eksilmedi. Efendimiz hicret ederken müşriklerin öldürmek için her yerde babalarını araması, onları perişan etti. Efendimizin Medine’ye vardığını duyuncaya kadar uykuları kaçtı, yüzleri tek bir sefer bile gülmedi.

Allah Resûlü (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiğinde, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma Annemiz Mekke’de kaldılar. Haşim oğullarının korumasından dolayı güven içinde sayılırlardı. Ama yinede babalarını öldürmeye kalkışan müşriklerin işi belli olmaz, her an her şey olabilirdi. Aylarca müşriklerin içerisinde kaygı içinde beklediler. Ancak onlar kendilerinden çok babaları Allah Resûlü (a.s.m.) için kaygılanıyorlardı.

Babalarından ilk kez bu kadar uzun süre ayrı kalıyorlardı. Hasret ve kaygıdan günler bir türlü geçmiyordu. Bazen endişeden uykuları kaçıyor, iştahları kapanıyor, güzel haberler duyduklarında biraz olsun rahatlıyorlardı.

Hicreti

Allah Resûlü (a.s.m.) tam olarak tanımadığı, henüz Müslüman olmayan Medinelilerin ve Yahudilerin nasıl tepki vereceğini bilmediği bir şehre hicret etmişti. Dengeler henüz tam olarak yerli yerine oturmamıştı.

Yahudiler, müşrikler, münafıklar ona karşı nasıl tavır alacaklardı?

Medineliler Muhacirlerin yükünü kaldırabilecek miydi? Allah Resûlü’nü (a.s.m.) korumak için canlarını feda edebilecekler miydi?

Efendimiz, benzer daha pek çok soruya cevap bulmadan Medinelileri ve Medine’nin yapısını tam olarak kavramadan tepkileri ölçüp dengeleri kurmadan ve tam bir güvenlik sağlamadan ailesini Medine’ye getirmek istemiyordu. Yoksa Medineliler, Efendimize:

– Hemen kendi evlerimizden daha güzel bir ev yapalım, demişlerdi.6

Allah Resûlü (a.s.m.) henüz Medine’nin içine gitmeden Kubâ’da kaldığı günlerde, her gece bulunduğu ev taşlanmış, korkutulmaya çalışılmıştı. Ensarın hicret eden Müslümanlara kapılarını sonuna kadar açtığını gören Yahudi, müşrik ve münafıklar tek bir yaydan çıkan ok gibi birleşerek açıkça olmasa da Müslümanların karşısına dikilmişlerdi. Her yönden onları sıkıştırarak davet daha da büyümeden onu yok etmek istemişlerdi. Bunun için Müslümanlar uzun süre, silahları ile yatıp kalkmışlardı.7

Zor da olsa sayılı günler gelip geçmişti. Allah Resûlü (a.s.m.) yedi ay Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde misafir olarak kaldı. Bu arada Mescid-i Nebevî yapılmış, onun yanında Allah Resûlü’nün (a.s.m.) kalacağı odalar inşa edilmişti.

Allah Resûlü (a.s.m.) ailesini getirecek ortamı hazırlayınca Zeyd b. Hârise ile Ebû Râfi’yi yanına çağırarak onlara Mekke’ye gidip orada kalan ailesini getirmelerini emretti.

Zeyd b. Hârise Fâtıma, Ümmü Gülsüm ve Sevde Annelerimiz ile kendi eşi Ümmü Eymen ve oğlu Üsâme’yi de yanına alarak yola çıktı. Ümmü Gülsüm ve Fâtıma Annemiz amcaları Hz. Abbas’ın develerine bindiler. Kafile Kudeyd mevkiine gelince Zeyd b. Hârise üç deve satın alarak kutlu yolcuları onlara bindirip Medine’ye doğru yola devam etti.8

Kureyşliler Müslümanları Mekke’den hicret etmek durumunda bırakmalarına rağmen, bazıları hâlen onlara kötülük yapma düşüncesinden kurtulamamışlardı.

İbn-i İshak’ın bildirdiğine göre, Allah Resûlü’nün (a.s.m.) ailesi hicret ederken yolda Huveyris b. Nukiz adında bir Mekkeliye rastladılar. Müslümanlara kötülük yapmaktan zevk alan bu zalim, Fâtıma ve Ümmü Gülsüm Annelerimizin devesini dürtüp ürküterek Annelerimizin yere düşmelerine neden oldu.9

Hicret, hiçbir insanın kolay kolay kabullenemeyeceği kadar zor bir ayrılıktı. Buna bir de zalimlerin zulmü eklenince dayanılmaz hâle geliyordu. Ama onlar, mücadele ile büyümüş, inanılmaz zulümler görmüş, onlara sabretmiş, iradeleri çelikleşmişti. Buna da sabrederek çölleri aşıp Medine’ye, dinlerini özgürce yaşayacakları İslam yurduna gittiler.

Medine’ye vardıklarında Ensar hanımları onları karşılayarak evlerine misafir etti. Onları güzel bir şekilde ağırladılar. Buralarda iyice dinlendikten sonra, kendileri için yapılan eve yerleştiler.10

Mücadele Devam Ediyor

Allah Resûlü (a.s.m.) Mekke’de başladığı İslam davet mücadelesine Medine’de de aynen devam etti. Ancak burada mücadele şekli daha farklıydı. Allah Resûlü (a.s.m.) Medine’de bir taraftan sahâbelerini yetiştiriyor, bir taraftan İslam Devleti’nin temellerini atıyordu. İnsanlığa örnek olacak bir nesil yetiştiriyordu.

Bir taraftan sahâbeleri ile gelecek nesillere örnek bir yaşantı ortaya koyarken bir taraftan da İslam’ı yok etmek isteyen müşriklerle savaştı. Bütün bunlara yakından şahit olan Ümmü Gülsüm Annemiz, bu dönemde de öne çıkmadan yine hizmet etmeye devam etti.

Medine’ye gelişlerinin üzerinden daha bir yıl geçmeden ablası Rukiyye vefat etti. Ablasının ölümü onu derinden sarstı. Özellikle Allah Resûlü’nün (a.s.m.) o sırada Bedir’de müşriklerle savaşıyor olması, onu daha çok üzdü. Hz. Rukiyye Annemiz vefat edince öksüz kalan dört yaşındaki oğlu Abdullah’la yakından ilgilendi. Allah Resûlü (a.s.m.) geldikten sonra Abdullah’ı yanına alınca elinden geldiğince ona annesini aratmamaya çalıştı.

İlahî Emir ile Yapılan Evlilik

Hz. Rukiyye vefat edince Hz. Osman çok sevdiği eşini kaybettiği için oldukça üzüldü. Ama onu daha fazla üzen bir şey daha vardı. Allah Resûlü (a.s.m.) ile olan akrabalık bağlarının fiilen kesilmiş olması onu âdeta yıkmıştı. Üzüntüsü dışına vurmuş, hasta gibi dolaşıyordu. Bunun için Hz. Rukiyye’nin vefatından sonra kendisine yapılan evlilik tekliflerinin hepsini reddetti.11

Said b. Müseyyib’den rivayet edilir:

“Hz. Rukiyye’nin vefatından sonra bir gün Allah Resûlü (a.s.m.) Hz. Osman’ı gördü. Çok üzgün ve hüzünlüydü. Sessiz sessiz ağlıyordu. Allah Resûlü (a.s.m.):

– Niçin bu kadar üzgün görünüyorsun? Niçin ağlıyorsun?

– Ya Resûlallah! Benim başıma gelen kimin başına geldi? Yanımda olan Allah Resûlü’nün (a.s.m.) kızını, canımdan bir parçayı kaybettim. Sizinle olan bağlarım kesildi.

Allah Resûlü (a.s.m.) bir an durakladı. Sonra:

– Ey Osman! Bak işte Cebrâil (a.s.) yanı başımda. O bana; Allah’ın benden seni, Rukiyye’nin ve kabilesindeki hanımların mehri kadar bir mehirle Ümmü Gülsüm ile evlendirmemi emrettiğini söylüyor, buyurdu.”12

Ümmü Ayyaş’tan rivayet edilir:

Allah Resûlü’nden (a.s.m.) duydum:

– Osman’ı Ümmü Gülsüm ile semadan gelen vahiy üzerine evlendirdim, buyurdu.13

Hayırlı Hanım

Hz. Rukiyye vefat ettikten bir süre sonra, Hz. Ömer, ne zaman Hz. Osman’a rastlasa onu sürekli üzgün bir hâlde görüyordu. Evlenirse üzüntüsünün gideceğini düşündü. Bir gün yanına giderek:

– Eğer istersen seni kızım Hafsa ile evlendireyim.

Teklif çok güzeldi. Ancak Hz. Osman Allah Resûlü (a.s.m.) ile olan akrabalık bağının kesilmesine dayanamıyordu. Ayrıca Efendimizin Hz. Hafsa ile evlenmek niyetinde olduğunu biliyordu. Bunun için:

– Biraz bekleyeceğim, ey Ömer, diye cevap verdi. Böyle bir cevap beklemeyen Hz. Ömer, biraz üzüldü. Ancak bir şey söylemeden yanından ayrıldı.

Daha sonra Hz. Ebû Bekir’i görünce, ona kızı Hafsa ile evlenmesini teklif etti. O da susup ona cevap vermedi. Çok sevdiği iki arkadaşından da olumlu cevap alamayan Hz. Ömer buna bir anlam veremedi. Allah Resûlü’nün (a.s.m.) yanına giderek durumu ona anlattı. Hz. Ömer’i dinleyen Allah Resûlü (a.s.m.) onu teselli ederek:

Hafsa Osman’dan daha hayırlı biri ile Osman da Hafsa’dan daha hayırlı biri ile evlenecek, buyurdu.

Allah Resûlü (a.s.m.), Osman Efendimiz’den daha hayırlı olarak kendisine, Hafsa Annemiz’den daha hayırlı olarak da Ümmü Gülsüm Annemiz’e işaret ediyordu.14

Düğün

Ümmü Gülsüm Annemiz, Hz. Rukiyye’nin vefatından bir süre sonra, hicretin üçüncü yılının başında Rebîü’l-Evvel ayında Hz. Osman ile evlendi.15

Allah Resûlü’nün (a.s.m.) eşleri, Fâtıma ve Zeynep Annelerimiz, evlilik hazırlıkları ve düğünde Ümmü Gülsüm Annemiz’in yanında olup ona yardımcı oldular. Ayrıca Allah Resûlü (a.s.m.), kızının evliliğe hazırlanması için Ümmü Eymen Annemiz’i özel olarak görevlendirdi. Ona:

– Kızım Ümmü Gülsüm’ü düğün için hazırla! Onların zifafa girme işini organize et. Onlar için yanlarında def çaldır, buyurdu.

Düğün Allah Resûlü’nün (a.s.m.) emirleri doğrultusunda gerçekleştirildi. Dualar yapıldı, yemekler yenildi.16

Mutlu Bir Yuva

Hz. Osman Efendimiz, Rukiyye Annemiz ile olduğu gibi Ümmü Gülsüm Annemiz ile de çok mutlu oldu. Çok ahlaklı ve hizmet ehli biri olan Hz. Ümmü Gülsüm, eşi ile de kardeşinden ona yadigâr kalan oğlu Abdullah ile de çok iyi bir şekilde ilgilendi. Çevresini ihmal etmediği gibi onları da ihmal etmedi.

Allah Resûlü (a.s.m.) bütün kızları gibi Ümmü Gülsüm ile de yakından ilgileniyordu. Düğünden üç gün sonra ziyaretine gitti. Kapıyı çalıp eve girdi. Kızının hâl ve hatırını soran Efendimiz ona:

– Eşini nasıl buldun?

Ümmü Gülsüm onunla çok iyi anlaştığını ifade ederek:

– O çok iyi bir eş.

Allah Resûlü (a.s.m.) kızına eşine çok iyi davranmasını tavsiye buyurarak:

– O atan İbrahim (a.s.) ve baban Muhammed’e en fazla benzeyen kişidir, dedi.17

Hz. Ümmü Gülsüm eşi ile çok iyi anlaşır, onun dünyanın en faziletli kişisi olduğuna inanırdı. İnsanlardan Hz. Ali’nin sahâbelerin en faziletlisi olduğunu söylediğini duyduğunda, bunu kabul etmeyerek kendi eşinin daha faziletli olduğunu söylerdi. Bir gün Allah Resûlü’ne (a.s.m.) gelerek sordu:

– Ya Resûlallah! Fâtıma’nın eşi benim eşimden daha mı faziletli.

Allah Resûlü (a.s.m.) bir süre sustu. Sonra şöyle söyledi:

– Ben seni Allah ve Resûlünü seven ve Allah ve Resûlü tarafından sevilen biri ile evlendirdim.

Aldığı cevaba sevinen Ümmü Gülsüm Annemiz, Allah Resûlü’nün (a.s.m.) yanından ayrıldı. Allah Resûlü (a.s.m.) Annemizin arkasından seslenerek:

– Buraya gel kızım!

Annemiz Allah Resûlü’nün (a.s.m.) yanına gelince:

– Sana ne söyledim.

– Beni Allah ve Resülünü seven, Allah ve Resûlü’nün de kendisini sevdiği kişi ile evlendirdiğini söyledin.

– Evet, aynen öyle, hatta sana bundan daha fazlasını söyleyeyim mi? Cennete girdiğinde onun yerinin, tüm sahâbelerimden daha yüksekte olduğunu görürsün.18

Giyimine kuşamına dikkat eden Ümmü Gülsüm Annemiz, eşi varlıklı olduğu için o günkü şartlarında bu konuda zorlanmazdı.

