Peygamber Efendimiz Hz. Muhamed’in (s.a.s.) Hayatı. (Doğumundan Vefatına Yıl Yıl)

I-MEKKE HAYATI

1-Doğumu

Doğum Yeri ve Zamanı

Mekkeli olan Allah Resûlü’nün (a.s.m) babası Abdullah b. Abdulmuttalib annesi Hz. Âmine’dir. Receb ayının Cuma günü, Mekke’de büyük veya orta Cemre’de, Şibi Ebû Talib diye bilinen mahallede dedesi Abdulmuttalib’in evinde ana rahmine düştü. Fil Vakası yılında, vakadan 40 gün veya 3 ay sonra, Rebiu’l-Evvel ayının on ikinci Pazartesi günü yine Abdulmuttalib’in evinde dünyaya teşrif etti. Doğduğu gün Kisra’nın Sarayının eyvanı gıcırtılar içinde ikiye ayrıldı. On dört sütun yerle bir oldu. Mecusilerin bin yıldır yanan ateşleri söndü. Savâ gölü kurudu. Gökyüzünü kaplayan yıldızlar olağan üstü çoğalıp yere yaklaştı.

Şeytan önceleri üçüncü göğe kadar yükselip bilgi alırken Efendimizin doğduğu günden itibaren bundan mahrum oldu. Göklerin kapıları yüzüne kapandı. O gün Şeytanın feryadı gökleri inletti.

Efendimiz ana rahminde iken ticaret için Şam’a veya hurma almak için Medine’ye giden babası Abdullah yolda hastalandı. Arkadaşları onu Medine’deki dayısı Nabiğa’nın evine götürdüler. İyleşemeyen Abdullah burada vefat etti. Efendimiz onun vefatından iki ay sonra yetim olarak dünyaya teşrif etti.

Yedinci Gün

Abdullah b. Abbâs’ın bildirdiğine göre En Sevgilinin dünyayı şereflendirmesinin yedinci günü torununun yanına giden dedesi, iki koç alıp Akîkâ kurbanı olarak kestirdi. Yemek yaptırıp halka ikram etti. Yemeğe küçük büyük tüm Mekke halkını davet etti. Şehrin ileri gelenleri sohbet sırasında:

-Ey Abdulmuttalib! Kendisine bu kadar çok önem verdiğin çocuğun ismini ne koydun? diye sordular. O:

-Muhammed koydum, dedi. Daha önce böyle bir isim duymamış olan Mekkeliler şaşırdılar.

-Niçin akrabalarının çocuklarına benzer bir isim vermedin? diye sordular. O:

-Çünkü onun gökte ve yerde bulunanlar tarafından övgü ile anılmasını istedim, dedi.

2-Çocukluğu

Doğumundan bir süre sonra bir süre Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe Hanım tarafından emzirildi. Daha sonra Havazinlerin Sad oğulları soyundan gelen Halime Hanım’a süt anneye verildi. Dört yaşının sonuna kadar Halime Hanım’ın yanında kaldı. Üç yaşında (İbn Haldûn gibi alimlere göre o sırada 4 yaşında) sütannenin yanında iken melekler tarafından göğsü yarılarak Şakku’s-Sadr diye anılan manevi ameliyat yapıldı. Akranlarına göre hızlı büyüyen Efendimiz, yürümeye ve konuşmaya diğer çocuklardan çok önce başladı.

Sütannesi Halime Hanım Efendimizin çocukluğundan bir kesiti şöyle anlatır:

“Yaşanan çeşitli olanlardan sonra Muhammed’e (a.s.m) daha fazla dikkat etmeye, bir an olsun gözümün önünden ayırmamaya başladım. Kardeşleri sabah olunca dışarı çıktığı halde o benimle kalıyordu. Tek başına kalmaktan iyiden iyiye sıkıldığı her halinden belliydi. Bir gün yanıma geldi. Çocukken bile çok nazikti. Bana:

-Anneciğim! Niçin kardeşlerimi gün boyu evde göremiyorum? Nereye gidiyorlar, diye sordu. Ben:

-Canım sana feda olsun! Onlar koyunları otlatmaya götürüyorlar. Bütün gün onların peşinde koşmaktan yoruluyor, gelince yemeklerini yiyip hemen yatıyorlar, dedim. Gözleri doldu. Duygularını anlatmak istercesine ağlamaya başladı.

-Ey anneciğim! Ben burada tek başıma ne yapacağım! Yalnız kalmaktan sıkılıyorum. Lütfen beni de onlarla birlikte gönder, dedi. Ağlamasına dayanamadım. Başını okşadım.