Enes b. Mâlik anlatır:

“Ümmü Gülsüm’ün kareli ipek bir gömlek giyindiğini gördüm.”19

Enes Efendimiz bir başka seferde ise Ümmü Gülsüm Annemiz’in kareli bir elbise giyindiğini nakleder.20

Abdullah’ın Vefatı

Hz. Rukiyye’nin vefatından sonra, yeğeni Abdullah ile yakından ilgilenen Hz. Ümmü Gülsüm, evlendikten sonra ona çok iyi annelik yaptı. Ancak Allah Resûlü’nün (a.s.m.) oğulları gibi onunda ömrü fazla uzun olmadı.

Hicretin dördüncü yılında, altı yaşında sokakta oynarken bir horoz, gözünü gagaladı. Yüzü çok fena parçalanan Abdullah Efendimiz’in yarası her geçen gün daha da kötüleşti. Acılar içinde kıvranarak vefat etti.21

Allah Resûlü (a.s.m.), Ümmü Gülsüm Annemiz, hatta tüm Müslümanlar Abdullah için ağladılar. Allah Resûlü (a.s.m.) onu son yolculuğuna uğurlarken kucağına alıp sarıldı, ağlayarak:

– Allah ancak merhamet eden kullarına merhamet eder, buyurdu.

Cenaze namazını bizzat kendisi kıldırdı. Oğlunun kabrine inen Hz. Osman onu bizzat kendi elleri ile kabre koydu.22

Vefatı

Hz. Osman ile altı yıl mutlu bir evlilik geçiren Hz. Ümmü Gülsüm 28 yaşında olmasına rağmen küçük yaştan beri yaşadığı sıkıntılardan bedeni yorgun düşmüştü. Çok zayıflamış ve hastalanmıştı. Bir gün hastalığı iyice artmıştı. Cariyesi Ümmü Ayyaş, yanına girdiğinde Annemizin ölmek üzere olduğunu anladı. Hemen Mescid-i Nebevî’ye koştu, orada bulunanlara Hz. Ümmü Gülsüm’ün son nefesini vermek üzere olduğunu söyledi. Hz. Osman Efendimiz koşarak eşinin yanına gitti. Sevgili eşi son nefesini vermek üzereydi. Eşine şefkatle:

– Ey Ümmü Gülsüm! Ey Ümmü Gülsüm, derken o rahmet deryasına çoktan dalmıştı.

Allah Resûlü (a.s.m.) ve sahâbeler Osman Efendimiz’in hemen peşinden Annemizin kapısının önüne geldiler. Allah Resûlü (a.s.m.) içeri girdi. Kızının vefat ettiğini görünce Kalbi şerifleri mahzun oldu, gözlerinden yaşlar boşandı.23

Hz. Ümmü Gülsüm’ü, Allah Resûlü’nün (a.s.m.) emri ile Esma binti Ümeys, Safiye binti Abdülmuttalib ve Ensar hanımlarından Atiyye yıkadı.24 Efendimiz kızının yıkandığı yerin kapısında durarak hanımlara kefen bezlerini tek tek verip nasıl kefenleyeceklerini tarif etti.

Cenazesini yıkayanlardan Leyla binti Kanif es-Sakafî o anı şöyle anlatır:

“Ben de Ümmü Gülsüm’ü yıkayanlar arasındaydım. O yıkandıktan sonra Allah Resûlü (a.s.m.) kapının önünde durarak kefenleri bize tek tek verdi.”25

Cenaze yıkanıp kefenlendikten sonra Allah Resûlü (a.s.m.) kızının namazını kıldırdı. Sonra Bakî Kabristanı’na götürüldü.

Enes b. Mâlik anlatır:

“Ümmü Gülsüm defnedilirken Allah Resûlü (a.s.m.) kabrinin yanı başında oturmuştu. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Yanındakilere şöyle seslendi:

– İçinizden kim bu gün hanımına yakın olmadı?

Ebû Talha:

– Ben.

– Kabre sen in!

Allah Resûlü’nün (a.s.m.) emrini yerine getiren Ebû Talhâ kabre indi.26 Onunla birlikte Ali, Üsâme ve Fadl b. Abbas Efendilerimiz de kabre indiler.27

1 Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7:282.

2 Muvatta, Akik, 2.

3 İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1:508.

4 İbn-i Kesîr, 1:508.

5 Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 2:339; İbn-i Manzûr, Muhtasar, 16:73-74.

6 Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3:271.

7 Şâmî, 4:3.

8 İbn-i Hişâm, Sîre, 3-4:410; İbn-i Sa’d, Tabakât, 8:62.

9 A. H. Cuma, Nisâu Ehl-i Beyt, 562.

10 H. A. Akk, Uzama Havle’r-Resul, 1:214.

11 İbn-i Sad, Tabakât, 8:62.

12 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 7573; Mübeyyiz, Hayâtu’s-Sahâbiyât, 184.

13 Heysemî, Mecma’uz-Zevâid, 9:73; H. A. Akk, Uzama, 3:2164.

14 İbn-i Abdilberr, İstîab, 4:1902; A. H. Cuma, Nisâu Ehl-i Beyt, 540.

15 İbn-i Hacer, İsâbe, 12218. Sahâbe.

16 İbn-i Manzûr, Muhtasar, 16:117.

17 İbn-i Manzûr, 16:118.

18 İbn-i Manzûr, 16:118.

19 Buhârî, Libâs, 30.

20 İbn-i Sa’d, Tabakât, 8:38.

21 Zehebî, Siyerü Alâmü’n-Nübelâ, 2080; İbn-i Abdilberr, İstîab, 4:1840.

22 Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, 1:486.

23 A. H. Cuma, Nisâu Ehl-i Beyt, 544.

24 İbn-i Esir, el-Kâmil fit-Tarih, 2:291.

25 Ebû Dâvud, Cenâiz, 32.

26 Buhârî, Cenâiz, 33.

27 Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 4:36.

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KIZI CENNET KADINLARININ HANIMEFENDİSİ HZ FATIMA’NIN HAYATI

Hz. FÂTIMA KİMDİR?

İslam peygamberi Hz. Muhammed’in ailesinden, en küçük kızı olan Hz. Fâtıma, Ehl-i Beyt’in annesi, ümmetin göz bebeğidir. Yaşarken de vefat ettikten sonra da müminlerin gönüllerinde tahat kurdu.

Ümmü Ebiha /babasının annesi ve binti ebiha /babasının kızı lakapları ile tanınan Hz. Fâtıma, Allah Resûlü (a.s.m) çok sever, onuntarafından çok sevilirdi.

Babasına olan yoğun sevgisi, onu hal, hareket ve yaşantısı ile babasına benzetmiş, yalnızca bedenen değil, ahleken de onun aynası olmuştur. “Fâtıma benden bir parçadır.” buyuran Efendimiz, onu ne kadar çok sevdiğini bildirmiştir.

Ümmü Ebiha /babasının annesi ve binti ebiha /babasının kızı lakapları ile tanınan Hz. Fâtıma, Allah Resûlü (a.s.m) çok sever, onuntarafından çok sevilirdi. 1 Babasına olan yoğun sevgisi, onu hal, hareket ve yaşantısı ile babasına benzetmiş, yalnızca bedenen değil, ahleken de “Fâtıma benden bir parçadır.” 2 buyuran Efendimizin parçası olmuştu.

Efendimiz ona çok değer verir, “Fâtıma kıyamet günü cennetteki kadınların hanımefendisi olacaktır.” buyururdu.3 Hayatı boyunca bunlara şahit olan Hz. Âişe, gözlemlerini şu sözlerle dile getirirdi.

“Sözleri ve konuşması Fâtıma’dan daha fazla Allah Resûlü’ne (a.s.m) benzeyen birini daha görmedim. Fâtıma yanına gelince, Allah Resulü (a.s.m.) ayağı kalkar, onu öper ve “Hoş geldin kızım!” diyerek karşılardı. Babası onun yanına vardığında, Fâtıma da babasını aynı şekilde karşılardı.”4

Vahyin geldiği evde, davet mücadelesinin merkezinde Efendimiz ve Hz. Hatice gibi insanlığın en faziletli baba ve annesinin terbiyesi altında mükemmel bir hanım olarak yetişti.

Annesi vefat edince Efendimizi adım adım izleyerek, annesi gibi koruyup kollamaya çalıştı. Müşriklerin zulmüne karşı canını feda edercesine kalkan oldu. Adeta ona uzanan elleri kırdı.

Hz Fatımanın Cesareti

Ukbe b. Ebî Muayt Kabe’de Rabbine yönelmiş huzuru kalp ile namaz kılan Efendimiz secdede iken başına deve işkembesi koyduğu sırada orada bulunan sahabilerden hiç biri zalimlere müdahale etmeye cesaret edememişti. Biri Efendimizin evine koşarak durumu Hz. Fâtıma’ya bildirdi. O sırada en fazla on beş yaşında bir kız olan Hz. Fâtıma endişeyle evden ayrıldı. Koşarak Kabe’ye gitti. Babasının bulunduğu yere yaklaştığında gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. Rabbine secde eden babasının başının üzerinde büyük bird eve işkembesi duruyordu. Koşarak yanına gitti. Gözyaşları içinde deve işkembesini babasının üzerinden kaldırıp yere attı. Efendimizin üzerini temizledi. Allah Resûlü (a.s.m.) hala secdede Rabbine en yakın olduğu anı dolu dolu yaşıyor, huzurunu bozmadan ibadetine devam ediyordu.

Yapılan zulmü içine sindiremeyen Hz. Fâtıma, gözyaşlarını sildi. Babası namaza devam ederken yapılanların hesabını sormak için büyük bir cesaretle müşriklerin karşısına dikildi. Onları en ağır kelimelerle ayıplayarak, yaptıkları bu kötülükten dolayı kendilerini kınadı. Neye uğradıklarını şaşıran müşrikler, beklemedikleri tepki karşısında adeta donup kaldılar. Sanki Allah ağızlarını ve dillerini bağlamıştı. Böyle bir tepki ile karşılaşacaklarını akıllarının ucundan bile geçirmeyen zalimler, başlarını yere eğdiler, ses çıkarmadan annemizi dinlediler. Hiçbiri, tek bir kelime dahi söyleyemedi. Bu sırada Efendimiz namazını bitirmişti. Yanına vardı. Birlikte eve gittiler.5

Hz. Fatıma Kaç Yaşında Evlendi

Yirmi yaşına gelince Hz. Ali ile örnek bir evlilik yaptı. Evlendikleri zaman Hz Ali ise 25 yaşında idi. Evliliğin ilk günlerinde Efendimizin tavsiyesine uyan Hz. Ali, sevgili eşi Hz. Fâtıma iş bölümü yaptı. Buna göre; evin dış işlerini Hz. Ali, iç işlerini de Hz. Fâtıma yapacaktı. Hz. Fâtıma ihtiyaç duyduğunda kayınvalidesinden yardım isteyecekti. Hz. Ali bunun için annesi Fâtıma binti Esed ile konuştu. Durumu anlattı:

– Ben Allah Resûlü’nün (a.s.m.) kızına, dışarıdaki işlerinde ve su taşımada yardımcı olacağım. Sen de evin içindeki işlerde, hamur yoğurma, ekmek pişirme ve buğday öğütmede yardımcı olur musun, diye rica etti. Annesi kabul edince el birliği ile işlerin üstesinden geldiler.6

Fatıma Benden Bir Parçadır

Son derece akıllı, ileriyi gören, basiret sahibi, kalbi hikmet pırıltıları ile dolu bir hanımdı. Bir gün Allah Resûlü (a.s.m.) Hz. Ali’ye:

– Kadınlar için en hayırlı olan şey nedir, diye sordu. Hz. Ali, soruya hemen o anda cevap veremedi. Ne diyeceğini bilemeyince sustu. Allah Resulü’nün (a.s.m.) yanından ayrıldıktan sonra eve gitti. Hz. Fâtıma ile sohbet ederken Efendimiz ile aralarında geçen konuşmayı anlattı. Sorunun cevabının ne olabileceğini sordu. Hz. Fatıma:

– Kadınlar için en hayırlı şey, erkeklerle arasına mesafe koymak, erkekler için en hayırlı olanda onlara bakmamaktır, deseydin ya! dedi. Eşinin verdiği cevabı beğenen Hz. Ali sevinçle yerinden fırladı. Evden çıkıp doğruca Allah Resûlü’nün (a.s.m.) yanına gitti. Sorunun cevabını söyledi. Cevaptan hoşlanan Allah Resûlü (a.s.m.):

– Bunu sana kim öğretti, diye sordu. Hz. Ali:

– Fâtıma, dedi. Kızını bir kez daha takdir eden Allah Resûlü (a.s.m.):

Fatıma benden bir parçadır, buyurdu.”7

Hz Fatıma Mükemmel Bir Anneydi

O mükemmel bir eş olduğu gibi mükemmel bir anneydi. Çocuklarına çok iyi bakıp eğitir, bunun büyük fedakarlıklara katlanırdı. Annemizin hayatından pek çok tabloya şahit olan Bilâl-i Habeşî onlardan birini şöyle anlatır:

Bir gün Hz. Fâtıma’nın yanına uğradım. Değirmende un öğütüyordu. Bir taraftan un öğütüyor, bir taraftan oğlu Hüseyin’e bakıyordu. Hüseyin ağlamaya başlayınca zor durumda kaldı. Çocuğunu kucağına alınca iş kaldı. Namaz vaktiydi. Ezan okumak için camiye gidecektim. Gördüğüm tablodan dolayı yapamadım. Hz. Fâtıma’nın yanına yaklaştım.

– İstersen unu ben öğüteyim sen çocuğa bak veya sen unu öğütünceye kadar ben çocuğa bakayım, dedim. Hz. Fâtıma:

– Ben çocuğa bakayım sen unu öğüt, dedi.

Kalan unu öğüttükten sonra Allah Resulü’nün (a.s.m.) yanına gittim. Gecikmiştim. Allah Resûlü (a.s.m.):

– Nerede kaldın ey Bilâl! diye sordu. Ben:

– Fâtıma’ya uğradım. Yardıma ihtiyacı vardı. Un öğütmesine yardım ettim, dedim. Allah Resulü (a.s.m.) yardım etmeme çok sevindi:

– Ona merhamet ettiğin gibi Allah da sana merhamet etsin, diye dua buyurdu.8

Örnek bir hayat yaşayan annemiz, babasının vefatından altı ay sonra vefat etti.

HZ FATIMA'NIN HAYATI

HZ FATIMA’NIN HAYATI

Hz. Fatma’nın İsim ve Lakapları

O, onu sevenleri, Allah’ın cehennemden koruduğu Fatıma’dır. Bunun için Allah Resulü

(a.s.m.) ona:

– Senin kızdığına Allah da kızar, senin sevdiğini Allah da sever, buyurmuştur.

O, Allah Resulü’nün (a.s.m.) Zehrâ’sı yani çiçeğidir.

O, mâsivadan yüz çevirip Allah’a yönelen, kendini ibadete adayan Betül’dür.

O, bütün kötülüklerden arınmış, Tâhire’dir.

O, babasına çok düşkün olan, onu koruyup kollamak için çırpınan, Ümmü Ebîhâ’dır

(babasının annesi), Allah Resulü’nün (a.s.m.) çok sevdiği kızı Binti Ebîhâ’dır (babasının

kızı).2

O, Hz. Peygamber’in kızı olması dolayısıyla, bizzat onun dizinin dibinde, onun terbiyesi

altında yetişen, Allah Resulü’nün (a.s.m.) soyunu devam ettiren biricik evladı, bu yönü ile

kıyamete kadar gelecek olan seyyidlerin annesidir.

O, hanım sahabelerin en seçkinlerinden, Fatımatü’z-Zehrâ’dır.

O, sahabe efendilerimizin her yönden en seçkinlerinden biri olan Hz. Ali’nin eşi, Hz.

Hasan ve Hüseyin efendilerimizin anneleridir.

EHLIBEYTIN YILDIZI HZ FATIMA

Hz. Fatıma’yı önemli kılan en önemli vasıflarından biri, Ehl-i Beyt’ten biri olmasıdır. Ehl-i Beyt’e özel önem veren Allah celle alâ onlar hakkında şöyle buyurur:

“Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetlerinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Ahzâb, 33/33.

ALIABA

Ehlibeyt tarih boyunca Ali Aba ismiyle meşhur olmuştur. Bu isimle bilinmelerinin sebebi bu hususta rivayet edilen hadislerdir. O hadislerden birini Hz. Âişe anlatır:

“Allah Resûlü (a.s.m.), bir kuşluk vakti evden dışarı çıktı. Üzerinde siyah ve desenli bir aba vardı. Hasan yanına gidince onu abasının içine aldı. Sonra Hüseyin geldi. Onu da abasının içine aldı. Peşinden Fatıma geldi onu da abasının içine aldı. Ardından Ali geldi onu da abası içine aldı. Sonra:

‘Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, yalnızca günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor’ ayetini okudu.” Ahzâb, 33/33.

Hz. Fatıma ile Hz. Ali evlendiğinde Allah Resulü (a.s.m.) Hz. Ali’ye tebessüm ederek:

– Allah bana seni Fatıma ile evlendirmemi emretti, buyurdu. Hz. Ali:

– Razı oldum Yâ Resulallah! diyerek, Allah Resulü’ne (a.s.m.) damat olduğu için yere kapanarak şükür secdesi yaptı. Secdeden başını kaldırdığında Allah Resulü (a.s.m.);

– Allah evliliğinizi sizin için ve sizin hakkınızda mübarek kılsın! Atalarınızı aziz etsin! Sizden gelecek nesilleri çok ve tertemiz kılsın! buyurdu.

Hadisi rivayet eden Enes b. Mâlik “Allah, Peygamberinin duasını kabul etti ve sözünü yeminle pekiştirerek Allah sizden çok ve tertemiz bir nesil yarattı, buyurdu” der.

Olayı nakleden büyük âlim Zerkânî: “Allah’a binlerce kere hamdolsun ki Resulün duasını kabul etti. Soylarından pek çok seyyid, ulemâ ve evliyâ yarattı. Bu nesil Nübüvvet Neslidir, der.”

Vâsile b. Eskâ Rivayeti

Aliaba ismiyle ilgili rivayetlerden biri Vâsile b. Eskâ’ya aittir.

Vâsile b. Eskâ anlatıyor:

“Bir gün Ali’yi aramak için evine gittim. Kapıya vurdum. Biraz sonra içeriden Allah Resûlü’nün (a.s.m.) kızı Fatıma’nın sesini duydum:

– Kim o, diye sesleniyordu. Ben:

– Vâsile’yim, dedim. O:

– Ne istiyorsun? diye sordu. Ben:

– Hasan’ın babası ile görüşmek istiyordum, deyince;

– Ali evde değil. Allah Resûlü’nün (a.s.m.) yanına çağırdı. Mescid-i Nebevî’ye gitti. Biraz bekle, şimdi gelir, dedi.

Biraz sonra Allah Resulü (a.s.m.), Ali’ye dayanarak yanımıza geldi. Ali’yi yanına oturttu. Onları Fatıma izledi. Allah Resûlü (a.s.m.) Hasan ve Hüseyin’i de çağırarak, her birini bir dizine oturttu. Fatma ve Ali’ye:

– Yaklaşın, buyurdu. Onlar yaklaşınca, Allah Resûlü (a.s.m.) hepsini elbisesinin altına alarak:

– “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, yalnızca günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” ayetini okudu. O sırada ben kenarda durmuş olanları seyrediyordum. Allah Resulü (a.s.m.) sürekli:

– Allahım! Bunlar benim ailemdir. Allahım! Bunlar hak ehlidir, buyuruyordu. Ben:

– Yâ Resulallah! Ben de senin ailenden miyim? diye sordum. O:

– Evet. Sen de benim ailemdensin, buyurdu. Ben:

– Vallahi, bundan daha fazla bir hayır ummuyorum, dedim.”

SEYYİD ve ŞERİFLERİN ANNESİ

Hz. Fatıma’yı önemli kılan vasıflarından bir diğeri ise Allah Resulü’nün (a.s.m.) neslini devam ettiren çocukların annesi olmasıdır. Gerek Allah Resulü’nün (a.s.m.) gerekse diğer kızlarının erkek çocukları vefat etmiş, Efendiler Efendisi’nin soyunu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin devam ettirmiştir.

Nitekim Allah Resulü (a.s.m.), bu hususu şu hadis-i şerifleri ile dile getirmişlerdir:

“Her insanın soyu, erkek çocuğu vasıtası ile devam eder. Benimki müstesna. Benim soyum Fatıma ile devam edecektir. Ben onların babasıyım.”

Fatıma annemizin soyunun çok temiz olduğunu beyan eden Allah Resulü (a.s.m.):

Fatıma, namusu konusunda kötülüklerden korunduğu gibi, onun soyundan gelenler de cehennem ateşinden korunmuştur, buyurmuştur.

EHLİBEYT SEVGİSİ

Ehl-i Beytten olanlara Allah Resûlü (a.s.m.) döneminde muhabbet beslendiği gibi Allah Resulü’nün (a.s.m.) vefatından sonra İslamiyet’in her döneminde de muhabbet beslenmiş ve saygıda bulunulmuştur. Hz. Peygamber’in torunlarından Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere Şerif, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise Seyyid denilmiştir.

Allah Resulü’nün (a.s.m.) “Nimetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin, beni de Allah için sevin. Ehl-i Beytimi benim sevgim için sevin” buyurması ve “Allahım! Ben onları seviyorum. Sen de onları sev. Onları sevenleri de sev” duası insanlara her zaman rehber olmuştur. Ehl-i Beyt sevgisinin Peygamber sevgisini, dolayısıyla Allah’ın sevgisini kazanmaya vesile olacağına inanılmıştır.

Ehl-i Beyt sevgisine götürecek ve bu sevgiye yaklaşmaya vesile olacak her şeye her zaman ihtimam göstermişlerdir. Bu çaba onları, Evlâd-ı Resulün isimlerini, ailelerini, evlatlarını, işlerini ve yaşadıkları yerleri, doğum ve vefat tarihlerini kayıt altına alan bir kurum ihdas etmeye yöneltmiştir.

OSMANLIDA EHLİBEYT

Osmanlı Devletinde Hz. Peygamber’in torunlarına gösterilen hürmetin yanında, onlara ait işleri görmek üzere memurlar tayin edilmiştir. Nakîbu’l-Eşrâflık Müessesesi kurularak Nakîbu’l-Eşrâf defterleri tutulmuştur. İstanbul Müftülüğü Meşîhat Arşivi’nde muhafaza edilen bu defterler 39 adet olup dijital ortamda araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

İslâm coğrafyasında özellikle Osmanlıda seyyid ve şerifler bulundukları bölgelerde manevî bir otorite olarak kabul edilmiş, hayır bereket vesilesi sayılmıştır. Halka örnek teşkil etmeleri hasebiyle, meslek seçimine ve evlenecekleri kişilere dikkat eden Evlâd-ı Resul, halka her zaman örnek olmuştur.

MEHDİ

Hz. Fatıma’nın önemli vasıflarından bir başkası da, onun neslinden gelen seyyidlerin, tarihin her döneminde Müslümanlara rehber olması, onları aydınlatarak onlar için hidayet önderleri olmalarıdır. Bunların en önemlisi ise özellikle hadis kitaplarında geniş yer verilen Mehdi’dir. Hz. Ali’den rivayet edilen bir hadiste Allah Resulü (a.s.m.) bir gün Fatıma annemize:

– Seni müjdelerim! Mehdi senin neslinden gelecek, buyurmuştur.

Allah ondan ve Ehl-i Beyt’inden ebediyyen razı olsun.

1 İbn Hacer, İsâbe, 11579.

2 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 7175.

3 Zehebî, Siyerü Alâmü’n-Nübelâ, 4467.

4 Zehebî, Siyerü Alâmü’n-Nübelâ, 4467.

5 Buhârî, Vudu’, 69, Salât, 109, Cihâd, 98; Müslim, Cihâd, 109; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/278; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/384.

6 İbn Abdilberr, İstîab, 4/ 1894; Zehebî, Siyerü Alâmü’n-Nübelâ, 4467

7 Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-Evliyâ, 2/41.

8 İbn Manzûr, Muhtasaru Tarihi Dımaşk, 5/263.

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZİN İKİNCİ KIZI Hz. RUKİYE

Hz. RUKİYE NE ZAMAN DOĞDU

Peygamber Efendimiz ve Hz. Hatice’in üçüncü kızı olan Hz. Rukiye, vahiy gelmeye başlamadan sekiz yıl önce Mekke’de doğdu. O sırada Allah Resûlü (s.a.v.) otuz üç Hz. Hatice kırk sekiz yaşındaydı.1 Rukiye Kardeşi Kâsım’ın vefatından bir yıl sonra dünyaya geldi. Anne-babası onu kucaklarına alıp sevince üzüntüleri biraz olsun hafifledi.

Doğumunun yedinci günü akika kurbanı kesildi. Fakirlere sadaka verildi. Sıra isim vermeye gelmişti. Huzur dolu yuvanın yeni neşe kaynağı dünya tatlısı kızlarına Rukiye adını verdiler. Diğer çocuklar gibi o da Safiyye Hanım’ın cariyesi Selmâ Hanım’a tarafından emzirildi.

Hz. RUKİYE KİMİNLE NE ZAMAN NİŞANLANDI

İnsanlığın en faziletli anne ve babasının terbiyesi altında büyüyen Rukiye, Zeynep ablası gibi her yönden çok iyi bir şekilde yetişti. Onları yakından tanıyan kapı komşuları hal ve hareketlerini çok beğeniyor, takdir ediyorlardı. Ablaları gibi ellerinden kaçırmayıp oğulları Utbe’yle evlendirmek istiyorlardı.

Kapı komşuları olan bu kişiler peygamberimizin amcası Ebû Leheb ile hanımı Ümmü Cemîl’di. Yaşının küçük olması harekete geçmelerine engel olmadı. Bir gün, Peygamber Efendimizin kapısını çaldılar. Hâl hatır sorma faslı bittikten sonra, Ümmü Cemîl konuyu açtı ve Efendimizden kızlarını oğullarına istedi. Peygamberimiz de Hz. Hatice bir süre duraksadı. Kızları henüz on bir on iki yaşlarındaydı. Hz. Hatice:

– Ama onlar çok küçükler, demeye kalmadı, Ümmü Cemîl söze atıldı:

– Olsun adını koyalım, kızlar büyüyünceye kadar bekleriz, diyerek onu susturdu.

Hz. Hatice büyük bir üzüntüye kapıldı, “evet” demek de “hayır” demek de sıkıntı olacaktı. Zira Ümmü Cemîl, herkesin şerrinden kaçtığı, kavgacı bir kadındı. Evet deseler de hayır deseler de sonunda üzüleceklerdi. Hem Ümmü Cemîle “hayır” cevabını asla kabul etmeyecekti. Hz. Hatice kararı babalarının vereceğini söyleyerek sözü peygamberimize bıraktı. Peygamberimiz dolaylı yoldan olumsuz cevap verdiyse de olmadı. Israrlarına devam ettiler. “Hayır” cevabının faydasız olacağını gören Efendimiz, Rabbine teslim olarak istemeye istemeye kabul etti. Böylece Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile Hz. Rukiye, Uteybe ile Hz. Ümmü Gülsüm arasında nikâh için söz kesildi.2

Hz. RUKİYE NİŞANLISINDAN NE ZAMAN NEDEN AYRILDI

Peygamberimizin insanları gizli gizli İslam’a davet etmeye başladıktan bir süre sonra durumdan haberdar olan Mekkeliler, buna çok kızdılar. Peygamberimiz hakkında dedikodu ve iftira kampanyası başlattılar. Açık arayarak, iftira atarak algı oluşturmaya çalıştılar. Hiç biri peygamberimizi kutlu yolundan alıkoymadı. Bu şekilde onu durdurmayan hakim güçler, yüzyıllardır kullana geldikleri tuzağı devreye soktular. Bu, davetçileri kendileri ile meşgul etme tuzağıydı.