-Onlarla birlikte gitmeyi çok mu istiyorsun? dedim.

-Evet lütfen bana da izin ver, diye arzusunu tekrarladı. Sevgi ile bağrıma bastım:

-Olur sabah olunca senide onlarla birlikte gönderirim, dedim.

Sabah olunca yattığı yere gittim, severek uykudan kaldırdım. Elini yüzünü yıkamasına yardımcı oldum. Gömleğini giydirdim, saçını tarayıp güzel kokular sürdüm. Yiyeceğini Yemen Kumaşından yapılmış küçük heybesine koydum. Heybeyi omzuma astım. Eline bir asa verip kardeşleri ile birlikte yolcu ettim. Ablaları Şeymâ ve Üneyse’ye evin etrafından uzaklara gitmemelerini ve kardeşlerine dikkat etmemelerini tembih ettin. Büyük bir sevinç içinde evden ayrılıp güle oynaya keçilerin peşine düştüler.

Çocuklar keçileri otlatmayı çok seviyorlardı. Her sabah keçi /koyunları alıp neşeyle evden çıkıyor, akşama doğru yorgun ama mutlu bir şekilde geri dönüyorlardı. Geldiklerinde çocuklarla tek tek ilgileniyor, akşam yemeğinden sonra onlara gün boyu neler yaptıklarını soruyordum. Sütkardeşleri çoğu zaman Muhammed’de (a.s.m) gördükleri olağan üstü halleri hayranlıkla anlatıyorlardı…

Koyunları otlatırken yiyecekleri bittikten sonra acıkırlarsa kardeşleri Efendimize:

-Ey kardeşim! Annemizin yanına gidip bizim için yiyecek alıp getirmisin, derlerdi.

-Elbette getiririm, diyen Efendimiz, koşar adımlarla eve gelir, benden yiyecek isterdi. Yiyecek alınca aynı hızla kardeşlerinin yanına dönerdi. Yanlarına vardığında onları çoğunlukla koyunların başında onu beklerken görürdü. Bazı günler yiyeceklerinin kalmadığını o farkeder. Kardeşlerinden birine:

-Ey kardeşim! Eve gidip annemizden yiyecek ister misin! Diye rica ederdi. Kardeşi eve gelip benden yiyecek alır, beklemeden geri dönerdi.

Ben zaman zaman yanlarına gider, ne yaptıklarını, günlerini nasıl geçirdiklerini gözlerdim. Bir öğlen vakti yanlarına gittiğimde koyunlar bir tarafta uyuyor onlar oyun oynuyordu. Kavurucu bir sıcaklık vardı. Güneşin durumunu görünce telaşlandım. Büyük kızım Şeymâ’ya

-Bu sıcakta çocukları niçin getirdin? Güneş etkisini kaybettikten sonra götürseydin ya! dedim. Şeymâ:

-Ey anneciğim! Sıcak bizi rahatsız etmiyor. Muhammed’in (a.s.m) başında her zaman bir bulut oluyor. O ne tarafa doğru gitse, bulut o tarafa doğru gidiyor. O yürüyünce hareket ediyor, durunca bulutta duruyor. Evden itibaren onu takip eden bulut buraya kadar geliyor, dedi. Gayri ihtiyari başımı gök yüzüne çevirip baktım. Küçük bir bulut dışında gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu. Küçük bulutta çocukların üzerindeydi. Muhammed (a.s.m) ile ilgili o kadar çok şey gördükten sonra buna şaşırmadım…

Dört yaşının sonu beş yaşının başları

Dört yaşının sonu beş yaşının başlarında Efendimizi Mekke’ye götüren Halime Hanım, gözyaşları içinde annesine teslim etti. Beş ve altı yaşlarını Mekke’de annesinin yanında geçirdi. Altı yaşına gelince babasının kabrini ziyaret için annesi ve dadısı Ümmü Eymen ile birlikte Medine’ye gitti. Yıllar sonra o günleri anlatan Efendimiz:

“O günlerde dayımın kızı Enise ile şu köşklerde oyun oynardık. Bize çoğu zaman dayı oğullarım da katılır, hep birlikte oyun oynardık. Bazen onlarla birlikte köşkün damına çıkar, oraya konan kuşları uçururduk. Onlarla sık sık Adiy b. Neccâr oğullarının kuyusuna yüzmeye giderdik. Yüzmeyi ilk kez orada öğrendim.