Onlar, insanları kimi zaman fakirlik ve hapis gibi sıkıntılarla kimi zaman eğlence, makam-mevki, lüks hayat gibi cazip hazlarla oyalayarak hayırın önüne set çekerlerdi.

Yine öyle bir gündü. Kuşluk vakti bir araya gelmiş, hayatı Efendimize nasıl zehir edeceklerini konuşuyorlardı. Ani bir hareketle ayağı kalkan Ebû Cehil:

-Buldum, dedi. Meraklı gözlerle Ebû Cehil’e bakan adamlar:

-Ne buldun? diye sordular. Kibir abidesi kesilen zalim:

-Muhammed’i dize getirecek çözümü buldum, dedi. Daha fazla meraklanan adamlar:

-Nedir? diye sordular. O:

-Muhammed’i kendi kendisiyle meşgul etmek. Bunu yaparsak insanları yeni dine davet etmeye fırsat bulamaz, dedi. Söylenenler hepsinin kulağına hoş geldi. Sevinçten gözleri parladı.

Doğru. Çok güzel bir plan diye bağrıştılar.

Lakin ne ile meşgul edeceklerdi. Hepsinin aklından aynı soru geçiyordu. Biri çoktan bulmuştu. Bu Ebû Leheb’di.

-Ben ona ne yapacağımı biliyorum, diye bağırdı. Büyük bir kahraman edasıyla meclisten ayrıldı. Doğruca oğullarının yanına gitti. Onları karşısına aldı:

– Muhammed’in kızlarından hemen ayrılacaksınız. Onlardan ayrılmazsanız, bundan böyle başım başınıza haram olsun, diye bağırdı. Onları Hz. Rukiyye ve Hz. Ümmü Gülsüm’le boşamaya zorladı. Şaşıran Utbe ve Uteybe:

-Ne oldu? Neden böyle diyorsun? Büyük bir suç mu işlediler? diye sordular. Kureyş büyükleri ile aralarında geçenleri anlatan Ebû Leheb:

-Onu halktan uzaklaştırmamız için bunu yapmaz zorundasınız, dedi. Aldıkları cevap onları ikna etmedi. Nişanlılarını sevdikleri için babalarına evet demediler. Bundan hoşlanmayan Ebû Leheb, söylene söylene eşinin yanına gitti. Konuyu anlatarak oğullarını ikna etmesini söyledi. Bunu seve seve yapacağını söyleyen Ümmü Cemîl, oğulları eve gelince yanlarına koştu. Efendimiz hakkında olmadık sözler söyledikten sonra:

-Siz gidip kızlarını boşayıncaya kadar yemek yemeyecem, kimse ile konuşmayacağım, başımı yıkamayacak, gölgede oturmayacağım, dedi. Baskıdan kurtulmaya çalışan çocuklar annelerini bu tür şeyler yapmaması için ikna etmeye çalıştılar. Lakin olmadı. Yemin üzerine yemin eden Ümmü Cemîl, söylediklerini uygulamaya geçirdi. Yemeyi, içmeyi ve insanlarla konuşmayı bıraktı. Annelerinin haline üzülen çocuklar, istediklerini yapmayı düşünmeye başladılar.

Olaylar Mekke’de hızla yayıldı. Konuşulanları duyunca sevinçten ellerini oğuşturan Ebû Cehil, kendi gibi düşünenleri yanına alarak doğruca Utbe ve Uteybe’nin yanına gitti. Gençleri karşısına aldı. Anne babaları ve Mekke halkı için boşanmaları gerektiğini söyleyerek sıkıştırdı:

-Muhammed’in kızlarını boşarsanız sizi istediğin Kureyşli kızla evlendiririz, dedi. Ebû Cehîl’in sözlerini duyan Utbe’nin gözleri parladı:

– Eğer beni Ebân b. Saîd veya Saîd b. Âs’ın kızı ile evlendirirseniz, söylediklerinizi hemen yaparım, dedi. Ebû Cehîl yeminler ederek istediğini yapacağını söyledi. Kalplerini kin ve nefretle doldurup Peygamberimizin evine gönderdiler. Efendimizin karşısına çıktı, kaba saba sözlerle kızlarını boşadıklarını söylediler. Haberi duyan Hz. Rukiye yıkıldı. Dünyası karardı. Olanlara üzülen Peygamberimiz, kızına sarılarak onu teselli etti.

Hz. RUKİYE KİMİNLE NE ZAMAN EVLENDİ

Hz. Osman peygamberimizin kızını öteden beri beğeniyor, takdir ediyordu. Evlenmek istiyor, lakin yaşı küçük olduğu için bekliyordu. Nişanlandığını duyunca çok üzüldü. Aradan zaman geçti. Bu kez ayrılık haberini duydu. Hz. Rukiye adına üzüldü ama kendi adına sevindi.

Henüz yeni Müslüman olmuştu. Peygamberimizin yanına giderek, kızı Hz. Rukiye’ye talip olduğunu söyledi. Efendimiz kabul edince evlendiler.

Çok mutluydular. Lakin müşrikler onları da rahat bırakmadılar. Baskı ve işkenceler artınca memleketlerini terk edip Habeşistan’a hicret ettiler. Beş altı yıl kaldıktan sonra Mekke’ye geri döndüler. Bir süre sonra Medine’ye hicret ettiler.

Hz. RUKİYE’NİN ÇOCUKLARI

Hz. Rukiye’nin bir çocuğu oldu. Çileli bir hayatları olmasına rağmen çok mutluydular. İkinci Habeşistan hicretinden iki yıl sonra Hz. Rukiye hamile olduğunu fark etti. Yüzünde güller açan annemiz, emin olunca sevincini eşi ile paylaştı. Eşini tebrik eden Hz. Osman, çok sevindi. O günden sonra yüzleri daha çok güldü. Heyecanla doğum günlerini beklediler.

Sayılı gün çabuk geçerdi. Öyle de oldu. Bir kaç ay sonra Hz. Rukiye’nin dünya tatlısı bir oğlu oldu. O günden sonra evleri şenlendi. Hayatları renklenerek güzelleşti. Gurbet acısını biraz olsun unuttular.

Habeşistan’da da geleneklerini devam ettiren sahabiler, yedinci gün olunca tatlı bir telaş yaşadılar. Yemekler pişti. Pazardan alınan akika kurbanı kesildi. Fakirlere sadaka dağıtıldı. Bir araya gelen sahabiler, yeni doğan çocuğa Abdullah adını verdiler.

Çok güzel bir gün geçirdiler. Duygulanan Hz. Rukiye:

-Şimdi Mekke’de ki evimde olmayı, oğlumu dede ve ninesinin kucağına vermeyi ne kadar çok isterdim, diye içinden geçirdi. Kalbi sıla hasreti ile yansa da haline binlerce kere şükretti.

O günden sonra zamanının çoğunu oğlu Abdullah ile geçirmeye başladı. Günleri dolu dolu geçti. Onunla ilgilenirken zaman hızla akıp gitti. Sıkıntılarını unuttu, sıla hasreti azaldı. Gurbet acısı nispeten dindi. Rahatlayarak mutlu oldu.

Hz. RUKİYE NE ZAMAN NEDEN ÖLDÜ

Medine’ye hicret ettikten sonra aradan on altı ay geçmişti. Her şey çok güzel giderken Hz. Rukiyye kızamık hastalığına yakalandı.3 Hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. O sırada Bedir Savaşı için hazırlanan Allah Resûlü (s.a.v.), kızını ziyaret ettikten sonra Hz. Osman ve Üsâme b. Zeyd’e kendisiyle ilgilenmeleri için Medine’de kalmalarını emretti.4

Hastalığı gittikçe ağırlaşan annemiz, babası Bedir’de müşriklerle savaşırken 22 yaşında henüz hayatının baharında ümitleri ile birlikte hakkın rahmetine kavuştu. Hastalığı sırasında Hz. Fâtıma gibi başından hiç ayrılmayan Ümmü Eymen, Hz. Rukiyye hayata gözlerini yumunca onu yıkayıp kefenledi.

Musallaya götürülen annemizin cenaze namazını bizzat eşi Hz. Osman kıldırdı. Namazdan sonra Bakî Kabristanına götürdü, itina ile kabre koydu, gözyaşları içinde ebedî istirahatgâhına uğurladı.

Hz. Rukiyye’nin üzerine toprak atılırken Zeyd b. Hârise Medinelilere Bedir Savaşı’nın kazanıldığı müjdesini getiriyordu.5 Habeşistan’da olduğundan annesi Hz. Hatice’yi vefat ettiğinde göremeyen Hz. Rukiyye, bu kez vefatında da babasını göremedi. Kutlu evin genç bir hanımı olarak iman yolunda inancı uğruna dünya gurbetlerini yaşamış, yabancı diyarlarda İslam’ı temsil etmiş, vahyi tebliğ etmiş, ciddi bedeller ödemişti. Şimdi de sessizce dünyaya veda ediyordu…

Bedir Savaşı dönüşü o büyük zaferin sevincini yaşayamadan kızının vefat haberini alan Allah Resûlü (s.a.v.), çok üzüldü. Kabrini ziyaret ederek başucunda hüzünle dua edip gözyaşı döktü. Taziyeye gelen sahabilere kızının ahlakından ve yaşadıklarından dolayı memnuniyetini beyan ederek:

– Allah’a hamd olsun! Kızım en güzel şekilde yaşadı, en güzel şekilde defnedildi, buyurarak, ona hayır dualarında bulundu.6

Rukiyye Annemiz vefat ettiğinde bütün Medineliler ardından gözyaşı döktüler. Abdullah İbn Abbas anlatıyor:

“Hz. Rukiyye vefat ederken Bedir’de olan Allah Resûlü (s.a.v.), kızını göremediği için çok üzüldü. Bedir’den dönünce kabrine gitti. Kabrinin başına vardığında sahabilere kızı için:

– Kendinden önce vefat eden Osman b. Maz’ûn’a kavuştu, buyurdu. Hz. Rukiyye’nin ölümüne çok üzülen hanımlar sürekli ağlıyordu. Ömer b. Hattâb gelince susmaları için kamçısını onlara doğru savurdu. Onu gören Allah Resûlü (s.a.v.) elini tuttu:

– Bırak ağlasınlar ey Ömer! Onlar sadece ağlıyorlar. Şeytanın bağırmasından sakının. Eğer ağlama kalp ve gözyaşları ile olursa bu Allah’tandır ve rahmettir. Eğer söz ve ellerle oluyorsa bu şeytandandır, buyurdu.

Hanımlar arasında bulunan Hz. Fâtıma ağlayarak kabrin kenarında bulunan babasının yanına gitti. Ağlamaya devam ediyordu. Allah Resûlü (s.a.v.) elbisesinin kenarı ile onun yüzündeki gözyaşlarını silerek kızını teselli etti.”7

Hz. Rukiyye vefat edince henüz dört yaşında olan oğlu Abdullah yetim kaldı. Allah Resûlü (s.a.v.) torunu ile yakından ilgilenmek için onu yanına aldı. Onu evine götürürken gözyaşlarına boğulan Efendimiz:

– Allah, ancak merhamet eden kullarına merhamet eder, buyurdu.8

1 İbn Abdilberr, İstîab, 4/1839; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 6921.

2 İbn Hacer, İsâbe, 11178. İbn Abdilberr, İstîab, 4/1839; Abdu’l-Mün’im, Hatice Ümmü’l-Müminîn, 87-90.

3 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 6921.

4 Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 3/130.

5 Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, 1/486.

6 Belâzurî, Ensâbu’l eşrâf, 1/486; İbn Abdilberr, İstîab, 4/1841; İbn Manzûr, Muhtasar, 2/268.

7 İbn Sa’d, Tabakât, 8/37; İbn Kudâme, Ensâb, 90; İbn Hacer, İsâbe, 11178.

8 Belâzurî, Ensâbu’l eşrâf, 1/486.

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZİN CEFAKAR KIZI Hz. ZEYNEP

Hz. ZEYNEP KİMDİR? NE ZAMAN DOĞDU?

Hz. Zeynep'in Hayatı

Hz. Zeynep’in Hayatı

Hz. Zeynep Peygamber Efendimiz ile Hz. Hatice’nin ilk kızı, Hz. Fâtıma’nın ablasıdır. Peygamberimize vahiy gelmeden on yıl önce, miladi 600 yılında Mekke’de doğdu.

O gün Arap Yarımadasında yaşayanlar kız çocukları doğduğunda insanların yüzleri asılır, utancından ortadan kaybolur, kimselere görünmezdi. Peygamber Efendimiz bunu yapmadı:

-Ben bir kız babasıyım! buyurarak bundan gurur duyduğunu, kendisine bir kız çocuğu lütfettiği için Rabbine şükretti.

Zeyneb’in aileye girmesiyle mutlulukları bir kat daha arttı. Zeynep doğduğunda Efendimiz yirmi dokuz-otuz, Hz. Hatice ise kırk beş yaşlarındaydı. Peygamber kızı olan Zeynep, dünyanın en bahtiyar çocuklarından biri olacaktı.

Hz. Hatice kızını yedi gün doya doya emzirdi. Yedinci günün sonunda o günkü Arap âdetlerine uyarak kızının daha sağlıklı ve iyi büyümesi için uygun bir sütanne aramaya başladı. Peygamber Efendimizin halası Hz. Safiyye, durumu öğrenince süt annelik için cariyesi Selmâ Hanım’ı tavsiye etti. Hz. Hatice’de uygun görünce süt emmesi için ona verdiler.

VAHİY SÜRECİNE ŞAHİT OLUYOR

Vahiy süreci Hz. Zeyneb’in çocuk yıllarının sonlarına rastlar. Sekiz dokuz yaşında iken babasının hal ve hareketlerinde büyük bir değişiklik oldu. O güne kadar sosyal ilişkileri çok iyi iken birden kesiliverdi. Yalnızlık sevdirilen Efendimiz, insanlardan uzaklaştı. Sık sık şehir dışına çıkmaya ve Hirâ Mağarasına gitmeye başladı.

Yakın zamana kadar neşeli ve hayat dolu olan babası o günlerde son derece düşünceli, kaygılı ve tedirgindi. Bir şeylerden endişe ediyor, korkuyor gibiydi. Olağan üstü şeyler duyduğu ve gördüğü için kaygılanan Efendimiz, eve çoğu zaman rengi kaçmış, bitkin bir şekilde geliyordu.

Babasının ilgi, alaka ve sevgisine alışmış olan çocuklar, onu çevrelerinde göremeyince özlüyorlardı. Eve geldiğinde kendileriylr eskisi gibi ilgilenmemesi onları üzüyordu. Babasındaki değişikliğin sebebini merak eden Hz. Zeyneb, annesine sık sık sorular soruyor, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Belli ki olağan üstü bir durum vardı. Bunu anladığı günden itibaren daha dikkatli oldu. Babası ile ilgilenerek rahatlatmaya çalıştı. Üzmemek için elinden geldiğince hassasiyet gösterdi.

Efendimize vahiy geldiğinde on yaşındaydı. Babasının Hira Mağarasına gidiş gelişlerine şahit olan Hz. Zeyneb, babasının bir gün akşama doğru titreyerek eve geldiğini gördü. Rengi bembeyazdı. Sıkıntıdan alnından terler boşalıyordu.

— Beni örtün! Beni örtün, buyurdu.

Telaşlanan annesi, babasına hiç bir şey demeden aceleyle kalkıp yanına gitti. Odasına yatırıp üzerini örttü.

Babasını bu halde görünce korktu. Ne olduğunu merak ediyordu. Annesine belki sordu, belki sormaya cesaret edemedi. Kardeşlerin korkmaması için onlarla ilgilenerek ortamdan uzaklaştırdı. Babası uyandıktan sonra Varakâ b. Nevfel’in yanına gittiler. Merak içinde dönüşlerini bekledi.

Durumunu farkında olan Hz. Hatice, olanları kızına uygun bir dille anlattı. İlk vahyin en yakın şahitlerinden biri olan Hz. Zeyneb, vahiy atmosferine çoktan girmişti. Bundan sonraki günleri yaşanan manevi havay tenefüs ederek geçti. Olayları adım adım takip ederek, eşsiz bir bilince ulaştı.

Fetretü’l-Vahiy döneminde Efendimizin çektiği sıkıntılara, vahyin gelmesine duyduğu özleme, korku ve endişelerine şahit olmakla kalmadı içinde yaşadı. Babası için üzüldü, korkup endişelendi. Gizli gizli gözyaşı döktü.

Babasının yaşadığı manevî acıları gördükçe üzüntüden kahroluyordu. Yüzüne yansıyan endişe ve acılar gözünün önünden gitmiyordu. Babasına bir şey olacak diye korkuyor, kaygı ve endişelerini bir türlü üzerinden atamıyordu. Duygularını çoğu zaman annesiyle paylaşarak rahatlıyordu. Onunla konuşma imkanı bulamadığında endişeden kıvranıyordu. Henüz küçük çocuk olan kız kardeşlerini endişelendirmemek için içinde kopan fırtınaları belli etmemeye çalışsa da başaramıyordu.

Yine öyle bir zamandı. Kaygı ve korkularının içini kapladığı bir gün, durumu fark eden Hz. Fâtıma, ablasına yaklaştı. Yedi yaşında bir çocuğuktan beklenmeyen bir şey sordu:

– Niye bu kadar çok üzülüyorsun? Bu ümmetin peygamberinin kızı olmak seni sevindirmiyor mu?

Yaşının çok ötesinde bir feraset ve zekâ ile söylediği sözler, ablasını Hz. Zeyneb’in yarasına merhem olmaya yetti. Gülerek kardeşinin başını okşadı:

– Elbette sevindirir ey Fâtıma! Bu hangi genç hanımı sevindirmez, ona şeref kazandırmaz ki? Hem bundan öte bir şeref mi var? Ancak benim endişem kendimle ilgili değil, babamla ilgili. Dayımız Varaka b. Nevfel’in anneme söylediklerini hatırlayınca endişeleniyorum. O anneme babamızın yalanlanacağını, işkenceye uğrayacağını ve memleketinden çıkarılacağını söylemiş. Bütün bunlar aklıma geldikçe üzülmekten kendimi alamıyorum, dedi.1

Kız kardeşler hep birlikte annelerinin yanına giderek, babaları ile ilgili endişelerini anlattı, içlerini yakan kaygılarını paylaşarak dertleştiler.

ISLAM’LA ŞEREFLENIYOR

Yeniden vahiy gelmeye başladıktan bir süre sonra Allah Resûlü (a.s.m) insanları İslam’a davetle görevlendirildi. İnsanlara dinini terket demek imlansız kadar zor bir işti. Lakin emir Allah’tandı. Zor da olsa yapmalıydı.

Davete başlayan Efendimiz ilk olarak, kendisine bu süreçte büyük destek veren sevgili eşi Hz. Hatice ile konuştu. İnen ayetleri okuyarak, İslam’a davet etti. Hasretle bu anı bekleyen Hz. Hatice hemen şehadet getirerek Müslüman oldu. Efendimiz ondan sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve Zeyd b. Hârise gibi çok güvendiği kişileri davet etti.

İslam Daveti sürecinde de eşini yalnız bırakmayan Hz. Hatice, harekete geçerek güvendiği hanımlarla tek tek konuşarak İslam’a davet etti. Davete ilk olarak kızlarından başladı. Bir gün yaşları küçüktür, anlamazlar demeyip dört kızını da karşısına aldı. Onların anlayacağı bir dille babalarının peygamber olduğunu söyledi. Putlara tapınmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlattı. İslam’ı hakkında bilgi vererek kızlarını İslam’a davet etti. Annelerini büyük bir dikkatle dinleyen kızlar, olup bitenden haberdar oldukları için sözlerini kolayca anladılar. Hiç tereddüt etmeden hep birlikte şehadet getirerek Müslüman oldular.2

Yıllar sonra bu hususu dile getirecek olan Hz. Âişe:

“Allah celle alâ, peygamberine Nübüvveti lütfedince ona ilk olarak Hz. Hatice ve kızları iman etti, diyecekti.”3

İslam ile şereflenince kalplerini huzur kapladı. Annelerine çeşitli sorular sorarak İslam hakkında bilgi aldı. Kısa sürede o güne kadar inen ayetleri ezberlediler.

Bu sırada kızları heyecanlandıran ve ömür boyu unutamayacakları bir olay oldu. Sevinçle yanlarına gelen Hz. Hatice, onlara nasıl abdest alacaklarını öğretti. Sırayla kalkıp annelerinin gözetiminde abdest aldılar. Anneleri abdest bittikten sonra onlara nasıl namaz kılacaklarını öğretti. Namaz kılmak için Allah’ın huzruna çıktıklarında o güne kadar tatmadıkları eşsiz bir duyguyu tattılar. Kalpleri huzurla doldu.

Hz. ZEYNEP NASIL BIR KAREKTERE SAHIPTI?

Eşsiz bir sabra sahip olan Hz. Zeyneb, vakur ve metanetli bir hanımdı. Mekke’de yapılan onca baskı ve zulme sabretmekle kalmayıp, eşinin İslam ile şereflenmesine, eşi ile babasının karşı saflarda savaşmasına yıllarca sabretti.

Cesur, fedakâr, hizmet ehli bir hanımdı. Allah Resûlü (s.a.v.) İslam’ı anlatırken, insanları hakka ve hakikate davet ederken olmadık hakaretlere ve saldırılara maruz kalıyordu. Bunu bilen Hz. Zeyneb, hanım olmasına aldırmadan babasını adım adım takip ederek korumaya ve yardım etmeye çalışıyordu.

Muhammed b. Hasan naklediyor:

“Hâris el-Gâmidî babası ile Mekke’ye gittiğinde her yabancının hemencecik gözüne çarpacağı bir tablo ile karşılaştı. Baba oğul Kâbe’yi ziyaret ederken bir grup insanın bir araya toplandığını görünce babasına:

– Bu insanlar kim? Diye sordu.

– Onlar şu dinden dönen kişinin başına toplanan Mekkeliler.

Yaklaşıp bir süre izlediler. O sırada Allah Resûlü (s.a.v.) insanları Allah’a iman edip şirkten uzaklaşmaya davet ediyordu. Etrafındaki insanlar ise onu rahat bırakmayarak tersliyor, sözlü ve fiili müdahalede bulunuyorlardı. Güneş yükselinceye kadar bu mücadele devam etti. Güneş yükselmeye başlayınca insanlar bir bir ayrılmaya başladılar. Allah Resûlü (s.a.v.) yalnız kalınca o sırada uzaktan onları gözleyen bir hanım ağlayarak yanına geldi. Bir elinde mendil bir elinde su kabı vardı. Allah Resûlü (s.a.v.) hanımın elinden kabı alarak suyu içti. Kalanı ile abdest aldı. Sonra başını kaldırarak ona baktı ve:

– Kızım! Gözyaşlarını sil! Sakın onların babana galip geleceğinden ve babanı zillete düşüreceklerinden korkma! dedi.

Oradaki insanlara:

– Bu kim? diye sorduk. Onlar:

– Bu onun kızı Zeyneb’dir, dediler.”4

Medeni cesareti yüksekti. Eşi esir olduğunda onu himayesi altına alarak bunu açıkça ifade etmesi cesaret örneklerinden sadece biridir.

PEYGAMBERIMIZIN KIZI ZEYNEP KIMINLE EVLENDI?

Hz. Zeynep büyüğünce ahlakı, hal ve hareketleriyle bütün halkın dikkatini çekti. Çok sevilip sayıldı. Dikkat çektiği kişilerden başında Hz. Hatice’nin çok sevdiği kız kardeşi Hâle binti Huveylid geliyordu. Hz. Hatice’yi çok seven Hâle Hanım sık sık ziyaretine giderdi. Ev halkından bir gibiydi. Hz. Zeyneb de kız kardeşleri de elinde büyüdüler. Hz. Zeyneb’i yakından tanıyan Hâle Hanım, onu her yönden takdir eder, İsmi geçince övgü dolu sözlerle anardı.

Evde ismini sıkça andığı için sözleri oğlu Ebû’l-Âs’ın dikkatini çekti. Bundan sonra teyzesini daha sık ziyaret etti. Bu sırada Hz. Zeyneb’i yakından tanıma imkanı bulan Ebû’l-Âs, annesinin anlattığı gibi çok iyi yetişen, edep haya timsali bir kız olduğunu gördü. Hal ve hareketleri, ahlakı ve insani ilişkileri ile mükemmel olduğu gibi becerikli bir kızdı. Onu çok beğendi. İyi bir eş olacağını düşündü.

Anne de oğlu da Hz. Zeyneb’i gelin olarak görmek istiyor, ancak nasıl karşılanacağını bilmedikleri için bir türlü konuyu açmaya cesaret edemiyorlardı. Cesaretini toplayan Hâle Hanım, sonunda aklından geçenleri oğluna açtı. Annesinin sözlerini sevinçle karşılayan Ebû’l-Âs, kendisinin de Hz. Zeyneb’i beğendiğini söyledi. Aldığı cevaptan memnun kalan anne, biraz daha konuşarak duygularının boyutunu öğrenmeye çalıştı.

Oğlunun da kendi gibi düşündüğünü öğrenen Hâle Hanım, vakit kaybetmeden kız kardeşi ile görüştü. Konuyu açarak kendisi ve oğlunun Hz. Zeyneb hakkındaki düşüncelerini anlattı. Uzun uzadıya konuştular. Yeğenini seven Hz. Hatice, yaşantısını ve ahlakını beğeniyordu.

Hz. Hatice ile aynı soydan gelen Ebû’l-Âs, Mekke’nin köklü ailelerindendi. Ticaret yapan genç, çok iyi ahlaklı, son derecede güvenilir bir gençti. İşleri çok iyiydi. Genç yaşına rağmen Mekke’nin zenginlerinden biriydi.

Bütün bunları bilen Hz. Hatice, açıkça söylemese de hal ve hareketleriyle böyle bir evliliğe sıcak baktığının işaretlerini verdi. Kardeşinin tavrından memnun kalan Hâle Hanım, evden ayrılınca doğruca kendini heyecanla bekleyen oğlunun yanına gitti. Durumu anlattı. Sonra:

-İstersen teyzenle bir de sen konuş, diyerek onu teyzesi ile görüşmeye teşvik etti.

-İyi olur, diyen Ebû’l-Âs, bir kaç gün sonra ziyarete gitti. Sohbet sırasında konuyu evliliğe getirdi. Hz. Zeyneb’in çok iyi bir genç kız olduğunu, kendisini beğendiğini söyledi. Sözün nereye varacağını tahmin etmekte zorlanmayan Hz. Hatice, yeğenini dikkatle dinledi. Utana sıkıla söze devam eden Ebû’l-Âs, kızı Hz. Zeyneb’le evlenmek istediğini bildirdi. Tebessüm eden Hz. Hatice yalnızca:

– Hayırlısı olsun, demekle yetindi. Evet cevabı almadığı için kaygılanan Ebû’l-Âs’ın oradan ayrılarak annesinin yanına gitti. Belli ki morali bozulmuştu. Olanları dinleyen annesi:

-Olumsuz bir durum yok! İşi bana bırak! Ben hallederim, diyerek oğlunu teselli etti.

Yeniden kız kardeşinin yanına giden Hâle Hanım, bu kez daha açık konuştu. Kendi ve oğlunun düşüncesini söyleyerek Hz. Zeyneb ile oğlu Ebû’l-Âs’ın evlenmelerini istediğini söyledi. Ebû’l-Âs’tan övgüyle bahseden Hz. Hatice:

-Babasıyla konuşmadan bir cevap vermem doğru olmaz, diyerek düşünmek ve Efendimiz ile konuşmak için zaman istedi.