Bir gün yine arkadaşlarım ile birlikte yüzmeye gitmiştim. Bir ara onlar yüzerken ben yalnız başıma kenarda dinleniyordum. O sırada çevrede gezinen Yahudilerden biri yanıma geldi. Bana:

-Ey çocuk senin adın ne? diye sordu. Ben:

-Ahmed, dedim. İsmimi duyunca benimle yakından ilgilendi. Elbiselerimi kaldırıp sırtıma baktı. Sonra kendi kendine:

-Bu çocuk, bu ümmetin peygamberi olacak, diye söylenip kaçarcasına oradan uzaklaştı.

Medine’de bir ay kaldıktan sonra geri döndüler. Ebvâ köyüne yaklaşınca, annesi rahatsızlanıp hastalandı. Tedavi olmak ve dinlenmek için köye gittiler. Ancak hastalığı daha da arttı. Ebvâ köyünde vefat etti. Gözyaşlarına boğulan Efendimiz, annesi kabre konulduktan sonra dadısı ile birlikte Mekke’ye gitti.

Altı ila sekiz yaşları ve sonrası

Altı yaşından sekiz yaşına kadar dedesinin yanında kaldı. Sekiz yaşında iken dedesini kaybedince, babasının tavsiyesine uyan amcası Ebû Talib, yeğenini yanına aldı. Amcası ve hanımı Fâtıma b. Esed ona kendi çocukları gibi baktılar. Önce onun karnını doyurdu sonra çocukklarının, önce onunla sonra kendi çocukları ile ilgilendiler.

On iki yaşındaki Şam seferi

On iki yaş, iki ay ve on günlük iken amcası ile Şam seferine çıktı. (İbn Haldûn gibi bazı alimler on üçüncü yıldan gün aldığı için Şam seferinin on üç yaşında olduğunu kaydettiler.) Busrâ’ya geldiklerinde Bahîrâ isimli tarfından davet edildiler. Rahib amcasına:

-Siz kentin girişindeki tepede görününce ne kadar ağaç ve taş varsa hepsi saygı ile eğildiler. Onlar bunu ancak bir peygamber için yaparlar. Biz kitabımızda gönderilecek son peygamberin hangi vasıflara sahip olacağını biliyoruz. Yeğeninde bu vasıfların hepsi var, dedikten sonra yeğenin peygamber olacağını haber verdi. Ardından:

-Şam’a gidersen Yahudiler ona zarar verir, diyerek Şam’a gitmekten vazgeçirdi. Busra pazarıda alışveriş yapıp bitiren amcası yeğenini yanına alarak geri döndü.

3-Gençliği

On dört on beş yaşları

Efendimiz on dört on beş yaşlarına geldiğinde diğer gençlerden farklı biri olduğu her halinden belli bir genç oldu. Siyer ilminin kurucularından olan İbn İshâk Efendimizin geçliğini şöyle anlatır:

“Allah Resûlü (a.s.m) gençlik çağına geldiğinde Rabbi onu himayesi ve özel koruması altına aldı. Cahiliyenin bütün kötülüklerinden ve ayıplarından korudu. Kulunu peygamber olarak göndermeyi murat ettiği için cahiliye toplumun içinde yaşamasına rağmen bütün kötülüklerden uzak tuttu. Hilmi, sabrı, şükrü, adaleti, tevazusu, iffeti, cömertliği, cesareti, hayası ve vakarı ile kısa sürede halkın parmakla gösterdiği fazilet, ahlak ve şeref timsali bir genç oldu.

Hiç bir zaman halktan uzaklaşmayan Efendimiz, sosyal ilişkileri son derece iyi biriydi. İnsanlara iyilik eder, yardımlarına koşar, düşenin elinden tutup kaldırırdı. Hal ve hareketleri ile sevilip sayılan bu genç, doğru sözülülüğü, eminliği, iyilik severliği, kötülüklerden uzak durması, aklı başında insanların hoşlanmayacağı işlere yaklaşmaması sayesinde daha o yaşta gıpta edilerek örnek gösterildi. “el-Emîn“ lakabı ile anılarak büyük değer verildi.

İnsanlarla iyi ilişkilerin yanısıra yanında kaldığı aileye karşı sorumluluklarını da en iyi şekilde yerine getirmeye gayret etti. Yalnızca ailenin koyunlarını otlatmayıp, her konuda yardımlarına koştu.