-Elbette konuşmalısın, diyen Hâle Hanım, izin isteyerek evden ayrıldı. Akşam Allah Resûlü (s.a.m.) gelince, yaşananları anlatan Hz. Hâtice, Ebû’l-Âs’ın kızları Zeyneb’e talip olmak istediğini bildirdi. Fikrini almak için kendisiyle konuştu.

Allah Resûlü (s.a.v.) kızına talip olan bahtiyar kişiyi yakından tanıyordu. Dostu ve arkadaşı denecek kadar yakın ve samimiydiler. Çarşıda pazarda, sohbet meclislerinde sık sık görüştüğü biriydi. Yalnızca Ebû’l-Âs ile değil, bütün ailesi ile samimiydi. Zaman zaman eşiyle birlikte evlerine giderek, Hâle Hanım’ı ziyaret ederdi.

Ebû’l-Âs’ın iyi bir insan olduğuna inana Efendimiz, kızı için uygun biri olduğunu düşündü. Lakin kızı evlilik için küçük sayılırdı. Hanımı ile uzun uzadıya istişare etti. O da kendi gibi düşünüyordu. Sonunda kızının yaşı hakkındaki düşüncelerine rağmen evliliğin yerinde bir karar olduğuna kanaat getirdiler.

Efendimizin onayını alan Hz. Hatice, kızı Zeyneb’e durumu anlattı. Ebû’l-Âs’ın iyi bir insan ve evlilik için uygun bir eş olduğunu söyledi. Efendimizle arasında geçenleri anlattı. Kızının evliliğe razı olduğunu fark edince, Ebû’l-Âs’a haber göndererek evlerine davet etti.

Babası hayatta olmayan Ebû’l-Âs annesiyle birlikte Efendimizin evine gitti. Uygun bir zamanda konuyu açarak kızları Zeyneb’e talip olduğunu söylediler. Konuklarıyla yakından ilgilenen Efendimiz, kızı Zeyneb ile konuştuktan sonra evlenme teklifine “evet” cevabı verdi.

Gözlerinin içi gülen Ebû’l-Âs aldığı cevaba çok sevindi. Bir süre daha oturduktan sonra izin isteyip evlerine gittiler.

Evet cevabından sonra gönlünden bir şeylerin kaydığını hisseden Ebû’l-Âs, müstakbel eşine karşı büyük bir sevgi duymaya başladı. Annesi ile görüştü:

-Bir an önce düğün hazırlıklarına başlayalım, dedi.

-Olur, diye Hâle Hanım, oğlunun sevgi dolu bakışlarını görünce ziyadesiyle memnun oldu.

Bir kaç gün sonra Hz. Hatice’nin yanına giderek konuyu açtı:

-Siz de uygun görürseniz, evliliği bekletmeden bir an önce yapalım, dedi. Efendimizle konuşan Hz. Hatice, olumlu cevap verdi. Konuşarak bir gün belirlediler.

Efendimizden olan ilk çocuğunu evlendirmenin heyecanını yaşayan Hz. Hatice, çok mutluydu. Hızlı bir şekilde düğün hazırlıklarına başladı. Her şeyin yerli yerinde olmasını, düğünün hiç bir aksaklık olmadan güzel geçmesini istiyordu. Hizmetlilerin de yardımıyla kısa sürede hazırlıkları bitirdi. Akrabaları, dostları, arkadaşları ve komşularına haber gönderen Hz. Hatice, düğüne davet etti.

Erkek tarafında da benzer hazırlıklar vardı. Nikâh yemeği için güzel bir deve satın alan Ebû’l-Âs düğünden hemen önce kestirip hazırladı. Gelen misafirlerle tek tek ilgilenen Ebû’l-Âs, nikah kıyıldıktan sonra onlara güzel bir düğün yemeği ikram etti. Cariyeler def çalarak şarkı söylediler. Sıra geline hediye vermeye gelmişti. Hz. Hatice, kızına düğün hediyesi olarak çok güzel bir gerdanlık taktı.

Hz. ZEYNEP KAÇ YAŞINDA EVLENDI?

Allah Resûlü’nün (a.s.m) yakınlarını gizli gizli İslam’a davet ettiğinde babasının evinde olan Hz. Zeyneb, ona ilk iman edenlerden olma şerefine erdi. Gizli davetin son yılında evlendiğinde on iki on üç yaşlarındaydı. O dönemde bütün Dünya’da insanlar çok erken yaşlarda evlenirdi. Sıcak iklimden dolayı Arap Yarımadası’nda kızlar çabuk gençlik çağına girerlerdi. Kendilerine iyi biri talip olduğunda, beklemeden evlenir veya evlendirilirlerdi.

O günkü hayat şartları, yaşam biçimi ve halkın hayata bakışı, insanları erken evliliğe teşvik eder şeklindeydi. Yaşam şartları ve şeklinden dolayı erken evlilik sorun olmaz, bu nedenle ailede herhangi bir sorun çıkmazdı.

İnsanların sade, yardımlaşmaya ve koruyup kollamaya dayalı bir hayatları olduğu için erken yaştaki evlilikler normal son derece normal karşılanırdı.

Günümüz insanının hayata bakışı, hayattan beklentisi, yaşam şartları, sosyal ilişkiler, karmaşık şehir hayatı göz önünde bulundurulmadan o günle bu günü değerlendirerek hüküm vermek ile ciddi yanılgılara sebep olur. O günkü yaşam şartlarını görmezden gelerek insanları suçlamak kolaycılık olur. Her coğrafyanın yaşam şartları farklı olduğu gibi, her asrın yaşam şartları da farklıdır.

Yüz yıl önce ülkemizin bir köyünde on beş yaşında bir kızın evlenmesi halk nazarında son derece normal sayılırdı. Yüz yıl sonra ülke aynı olsa da şartlar değişti. On beş yaşında evlilik doğal olarak yadırganır oldu. Büyük şehirlerde daha çok yadırganırken, mastır ve doktora yapma hedefi olan bir kızın için düşünülmesi dahi abes konuma geldi.

Şüphesiz iki şey karşılaştırılarak değerlendirilirken zaman, mekân ve şartlar mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Yoksa ciddi bir hata yapılarak birileri son derece haksız biçimde yargılanarak suçlanır.

Hz. Zeyneb evlendikten sonra eşi ve çevresi ile çok güzel bir iletişim kurdu. Eşi ile aralarında oluşan sevgi halesi büyüyerek çevrelerindeki tüm insanları, hatta günümüz insanını ve daha ötesini kuşattı. Bu sevgi dolu ilişkileri, hayatı boyunca aynı güzellikte devam etti.

BASKI VE ZULÜM PEYGAMBER KIZININ EVLILIKLERINE UZANIYOR

Peygamberimizin İslam’a Davetini durdurmak isteyen Mekkeli müşrikler, akla gelebilecek her kötülüğü yaptılar. Hızlarını alamayıp Efendimizin kızlarını nişanlılarından ayırmaya kalkıştılar. Başardılarda! Olayı duyan Hz. Zeyneb, dehşete düştü. Kardeşlerinin inançlarından dolayı boşanmasına onu yıktı. Üzüntüden ayakta duramaz hale geldi. Gözyaşları içinde babasının evine koştu. Anne-baba ve kardeşlerine destek olmaya çalıştı. Kardeşleriyle konuşarak teselli etti.

Bu sırada aklı eşi Ebû’l-Âs’daydı. Gözleri dönen müşriklerin onunla konuşmalarından korkuyordu. Çünkü onlardan her şey beklenirdi. Efendimizi durdurmak için yapmayacakları şey yoktu. Korkudan yüreği sıkıştı, yerinde duramaz oldu.

-Ya Ebû’l-Âs ile konuşup benden boşanmasını isterlerse? diye içinden geçirdi. Düşüncesi bile üzüntüden iki büklüm ediyordu. Onu ayrılmaya dayanamayacak kadar çok seviyordu.

-O da beni çok seviyor. Baskıyla bile olsa benden ayrılmaz, diye söylendi. Biraz rahatlanır gibi oldu. Lakin çok sürmedi. Kabul eder korkusu içini sardı. Daha fazla duramadı. Kaygı ve endişe içinde evine gitti.

Yazık ki korkularında haklı çıktı. Kardeşlerinin boşanması için ön ayak olanlar, nununla yetinmeyip Ebû’l-Âs’ın peşine düştüler. Arayıp buldular.:

– Muhammed’in düzenimizi nasıl bozduğunu, putlarımıza neler söylediğini biliyorsun. Buna bir son vermek lazım. Onu durdurmak için kızını boşa! Bunu yaparsan ne istersen yapmaya hazırız. Seni Kureyşlilerden istediğin kızıyla evlendiririz, dediler.

Ancak Ebû’l-Âs’ın kalbini dolduran sevgiyi hesaba katmamışlardı. O Efendimizi de sevgili eşini de çok seviyordu. Ne Efendimizi üzmeye, ne de çok sevdiği eşinden ayrılmaya niyeti vardı. Bunun için müşriklerin yaptıkları teklifi:

– Hayır! Vallahi, bunu asla yapamam. Eşimden kesinlikle ayrılmam. Kureyşlilerden kimin kızı olursa olsun, onu eşimle değişmem, diye haykırdı. Tekliflerini kesin bir dille reddetti.

Olayı duyan Hz. Zeyneb, Kureyşlilerin ellerini yuvasına kadar uzatmalarına, evliliklerini bozmaya kalkışmalarına çok üzüldü. Eşinin cevabına sevinse de tekrarlamayacaklarından, yeni teklifler ve baskılarla razı etmeyeceklerinden emin değildi. Eşine teşekkür eden Hz. Zeyneb, günlerce bu düşüncenin ıstırabı içinde kıvranıp durdu.

Bu kez korktuğu olmadı. Ebû’l-Âs’ın çok iyi tanıyan Kureyşliler, kararından dönecek biri olmadığını biliyorlardı. Baskılar ters teper. Kızıp Müslüman olur korkusuyla bir daha ona böyle bir teklif yapmadılar.

Günler haftalar birbirini kovaladı. Müşriklerden yeni bir teklif gelmediğini gören Hz. Zeyneb’in kaygıları dağıldı. Yüzündeki hüzün kayboldu. Eşinin dik duruşu sayesinde büyük bir badire atlatmışlardı. Eşini bir kez daha takdir eden Hz. Zeyneb’in sevgisi bir kat daha büyüdü.

Her şeye rağmen kalbinin bir köşesinde ukde kaldı. Eşi İslam ile şereflenmedikçe evlilikleri her zaman tehlikede olacak, her an istenmeyen sıkıntılarla baş başa kalacaklardı. Müşriklerin baskısından kurtulamayacaklardı. Yıllarca bu endişe içinde yaşadı.5

ÜZÜLME KIZIM ONLAR BABANA BIR ŞEY YAPAMAZLAR

Zaman her şeye rağmen akıp gidiyordu. Efendimiz ve ailesi birbirine destek olarak yaralarını kısa sürede sararak yollarına devam ettiler. Lakin sıkıntılar bitmiyordu. Biri bitse diğeri başlıyordu. İslam ve Müslümanlara karşı kin ve nefretle dolu olan müşrikler, Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlardı. Bunun için sürekli saldırıyor, Müslümanlara göz açtırmıyordu. Mücadele her gün biraz daha büyüyerek devam ediyordu. Müslümanlar davet halkalarını genişlettikçe, müşriklerin zulümleri artıyordu. Saldırıları eşsiz bir sabırla göğüsleyen Müslümanlar, İslam’da sebat ediyor, büyük bir gayretle, pasif fakat etkin bir mücadele veriyor, sivil direnişleri ile tarih yazıyorlardı. Son derece akıllıca hareket ediyor, duygularına mağlup olmadan, tüm çağlarda yeryüzü mustazaflarına örnek olacak bir mücadele sergiliyorlardı.

Hz. Zeyneb bu mücadelenin tam ortasındaydı. Mücadele boyunca geri planda değil önde ve sahada oldu. Ne kadın olması, ne de eşinin İslam’dan uzak durması, davasına omuz vermesine engel olmadı. Eşi ile ilişkilerini her zaman dengede tuttu. Ailevi sorumluluklarını ihmal etmeden, eşine duyduğu sevgi ve muhabbeti azaltmadan evlililiğinin ilk günlerinde olduğu gibi devam ettirdi. Eşini rahatsız etmeyecek şekilde sık sık baba evine giderek sorunlarıyla ilgilendi. İnzal edilen ayetleri öğrendi. Olayların seyrine göre elinden geldiğince İslam davetine omuz vermeye gayret etti.

Mücadelesine yalnızca Mekke halkı değil, Mekkeli olmayanlar bile şahitti.

Onlardan biri olan Münib b. Müdrik babasından naklediyor:

“Cahiliye döneminde ticaret /veya umre için Mekke’ye gitmiştim. Orada olduğum bir gün bir kalabalığa rastladım. Merak edip yanlarına yaklaştım. Mekkelileri etrafına toplayan Allah Resûlü (a.s.m.) büyük bir heyecanla İslam’ı anlattıyordu. Çevresinde toplananlara:

– Lâ ilâhe illallah deyin kurtulun, buyuruyordu. Bundan rahatsız olan Kureyşliler, ona kızıyor, tepki gösteriyorlardı. Kimi mübarek yüzlerine tükürüyor, kimi yerden aldığı toprağı üzerine saçıyor, kimi küfrediyordu.

Sesler gittikçe yükseliyor, her geçen dakika biraz daha kabalaşıyorlardı. Onlara hiç kimse dur demiyor, yapılanlara müdahale edemiyordu.

Efendimizin konuşması ve tepkiler sıcaklık artıp güneş ortalığı kavurmaya başlayıncaya kadar devam etti. Allah Resûlü’nün (a.s.m.) üstü başı ve yüzü gözü toz toprak içinde kalmıştı.