Hacılara yemek ve zemzem ikram etme görevini üstlenen amcası Ebû Talib, zemzem kuyusunun yıkılan yerlerini tamir etmeye karar verdiğinde çocuklarını ve yeğenini yanına çağırarak kendisine yardım etmelerini istedi. Mekkeli gençlerle çok güzel arkadaşlıklar kuran Efendimiz, amcasına daha fazla yardım etmek için arkadaşlarının yanına koştu. Durumu anlatarak yardım istedi. Olumlu cevap veren arkadaşları elbirliği ile işi kısa zamanda bitirdiler. Allah Resûlü (a.s.m) yıllar sonra bir vesile ile o gün yaşananları şöyle anlattı:

“Bir ara birlikte oynadığım Kureyşli çocuklarla birlikte taş taşıdık. Taş taşırken kolaylık olması için elbiselerimizi çıkarır, taşıdığımız taşları içerisine koyardık. Yine öyle yaptık. Arkadaşlarımın her biri elbiselerini çıkarıp omuzlarına koydular. Taşları onun üzerine koyarak taşımaya başladılar. Bende onlar gibi yaptım. Elbisemi çıkarıp omzuma koyduktan sonra üzerine taş koyup yürümeye başladım. Bu şekilde iken vucudumuz çıplak gibiydi.

Bir iki sefer yaptıktan sonra görünmeyen biri bana şiddetli bir şekilde vurdu. Canım çok yandı. O güne kadar böyle bir acı görmemiştim. Ne olduğunu anlamadan yere düştüm. Tokadın şiddetinden bayılmışım. Uyandığımda, bir taraftan etrafıma bakınıp bir taraftan toparlanmaya çalışırken gaipten bir ses bana:

-Çabuk elbiseni giy, diyerek sert bir şekilde emretti. Korku ile yerimden fırladım. Acele ile elbisemi /izarımı giyindim. Yere düştüğümü gören amcam Ebû Talib yanıma koştu:

-Ne oldu? Rahatsız mısın? Diye sordu. Ben:

-Hayır! Beyaz elbiseli biri yanıma gelip örtünmemi emretti, dedim. Düşen taşı yerden alıp yeniden omzuma koydum. İzarım giyinik olarak arkadaşlarımla birlikte taşımaya devam ettim.

Bütün Mekkeliler tarafından takdir edilen Efendimiz, gençliği boyunca putlara tapmaktan ve günahlardan uzak durdu. Bir konuşma sırasında Mekkelilere Efendimizin gençliğini anlatan İslam düşmanı Nadr b. Hâris şöyle diyordu:

“Muhammed aranızda büyüyen, her halini bildiğiniz bir gençti. Gençlik yıllarında onun hal ve hareketlerinden çok memnundunuz. O sizin en doğru sözlünüz, en güvenilir olanınızdı. Olgunluk çağına ulaşıncaya kadar en küçük bir hatasına şahit olmadınız. Şimdi siz getirdiğini getirince ona sihirbaz yaftasını yapıştırdınız. Vallahi o sihirbaz değildir…”

Yirmi yaşına girdiğindeki Hz. Ebubekir ile çıktığı ilk seferi

Yirmi yaşına girdiğinde ticari hayatında ciddi bir mesafe almıştı. Kabiliyeti, cesareti, doğruluğu ve ciddiyeti sayesinde sıfırdan başladığı ticareti, arkasında parasal desteği olmadığı halde kısa sürede geliştirdi. Önceleri yalnızca Arap Pazarlarına giderken, yirmi yaşına girdiğinde büyük pazarlar için çok küçük sayılacak kadar sermayesi ile de olsa uluslar arası pazarlara girmeye karar verdi. İlk seferini yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir ile yaptı.

Abdullah b. Abbâs’ın anlattığına göre Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir’in arkadaşlığı çok eskilere dayanıyordu. Bu dostluk ticari ilişkilerine de yansıyordu. Ticari faaliyetlerini her geçen gün biraz daha ilerleten Efendimiz, yirmi yaşında iken, o sırada on sekiz yaşında olan Hz. Ebû Bekir ile konuşarak, birlikte Şam’a giden kervana katılmak için anlaştı. Yola koyulan kervan çölleri aşarak ilerledi. Busrâ’ya gelince diğer kervanlar gibi onlarda konaklamak ve pazarda alış veriş yapmak için durdular.