Tam o sırada genç bir hanım çıka geldi. Elinde su dolu bir kap vardı. Koşar adımlarla Allah Resûlü’nün (a.s.m.) yanına gitti. Efendimizin halini görünce yıkıldı. Gözleri doldu. Ağlaya ağlaya yüzünü yıkmaya başladı. Belli ki gelen hanım onun çok yakınıydı. Cesaretine hayran kaldım. Hanımın ağladığını gören Allah Resûlü (a.s.m.) onu döndü:

– Üzülme kızım! Onlar babana ne galip gelebilir, ne de babanı zillete düşürebilirler, buyurarak teselli etti.

Hanımın kim olduğunu merak ettim. Çevremde bulunan birine gelen kızı gösterdim:

– Muhammed’in yüzünü silen şu genç kız kim? diye sordum. Adam:

– O mu? O, peygamberlik iddia eden şu adamın kızı Zeyneb’dir, dedi. Sonara:

– O gerçekten çok cesur, gayretli ve hizmet ehli bir hanımdır, diye övdü.” 6

Hz. ZEYNEP’IN ÇOCUKLARI

Hz. Zeyneb’in Ali ve Ümâme adında iki çocuğu oldu. Üçüncü kez hamile kaldı. Hicret sırasında zalimler tarafından deveden düşürüldüğünde karnındaki çocuğunu kaybetti.

Hicretin sekizinci yılına kadar yaşayan Ali, Mekke’nin Fethi’nden sonra vefat etti. Annesinin ölümüyle öksüz kalan Ümâme, hicretin kırkıncı yılına kadar yaşadı.

Hz. ZEYNEP’IN SANCILI HICRETI

Aradan yıllar geçti. Müslümanlar hicret ettiği halde zulüm bitmedi. İşi savaşa kadar ilerlettiler. Bedir’de büyük bir yenilgiye uğradılar. Liderlerinin çoğu öldürüldü, bir kısmı esir edildi. Mekkeliler Müslümanlara ateş püskürüyordu. Durumun hassasiyetinin farkında olan Hz. Zeyneb, olabildiğince gizli hazırlandı. Gözler üzerinde olduğu için işi çok zordu. Çok dikkatli hareket etmesine rağmen, evindeki hareketlilik zeki bir hanım olan Hind binti Utbe’nin gözünden kaçmadı.

Babası, amcası ve kardeşini Bedir savaşında kaybeden Hind, Müslümanlara karşı kin ve nefret doluydu. Kalbi intikam ateşi ile alev alev yanıyordu. Sabırsızlıkla intikam saatinin gelmesini bekliyordu. Bel ki de böyle bir fırsat yakalamak üzereydi.

Hz. Zeyneb o gün yaşananları şöyle anlatır:

“Hicret ederek babama kavuşmak için gizlice hazırlanıyordum. Yolda Hind binti Utbe ile karşılaştım. Hicret etmek için hazırlandığımdan şüphelenmiş olacak ki beni görünce yanıma yaklaştı:

– Duyduğuma göre babanın yanına gitmek için hazırlanıyor muşsun? Doğru mu? diyerek ağzımdan laf almaya çalıştı. Niyetini ustalıkla saklıyor, çok samimi görünüyordu. Dikkatli olmasam beni aldatıp ağzımdan söz alacaktı. Neyseki tedbirli davrandım:

– Böyle bir şey yok. Bunu sana kim söyledi? diye çıkıştım. O:

– Ne yapacaksın? Duydum işte! dedi. Ben:

– Yanlış duymuşsun, dedim.

İkna olmamıştı. Bu kez yumuşak bir ses tonuyla:

– Ey amcakızı! Lütfen bana bunu yapma! Yolculuk sırasında ihtiyacın olacak ya da babana götürmek istediğin bir şey varsa lütfen çekinmeden söyle. İstediğin şeyi temin eder, getiririm. Sende iyi bilirsin ki hanımlar arasındaki dayanışma erkekler arasındaki gibi olmaz. Kim senin mutluluğunu amca kızından daha fazla isteyebilir?

Kendini o kadar ustaca gizledi ki nerdeyse sözlerine inanıp içimi dökecek, yardım isteyecektim. Bir kötülük yapma ihtimalini düşündüm. İkna edici yaklaşımına ve tatlı diline rağmen sözlerine güvenemedim. Kötülük yapacağından korktum Hicret için hazırlandığımı söylemekten son anda vazgeçtim.

-Her hangibi bir yolculuk hazırlığım yok, diyerek inkâr ettim.” 7

Hz Zeynebe Yapilan Suikast

Hz. Zeyneb hazırlıklarını kısa sürede tamamladı. Kardeşi Kinâne b. Rebî’yi yanına çağıran Ebû’l-Âs:

-Sabaha karşı bize gel! Zeyneb’i gizlice Mekke’den çıkarıp Medine’ye babasına götür, dedi. Devenin üzerine bir hevdeç8 yapıldı. Hz. Zeyneb kızı Ümâme’yi kucağına alarak hevdecin içine girdi. Gecenin karanlığından istifade ederek Mekke’den ayrılacaklardı. Lakin olmadı. Gecikmişlerdi. Yola çıktıklarında ortada henüz kimseciklere olmasa da güneş doğmuş etraf aydınlanmıştı.

Hicret planında hesabı bozan diğer bir unsur da yakın akrabalarıydı. Hazırlıkları onlardan gizlemeleri imkansızdı. Öylede oldu. Her şeye rağmen bir kaç kişinin hicretten haberi oldu. Akrabalık bağları yabancılara söylemelerine engel oldu. Ama kendi aralarında konuşmalarını engellemedi. Konuşmaları duyanlardan biri de Hz. Hatice’nin amcası oğlu Habbâr’dı. Bedir’de yakınlarını kaybeden Habbâr öfkeliydi. Haberi alır almaz çevresindekilere bildirdi.

Hz. Zeyneb’i gözleyen Hind binti Utbe’nin de kotlu yolcuların şehirden ayrıldıklarını görmüştü. Sağa sola koşarak insanları uyandırdı. İntikam çığırtkanlığı yaparak insanları kışkırttı. Öfkeye kapılan Kureyşliler, homurdanıp söylenmeye başladılar. Toplanan adamlara seslenen Habbâr b. Esved:

-Ben takibe çıkıyorum. İsteyen benimle gelsin, diye bağırdı. Nâfi b. Abdulkays’ın da aralarında bulunduğu bir grup:

-Seninle geliyoruz, diye bağırdılar. Atlara binip kutlu yolcuların peşlerine düştüler. Atlarını dört nala sürerek ilerleyen zalimler, Zî Tuva mevkiinde kutlu yolculara ulaştılar. Gözünü hırs bürüyen Habbâr mızrağını kaldırıp var gücüyle Hz. Zeyneb’e doğru fırlattı. Havada kavis çizerek ilerleyen mızrak Hz. Zeyneb’in devesine isabet etti. Yaralanan deve sarsıldı. Deve sağa sola yalpalayınca, üzerindekiler aşağı düştü. O sırada hamile olan Hz. Zeyneb, deveden düşünce çığlık attı. Acı içinde kıvranmaya başladı.

Kâinatın Efendisi’nin kızı, yıllarca baba hasreti çekmiş, inancından dolayı bin bir sıkıntıya katlanmış, yıllarca evine hapsedilmişti. Sonra vatanını ve ailesini terk etmek durumunda kalmıştı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdide, onu yurdundan çıkaranların attığı ok yüzünden az kalsın canından oluyor, çocuğunu düşürüyordu.

Kanaması başlayan Hz. Zeyneb, korku içinde bir kenara çekilip acısı ile baş etmeye çalışırken müşriklerin yaptıklarına kızan Kinâne, hemen sadağından9 bir ok çıkarak yayına yerleştirdi. Oku müşriklere doğru çevirdi. Sonra:

– Yaklaşmayın! Yaklaşanı hemen şuracıkta öldürürüm, diye bağırdı. Tehdit ederek durdurmaya çalıştı. Kinâne’nin ciddi olduğunu gören adamlar, korkup bir kaç adım geri çekildiler.

O sırada olaylardan haberdar olan Mekke reisi Ebû Süfyân telaşla yanlarına geldi. Hızla duruma müdahale etti. Kinâne’ye:

– Okunu üzerimize doğru çevirmeyi bırak. Konuşup anlaşalım, diye seslendi. Ebû Süfyân’ın sözüne güvenen Kinâne okunu aşağı indirdi. Kinâne’ye doğru bir kaç adım atan Ebû Süfyân:

– Bunlar yapılmayacak bir şey yapmışlar. Ama sen de onlar kadar yanlış yapmışsın. Yapılmayacak bir şey yapıp güpe gündüz herkese meydan okurcasına onu Mekke’den çıkarmaya kalkışmışsın. Bedir’de bizim başımıza gelenleri bilmiyor musun? Bunlar gitmenize izin verirlerse bütün Araplar, Mekkelilerin artık zayıf düştüğünü, her şeye sessiz kaldığını düşünürler. Asıl mesele bu. Yoksa kimsenin Zeyneb ile alıp veremediği yok. Onun Mekke’den ayrılması kimseyi rahatsız etmez. Onları rahatsız eden şey ayrılış şekli ve zamanı.

Şimdi Zeyneb’i alıp evine geri götür. Baksana yaralanmış bu halde yolculuk edemez. O dinlenip iyileşsin, etraf da sakinleşsin, insanların öfkeler yatışsın. Sonra bir gece onu alır, sessizce babasına götürürsün. Ömrüme yemin ederim ki onu babasının yanına gitmekten alıkoymak bize herhangi bir fayda vermez. Onu alıkoymakla öcümüzü almış olmayız, dedi.

Ebû Süfyân’ın sözlerini yerinde bulan Kinâne:

– Sözlerinde samimiysen, adamlarına söyle geri çekilsinler, dedi. Habbâr ve adamlarına çekilmelerini işaret eden Ebû Süfyân:

-İkna oldun mu? diye sordu. Kinâne:

-İkna oldum. Kimsenin Hz. Zeyneb’e dokunmayacağına söz verirsen okumu indiririm, dedi. Söz alınca okunu indirdi.

Olayların sıcaklığıyla Hz. Zeyneb’i unutan Kinâne, okunu sadağına koyduktan sonra etrafına bakındı. Hz. Zeyneb’in acı içinde kıvrandığını görünce yanına koştu. Ebû Süfyân’ın yardımıyla vakit kaybetmeden hızlıca Mekke’ye geri götürdü.

Çok kan kaybeden Hz. Zeyneb, eve gittiğinde yarı baygın haldeydi. Yolda Hind binti Utbe ile karşılaştılar. En sevgilinin goncasını o halde görünce içten içe sevindi. Kinini kusmak için yanına sokuldu.

– Bütün bunların babanın yaptıkları yüzünden olduğunu biliyorsun değil mi? dedi. Ona cevap verecek halde olmayan Hz. Zeyneb yine de bütün gücünü topladı:

– Babamın yaptıklarında ne varmış? Onun yaptıkları senin babanın da eşinin de yaptıklarından daha iyidir, cevabını verdi. Burnundan soluyan Hind binti Utbe kaçarcasına oradan uzaklaştı.

Eve gittiğinde halini gören akraba ve komşu hanımlar, başına koştular. Duruma müdahale ederek kanamasını durdurdular. Etrafında dört döndüler.

Büyük bir badire atlatan Hz. Zeyneb’in uzun bir süre yatıp dinlenmeye ihtiyacı vardı. Halini gören hanımlar, rahat etmesi için ellerinden geleni yaptılar.

Hz. Zeyneb’in Hicreti

Hz. Zeyneb’in başına gelenleri duyan peygamberimiz, çok üzüldü. Evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi yanına çağırdı:

– Bir an önce hazırlanıp Mekke’ye git! Zeyneb’i alıp buraya getir. Şu yüzüğümü yanına al! Bir sıkıntı olursa ikna etmek için Zeyneb’e verirsin, buyurdu. Zeyd b. Hârise’ye ne yapması gerektiğini öğreten Allah Resûlü (a.s.m.):

– Giderken yanına muhacirlerden iki kişi al! Yacec mevkiine gelince konaklayın! Orada durup Zeynep’e haber gönder. İkna ederek yanına gelmesini sağla! Gelince alıp buraya getir, buyurdu.

Kısa sürede hazırlanan Zeyd b. Hârise, iki muhacirle birlikte yola çıktı. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaştılar. Yacec mevkiine gelince uygun bir yere gizlendiler. Çevreyi araştırarak, Hz. Zeyneb’e nasıl ulaşacaklarını araştırdılar. Etrafa bakınınca koyun otlatan bir çobana gördüler. Yanına yaklaşıp:

– Bu koyunlar kimin? diye sordular.

– Ben Zeyneb binti Muhammed’in çobanıyım, dedi. Şaşıran sahabiler:

-Nerede olduğundan, ne yaptığından haberin var mı? diye sordular. Çoban başına gelenleri olduğu gibi anlattı:

-Şimdi durumu iyi, dedi. Üzüntüden kahrolan Zeyd b. Hârise, Çobana döndü:

-Hz. Zeyneb’le irtibat kurmamız için bize yardımcı olabilir misin? diye sordu. Çoban:

-Elbette! İstediğinizi yaparım, dedi.

– Sana bir şey versek onu kimseye göstermeden gizlice hanımına götürür müsün? dedi. Çoban kabul edince yüzüğü çobana vererek Hz. Zeyneb’e gönderdi. Yüzüğü alan çoban doğruca Hz. Zeyneb’in evine gitti. İzin isteyip içeri girdi. Gizlice görüşüp sahabilerin mesajını iletti. İnanması için Efendimizin gönderdiği yüzüğü çıkarıp Hz. Zeyneb’e uzattı. Yüzüğü görünce hemen tanıyan Hz. Zeyneb, çobana:

– Bunu sana kim verdi? diye sordu.