Yorgunluktan bitap düşen Gönül Sultanı, dinlenecek bir yer bulmak için etrafa bakındı. İlerde gözel bir ağaç görünce arkadaşı ile birlikte oraya gitti. Bir süre gölgesinde oturdu. Hz. Ebû Bekir bir probleminin halli için arkadaşının yanından ayrılıp çarşının yanında bulunan kiliseye gitti. Gelişini farkeden Bahîrâ Hz. Ebû Bekir’i karşılayıp problemini halletti. Gideceği sırada:

-Ağacın gölgesinde kim oturuyor, diye sordu. O:

-Muhammed b. Abdullah, deyince dayanamayan rahip:

-Vallahi o bu ümmetin peygamberi olacak, zira Hz. İsâ’dan sonra hiç kimse o ağacın altında gölgelenmedi. Orada ancak gelmesi beklenen son peygamber Muhammed (a.s.m) oturabilir. Hz. İsâ o ağaç hakkında ümmetine: “Benden sonra peygamberlerden başka hiç bir kişi bu ağacın gölgesinde gölgelenemez. Orada ancak Hâşim oğullarından ümmi peygamber gölgelenecektir.“ Buyurdu.

Rahibin sözleri Hz. Ebû Bekir’i hayretler içinde bıraktı. Bunlar daha önce hiç duymadığı türden sözlerdi. O an gönlünden Efendimize doğru ılık bir sevginin aktığını hissetti. Daha o gün Efendimizin peygamber olduğuna inanmaya başlamış gibiydi. Bu olaydan sonra arkadaşına daha fazla yakınlaşarak dostluğunu pekiştirdi. Rahibin sözlerini kalbinin en mütena köşesine kalın harflerle yazdı. Can dostunu yakından takip ederek rahibin sözlerini test etti.

Bir gün sahabileri ile sohbet ederken

-Ey Allah’ın Resulü! (a.s.m) hayatında hiç puta taptın mı? diye soruldu. O:

-Hayır! buyurdu. Sahabi:

-Hiç içki içtin mi? dedi. Efendimiz:

-Hayır! Ben, henüz kitap ve imanın ne olduğunu bilmediğim sırada Kureyşîlerin yanlış yolda olduklarının farkındaydım. Bu duygu beni onların yaptıkları diğer kötülüklerden uzak tuttu, buyurdu.

4-Evliliği

Efendimiz 25 yaşına gelince Mekke’nin en soylu, ahlaklı, olgun hanımı Hz. Hatice ile evlendi. O sırada 40 yaşında olan Hz. Hatice, daha önce iki evlilik yapmıştı. Birinci eşi vefat etmiş, ikinci eşinden yıllar önce ayrılmıştı.

Bu örnek evlilik gerçekleştiği sırada Mekkeliler yeni bir adet edinmişlerdi. Gece yatmadan hemen önce Lât ve Uzzâ’ya saygı gösterip tapmayı gelenek haline getiren halk, bunu titizlikle uyguluyorlardı. Putlara tapmaktan nefret eden Efendimiz, onlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini ilk günden itibaren eşi ile paylaştı. Uygun bir ortamda Hz. Hatice’ye yaklaşan Efendimiz:

-Ey Hatice! Vallahi, ben hiçbir zaman Lât’a tapmam! Vallahi, ben hiçbir zaman Uzzâ’ya da tapmam! Buyurarak putları hayatlarına sokmamaları gerektiği konusunda mesaj verdi. Hz. Hatice eşine kızmak veya tepki göstermek bir yana kendisini bir kez daha takdir etti.

-Olur, Lât’ı da Uzzâ’yı da boş verelim. Kesinlikle evimizden içeri sokmayalım, diyerek putları ilk günden itibaren evlerine almadılar.

Efendimiz, yalnızca eşini değil, aileden sayılan hiç kimsenin putlara tazim göstermesine ve ibadet etmesine izin vermedi.

Efendimizin evlatlığı Zeyd b. Hârise anlatıyor:

“Peygamberimizin gençlik yıllarında Müşrik Araplar Kâbe’yi tavaf ederken, saygı göstermek için ellerini mutlaka orada bulunan İsâf veya Nâile putuna sürerlerdi. Bir gün Peygamberimiz (a.s.m) ile birlikte tavaf ediyorduk. Putun yanına gelince adet olduğu gibi ben de elimi uzatıp puta dokunmak istedim. Durumu farkeden Efendimiz, ani bir hareketle bana döndü:

-Sakın ha puta dokunma! Buyurarak uyardı.

Dediğini yapıp elimi geri çektim. Tavaf etmeye devam ederken biraz sonra yine o putun yanına geldik. Efendimin puta dokunmamı gerçekten isteyip istemediğini tam anlamamıştım. İçimden:

-Bir daha dokunayım bakalım yine tepki gösterecek mi? dedim. Tekrar puta dokunmak için elimi kaldırdım. Bana müdahale eden Efendimiz:

-Sana biraz önce ona dokunmamanı söylememiş miydim? buyurarak beni sert bir şekilde uyardı.”

Otuz beş yaşında Kabe’nin yapımına katılması

Otuz beş yaşına gelince Kabe’nin yapımına şahit oldu. Mekke halkı ile birlikte yapımında çalıştı. Haceru’l-Esvedî yerine koyarak, savaşın eşiğine gelen Mekkelilerin problemini çözdüğü için el-Emîn lakabını aldı.

5-Peygamberliği

Kırk yaşında Rebiu’l-Evvel ayının Pazertesi günü Hira Mağarasında iken ilk vahiy geldi. Hirâ Mağarası’nda iken bir melek bana gelerek şöyle dedi:

— Oku!

— Ben okuma bilmem, dedim. Beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar:

— Oku, dedi.

— Okuma bilmem, dedim. İkinci kez beni tutup yine takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar:

— Oku, dedi.

— Okuma bilmem, dedim. Üçüncü kez beni tutup takatim kesilinceye kadar sıkmaya devam etti. Sonra bıraktı.

“Seni yaratan Rabb’inin adıyla Oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük Kerem sahibidir.” Alak, 96/1–5

ayetlerini okudu.

Dağ ve taşın, taşımaktan aciz kaldığı bir mesuliyet konulmuştu omuzlarına… Allah Resulü’nün (a.s.m.) kalbinin atışları hızlanmıştı. Ayakları kalp atışlarına uyarak hızla Mekke’ye yöneldi. Doğruca evine Hz. Hatice’nin yanına döndü. Korku ve heyecandan titriyordu… Yalnızca vefakâr eşine:

— Beni örtün! Beni örtün, diyebildi.

Allah Resulü’nün (a.s.m.) renginin değiştiğini, sıkıntıdan alnından terler boşaldığını gören Hz. Hatice, olağanüstü bir durum olduğunun farkındaydı. Sabırla Efendisinin sakinleşmesini bekledi.

Bir süre sonra Allah Resulü (a.s.m.) başından geçenleri ilk olarak biricik teselli kaynağı olan eşine anlattı.

— Kendimden (helak olacağımdan) korkuyorum, sözleriyle neticesini bilmediği başlayan bir süreçte endişesini ortaya koydu.

Hz. Hatice’nin Efendisinin zayi olmayacağına inancı tamdı. Onun sahipsiz olmadığını çok iyi biliyordu. Kendisinden beklenen büyük bir metanetle:

— Sana müjdeler olsun ey amcamın oğlu! Hatice’nin nefsi elinde olana yemin olsun ki ben, senin bu ümmetin Peygamberi olduğunu umuyorum, dedi. Ardından da ilave etti, kemâlâta giden yolda endişeye mahal olmadığını belirtti:

— Endişe etme! Allah seni mutlaka muhafaza eder. Çünkü sen, akrabalarını görüp gözetirsin, zorda kalanlara yardım edersin, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını giderirsin, misafire ikram edersin. Sıkıntı anında Hakk’ın yanında olur, haklıya yardım edersin.

Aslında bunları söylerken aynı zamanda hayatı ve hakikati ne kadar özümsediğini de açıklamış oluyordu. Yıllarca o kadar hazırlamıştı ki kendini, hiç tereddüt bile etmeden hemen oracıkta tasdik etti, Allah Resulü’nü (a.s.m.) ve ona gelenleri…

Eşini rahatlatmak için amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’in yanına götürdü. O cahiliye döneminde putlara tapmaktan uzaklaşarak araştırıp Hıristiyan olmuştu. Bu arada ilim tahsil etmiş, İbranîce okuyup yazmayı öğrenmişti. Allah’ın dilediği kadar İncil yazardı. Artık çok yaşlanmış, gözleri görmez olmuştu. Annemiz, Efendimizle birlikte onun yanına gidince:

— Ey amcaoğlu! Kardeşinin oğlunu dinler misin, diyerek Allah Resulü’nü (a.s.m.) dinlemesini ve gördüklerini açıklamasını rica etti.

Allah Resulü (a.s.m.) Hirâ’da yaşadıklarını en ince detaylarına kadar anlattı. Efendimizi dinleyen Varaka, duygulandı, hâlden hâle girdi. Yıllarca sadece kitaplarda okuduğu, kavuşma hasretiyle geleceği günü büyük bir coşku ile beklediği müjde, şu an yanında duruyordu. Allah Resulü’nün (a.s.m.) sözleri bitince aradığını bulmuş biri gibi, hüzünle karışık titreyen bir ses tonuyla şu tarihî cümleleri söyledi:

— Bu Musa ve İsa’ya inen Nâmûs-u Ekber’dir. Keşke o gün ben güçlü kuvvetli bir genç olsaydım. Keşke kavmin seni yurdundan çıkarırken yaşasaydım da o gün sana destek olsaydım…

Allah Resulü (a.s.m.) aldığı cevap karşısında merak, biraz da şaşkınlıkla sordu:

— Kavmim beni memleketimden çıkaracak mı?