-Zeyd b. Hârise adında biri, dedikten sonra:

– Şöyle şöyle bir adam, diye tarif etti. Çobanın sözlerinin doğru olduğunu anlayan Hz. Zeyneb,

– Onlar şimdi neredeler? diye sordu. Çoban:

– Yacec mevkiindeler, dedi. Duyduklarına sevinen Hz. Zeyneb:

– Şimdi adamların yanına git, nerede ne zaman buluşacağımızı sor. Ancak kimseye olanlardan bahsetme, diye sıkı sıkıya tembih etti.

Çoban gidince eşi ile konuşan Hz. Zeyneb, babasının hicret için sahabileri gönderdiğini anlattı. Hanımından ayrılmak istemeyen Ebû’l-Âs Efendimize verdiği sözü hatırlayınca:

-Bir an önce hazırlan, dedi. Hızlıca hazırlanan Hz. Zeyneb, çobandan gelecek haberi bekledi. Çok geçmeden gelen çoban, buluşma yeri ve zamanını haber verdi. Sonra bana:

-Allah Resûlü (a.s.m.) bize ‘Zeyneb’i çocukları ile birlikte getirin’ buyurdu. dediklerini iletti. Hz. Zeyneb:

-Olur. Sahabilere söyle beklesinler. İstedikleri zaman dedikleri yere geleceğim, diyerek çobanla haber gönderdi.

O sırada oğlu Ali, sütannedeydi. Durumu eşine anlatan Hz. Zeyneb, ondan yardım istedi.

-Kinâne seni istediğin yere götürür, diye söyledi. Bir gün sabaha doğru kızı Ümâme’yi yanına alan Hz. Zeyneb, deveye binerek kaynı Kinâne ile birlikte Mekke’den gizlice ayrıldı. Sözleşilen yer ve zamanda sahabilerle buluştu. Hz. Zeyneb’i yanlarına alan sahabiler, vakit kaybetmeden yola çıkarak Medine’ye götürdüler. Böylece sıkıntılı ve sancılı da olsa sonunda hicret eden Hz. Zeyneb, canından çok sevdiği babasına kavuştu. 10

Hz. ZEYNEP’IN MUTLULUK GÖZYAŞLARI

Eşi Mekke’de kalan Hz. Zeyneb, yıllarca özlem içinde yaşadı. İkinci kez esir düşen eşi, ikinci kez Hz. Zeyneb tarafından kurtarıldı. Sevinçten uçan Ebû’l-Âs, şaşkınlıktan ne diyeceğini bilmiyordu. Üstelik sadece esaretten kurtulmamış, ganimet olarak alınan malları da geri verilmişti. Çok duygulandı. Efendimiz hakkında yanılmadığını bir kez daha gördü.

Yaşadığı olaylar bir filim şeridi gibi gözünün önünden geçince hakikati kesin olarak anladı. Kalbi iman nuruyla aydınlandı. Ancak içinden geçenleri dışa vurup Müslüman olmadı. Çünkü bundan önce yapması gerektiğine inandığı bir işi vardı. Efendimize ve hanımına defalarca teşekkür etti:

-İzin verirseniz Mekke’ye gitmek istiyorum, diyerek Efendimizden izin istedi. İzin alınca

sahâbilerin geri verdikleri malları alarak, vakit kaybetmeden şehirden ayrılıp doğruca Mekke’ye gitti. Şehre varınca etrafını saran halka bilgi verdi. Başından geçenleri detaylı şekilde anlattı. İnsanların ticaret için kendisine verdiği malları, tek tek sahiplerine teslim etti. Sonra etrafında halkalanan halka döndü. Yüksek sesle sordu:

– Ey Kureyşliler! Her hangi birinize unutup vermediğim bir şey kaldı mı? diye sordu. Halk:

– Hayır, hiçbir şey kalmadı. Bütün mallarımızı aldık. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Senden her zaman vefa ve iyilik gördük, diye karşılık verdiler. İstediği cevabı alan Ebû’l-Âs

– Bilmenizi isterim ki Müslüman olmaya karar verdim. Lakin bunu bir süre Müslüman olmamı erteledim. Sizin mallarınızı gasp etmek için Müslüman olduğumu zannetmemeniz için kalkıp buraya geldim. Mallarınızı sizlere dağıttıktan sonra Müslüman olduğumu açıkladım. Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir, dedi.

Ebû’l-Âs’ı şaşkınlıkla dinleyen müşrikler, hiç bir şey söylemeden öylece baka kaldılar. Devesine binen Ebû’l-Âs, halkın şaşkın bakışları arasında akrabalarına veda edip Mekke’den ayrıldı. Eşi ve çocuklarına kavuşma ümidiyle, büyük bir sevinç ve huzur içinde Medine’ye doğru yola çıktı.

Yıllardır eşi ve çocuklarından ayrı kalan Ebû’l-Âs, ailesinin özlemi ile yaşıyordu. Bir kaç gün sonra bu özlem bitecek ailesine kavuşacaktı. Yol boyunca kavuşacakları anın hayalini kurdu:

-Bundan sonra hiç ayrılmayacağız, diye söylendi.

Kendine dahi hayrı olmayan putlara tapma bedbahsızlığından kurtulduğu için seviniyor, yıllarca gerçekleri görmediği, hanımının uyarılarını dinlemeyip yanlışta ısrar ettiği için kendi kendine kızıp duruyordu.

Her şeye rağmen çok mutluydu. Yalnızca eşi ve çocuklarına kavuşmayacak, onlarla birlikte aldığı nefes dahil ona bütün nimetleri veren Rabbine yönelecek, huşu ve huzur içinde ibadet edecekti.

Eşini himayesi altına aldığı andan itibaren Müslüman olacağını hisseden Hz. Zeyneb, Mekke’ye gideceğini duyunca üzüldü. Geri döneceğini ümit etse de endişelenmekten kendini alamadı. Uykuları kaçtı. Günlerce uyuyamadı. Teheccüd namazlarını kıldıktan sonra ellerini semaya kaldırdı. Rabbine yönelerek dua dua yalvardı.

Duaları kabul olmuş, Medine’den ayrıldıktan kısa bir süre geri dönmüştü. Eşinin döndüğünü haber alınca dünyalar onun oldu.

-Bu kez tamam. Mutlaka İslam ile şereflenmek için gelmiştir, diye düşündü. Yanılmamıştı. Mescid’i-Nebevî’ye giden Ebû’l-Âs, şehadet getirerek Müslüman olduğunu açıkladı.

Haber kısa sürede Hz. Zeyneb’e ulaştı. Nerdeyse yirmi yıldır büyük bir ümitle bu anı bekleyen Hz. Zeyneb’in dili tutuldu. Olduğu yerde oturdu. Sevinçten hıçkıra hıçkıra ağladı.

Ebû’l-Âs’ın Müslüman oluşu başta Allah Resûlü (a.s.m.) olmak üzere bütün sahabileri çok sevindirdi. Damadını tebrik eden Allah Resûlü (a.s.m.), kızı Zeyneb ile damadının nikâh akdini yenileyerek onları yeniden evlendirdi.

Damadının İslam’la şereflenmesine sevinen Efendimiz:

-Kızımı Ebû’l-Âs b. Rebî’ye nikâhladım. O, benimle konuşarak beni tasdik etti. Bana verdiği bütün sözleri yerine getirdi, buyurarak sevincini dile getirdi. Takdirlerini ifade etti.

Nikâhı yenilenen Ebû’l-Âs Efendimizden izin isteyerek koşarcasına eşinin yanına gitti. İçeri girdiğinde Hz. Zeyneb hâlâ ağlıyordu. Bunlar mutluluk gözyaşlarıydı. Eşini görünce hızla yerinden kalktı. Eşine sarılarak gözyaşları içinde hasret giderdi. Rabbine şükrederek uzun süre gözyaşı döktü.

O gün saatlerce konuşarak hasret giderdiler. Gece birlikte kalkıp Allah’a yönelerek gönül huzuru içinde namaz kıldılar. Birlikte ellerini semaya kaldırarak göz yaşları içinde dua ettiler. 11

Hz. ZEYNEP’IN ÖLÜMÜ

Medine’ye hicret ettiği sırada Habbâr’ın attığı okla deveden düşüp çocuğunu kaybeden Hz. Zeyneb, o gün için kurtulmuştu ama çektiği bu acının etkisi hiç bir zaman geçmedi. Sürekli devam etti. Aldığı darbe yıllarca onu rahatsız etti. Onun ölüm sebebi olacak gibi görünen ağrılar, Mekke Fethinden sonra iyice artmaya başlamıştı. Oğlunun vefatından duyduğu üzüntü ağrı ve acılarını tetikledi. Yıllardır sürekli kendisini yoklayan hastalık şiddetlendi.

Önceleri uzun aralıklarla gördüğü ağrılar, sık aralıklarla görünmeye başladı. Sonra yatağa düşürdü. Oğlu gibi acılar içinde kıvrandırdı. Kızının hastalığına üzülen Efendimiz, sık sık yanına giderek hal hatırını sordu. Derdine çare bulmaya çalıştı. Lakin olmadı. Henüz otuz bir yaşında gençliğinin baharında olan Hz. Zeyneb, acı ve ağrılara daha fazla direnemedi. Dünyaya veda ederek Rabb’ine kavuştu. Kızının vefatı Allah Resûlü’nü (a.s.m.) çok üzdü. Torunu Ali gibi, annesi içinde gözyaşı döktü. Cenazesi ile bizzat ilgilenerek başından bir an olsun ayrılmadı.

Hanım sahabilerden Ümmü Atıyye ve Ümmü Eymen, cenazeyle yakından ilgilendiler. Efendimizin eşleri Hz. Ümmü Seleme ve Hz. Sevde binti Zem’a onlara yardım etti. Birlikte yıkayıp kefenlediler.

O gün yaşananları Ümmü Atiyye anlatıyor:

“Hz. Zeyneb vefat edince Allah Resûlü (a.s.m.) kızının yanına geldi. Onu yıkayacağımız zaman bize:

– Onu üç veya beş ya da daha fazla yıkayın! Önce su ve sidir ile yıkayın. Son olarak kâfur benzeri misk gibi kokularla yıkayın! Yıkamayı bitirdiğinizde bana haber verin, buyurdu.

Allah Resûlü’nün (a.s.m.) kızını onun belirttiği şekilde yıkadıktan sonra saçlarını tarayarak üç örük yaptık. Sonra onları sırtına getirdik. Yıkamayı bitirince emrettiği gibi Allah Resûlü’ne (a.s.m.) haber verdik. Kızının naşının yanına gelen Allah Resûlü (a.s.m.) giydiği izarlarından12 birini bize verdi.

– Bunu tenine değecek şekilde vücuduna sarın, buyurdu.13

Hz. Zeyneb kefenlenirken evinin kapısının önünde duran Efendimiz, onu kefenleyenlere nasıl kefenlemeleri gerektiğini tek tek anlatarak kızının kefenlenmesine dışardan talimatla iştirak etti. Onları:

– Sağdan ve abdest organlarından başlayarak kefenleyin gibi talimatlarla yönlendirdi.”

Hz. Zeyneb, yıkanıp kefenlenince musallaya götürüldü. Allah Resûlü (a.s.m.) kızının cenaze namazını kıldırdıktan sonra sahâbe birlikte tabutunu taşıyarak Bakî Kabristanına kadar yürüdü. Mezarı kazılmıştı. Çok kederli ve hüzünlü olan Allah Resûlü (a.s.m.) gözyaşları içinde kızının kabrine indi. Onu mübarek elleri ile kabre koyduktan sonra, üzerine toprak attı. Kabirden çıkınca kızı için dua ederek şöyle buyurdu:

“Zeyneb’i ve onun zayıf düşen vücudunu hatırladım. Allah’a dua ederek ondan kızımın üzüntülerini gidermesini ve kabrini genişletmesini istedim. Allah duamı kabul buyurarak kabir hayatını ona kolaylaştırdı.” 14

Hz. ZEYNEP NE ZAMAN KAÇ YAŞINDA VEFAT ETTI?

Genç yaşta dünyaya veda eden Hz. Zeyneb, hicretin sekizinci, miladi altı yüz otuzuncu yılında vefat ettiğinde otuz henüz yaşındaydı.15

İnanları hüzne boğan Hz. Zeyneb’den geriye Allah Resûlü’nün (s.a.v.) sürekli kollayıp gözettiği, hediyelerle sevindirdiği, Hz. Fâtıma’ya emanet edilen Hz. Ümâme kaldı.

Allah ondan razı olsun.

1 Taberî, Tarih, 2:207.

2 Zerkânî, Şerhû’l-Mevâhib, 4:318.

3 A. H. Cuma, Nisâu Ehl-i Beyt, 71.

4 İbn Manzûr, Muhtasar, 22/100.

5 Taberî, Tarih, 2/42; İbn Kudâme, Ensâb, 89.

6 İbn Manzûr, Muhtasar, 25/275; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 2/452.

7 İbn Hişâm, Sîre, 1-2/654.

8 Hevdec: Kadınlar için deve üzerine yapılan mahfe.

9 Sadak: İçine ok konulan torba veya kutu biçiminde kılıf.

10 İbn Hişâm, Sîre, 1-2/654; İbn Abdilberr, İstîab, 4/1854; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 3/156; İbn Kudâme, Ensâb, 89; İbn Manzûr, Muhtasar, 2/185.

11 İbn Sa’d, Tabakât, 8/33; Zehebî, S. A’lâmü’n-nübelâ, 2171; İbn Kudâme, Ensâb, 223.

12 İzar: Bedenin belden aşağısını örten elbise.

13 Buhârî, Cenâiz, 8; Müslim, Cenâiz, 40.

14 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 6956.

15 Halife b. Hayyât, Tarih, 56; Zehebî, S. A’lâmü’n-nübelâ, 2170.

Paylaşmak Güzeldir