— Evet, sana gönderilen şeyle gelen hiçbir kimse yoktur ki yurdundan çıkarılmış olmasın. Eğer Rabb’im beni senin o gününe ulaştırırsa sana büyük yardımlar yaparım.

İnsanları İslam’a davet etmeye başlayınca büyük bir tepki ile karşılaştı. Önce alay ve hakaret ettiler. Rahatsız ederek yıldırmaya çalıştılar. Sonuç alanmayınca baskı ve işkence yaptılar. Hiç birinden sonuç alamayınca çileden çıkan Mekke liderleri neye mal olursa olsun sorunu bir an önce çözerek yeni dinden kurtulmak istiyorlardı. Pek çok yolu denedikleri halde planları her seferinde boşa çıkmıştı. Bu kez günün şartlarına göre hiç bir insanın hayır diyemeyeceği cazip bir teklif yapmaya karar verdiler. Amcası Ebû Talib’i devreye sokarak buluştular. Bir sure konuştuktan sonra baklayı ağızlarından çıkardılar.

– Eğer mal istiyorsan, aramızda istediğin kadar para toplayalım. Seni en zenginimiz yapalım. Şeref istiyorsan, seni büyük tanıyalım, sana sormadan hiçbir iş yapmayalım.

Bizi yönetmek istiyorsan, kendimize kral yapalım. Yok, eğer bu iş senin iraden dışında gerçekleşen bir hastalıksa çaresini arayalım. Seni hekimlere gösterelim. İyileştirinceye kadar ne yapılması gerekiyorsa onu yapalım, dediler.

Kureyşlileri dinleyen Allah Resûlü (a.s.m.) onlara dünya durdukça semada yankılanacak olan şu tarihi cevabı verdi:

Ey amca! Vallahi güneşi sağ elime, ayı sol elime koysalar ve bunun karşılığında benden davetten vazgeçmemi isteseler, Allah galip getirinceye ya da bu uğurda ölünceye kadar görevimi asla bırakmam.

Efendimizi davetten vazgeçiremeyen müşrikler, ona tabi olanlara işkence yaparak çevresinden uzaklaştırmayı, tam destek veren Ebû Talib’in zaaflarından istifade ederek desteğini çekmesini sağlamaya çalıştılar. Çok kalabalık bir heyetle ziyaretine gittiler.

-Ey Ebû Talib! Yeğenin Muhammed bizim ilahlarımızı yerdi, dinimizi tenkit etti, saygın kişileri akılsızlıkla suçladı, atalarımızın yanlış yolda olduğunu söyledi. Ya ona engel olup susmasını sağla veya bizimle onun arasından çekil! Biz onun gibilerini nasıl susturacağımızı biliriz, dediler. Ebû Talib onlara son derece yumuşak davrandı, güzel sözler söyledi. Gösterilen tavrı karşısında mahcub olan heyet üyeleri daha fazla ileri gitmeyip yanından ayrıldılar.

Allah Resûlü (a.s.m) müşriklere aldırmadan gizli açık davete devam etti. Bu arada birçok insan davetine icabet edip Müslüman oldu. Gelişmelerden rahatsız olan müşrikler yeniden harekete geçtiler. Engel olmaya çalışıp da başarmayınca soluğu Ebû Talib’in evinde aldılar. Bu kez sert konuşup tehdit ettiler.

-Ey Ebû Talib! Sen bizim eşrafımızdansın, aramızda önemli bir yere sahipsin. Yaşına saygı duyduğumuzdan sesimizi yükseltmiyoruz. Daha önce gelip yeğenine engel olmanı rica ettik ama olmadın. Vallahi bu duruma daha fazla sabredemeyiz. O bizim ilahlarımıza laf atarken, aramızdaki saygın kişileri akılsız sayarken ve atalarımızın yanlış yolda olduklarını söylerken hiçbir şey yapmadan öylece bekleyemeyiz. Ya yeğenine engel ol veya senide onunla birlikte sayar iki taraftan biri yok oluncaya kadar mücadele ederiz, dediler.

Kavmini çok seven Ebû Talib duydukları sözlerden dolayı çok üzüldü. Onlarla asla karşı karşıya gelmek istemiyordu. Ancak yine de tehditlere aldırmayıp baskılara boyun eğmedi. Neye mal olursa olsun Efendimizi sonuna kadar destekledi.

Sahabilere yapılan baskı ve işkence artınca, Efendimizin tavsiyesi ile Habeşistan’a hicret ettiler. Nübüvvetin yedinci yılında müşrikler tarafından abluka altına alınan Müslümanlar, üç yıl boyunca günümüz esir kamplarından daha zor şartlar altında yaşamaya mecbur bırakıldılar. Halka onlarla alışveriş yapmayı, kız alıp vermeği yasaklayan Kureyş liderleri Efendimizin akrabalarını ve sahabilerini ölüme mahkum etmeye kalkıştılar. Üç yıl süren abluka çok zor geçti. Gözyaşları kurumayan yaşlılar ve bebeler açlıktan öldüler. Abluka sonunda yapılanların yanlış olduğunu gören Hişâm b. Amr, Mutim b. Adiy, Ebû’l-Buhterî ve Zema b. Esved gibi vicdanı henüz tamamen kararmamış müşriklerin girişimi ile kaldırıldı. Bu kez Nübüvvetin onuncu yılında önce Efendimizin amcası Ebû Talib, ardından eşi Hz. Hatice vefat etti. Çok zor geçen o yıla Hüzün Yılı denildi.

Efendimiz elli bir yaşının altıncı ayında Zemzem ile Makam’ı İbrâhîm arasında uyurken önce Beytü’l-Makdis’e ardından Miraca çıkarıldı. Mirac’ta iken beş vakit namaz farz kılındı. Elli üç yaşında Rebiu’l-Evvel’in 22 inci Pazartesi günü Mekke’den Medine’ye hicret etti.

II-MEDİNE HAYATI

Efendimiz Medine’ye hicret edince ilk önce Kubâ’ya indi. Merhum astrolonog Mahmud Paşa’ya göre Kubâ’ya miladi 622 yılı, Rebîu’l-Evvel /Eylül ayı Pazartesi günü oraya vardı. Bu tarih hicri yılın başlangıcı oldu.

Efendimiz burada Amr b. Avf oğullarının ileri gelenlerinden Külsûm b. Hidm’in evine konuk oldu. Gece orada kalıyor, gündüz o sırada bekar olan Sad b. Hayseme’nin evine gidiyor, sahabilerle oturup sohbet ediyordu.

Burada kaldığı sırada Kur’an tarafından takva üzere tesis edilmiş mescid diye anlatılan Kubâ Mescid’ini yaptırdı. Son derece sade olaan mescidin yüksekliği insan boyunu geçmeyecek şekilde yapıldı. Üzeri güneşten korunacak şekilde örtüldü. Mescidin yapımında bizzat çalışan Efendimiz burada muhacir ve ensarla birlikte namaz kıldı. Bir Cuma günü Neccâr oğullarının silahlı adamlarının korumasında Kubâ’dan ayrılarak Medine’ye doğru yola çıktı. Efendimizin geleceğini duyunca sevinçten uçan Medineliler, sokakları doldurdular. Yolun iki tarafına dizilen çocuklar ve hanımlar hep bir ağızdan:

Tala’l-Bedru aleyna min Seniyyet’l-Veda / Veda Tepesinden ay doğdu üzerimize

Vecebe’ş-şükrü aleyna ma daa lillahi da / Allah için çağıran davetçi oldukça şükretmek üzerimize vacib oldu… beyitlerini söyleyerek Efendimizi karşıladılar. Kabile liderleri her geçtiği yerde yanına koştu, devesinin yularından tutarak yalvarırcasına kendilerine misafir olmasını rica ettiler. Yola devam eden Efendimiz, ilk Cuma namazını Sâlim b. Avf oğulları mahallesinde kıldı. İlk hutbeyi burada okudu. Hutbede Allah’a hamd ve senadan sonra:

Ey insanlar! Nefsinizi azaptan kurtarmak için (ahirete) gitmeden önce oraya hayır gönderin! Vallahi (kıyamet koptuğu) gün büyük bir ses duyacaksınız, korkudan koyunları başıboş bırakacaksınız. Allah ahirette arada tercüman ve kapıcı olmadan kişiye:

-Resûlüm sana gelip emirlerimi tebliğ etmedi mi? Sana mal ve nimetler vermedim mi? Ahirete kendin için ne gönderdin? Buyuracak. Kişi sağına soluna bakınacak lakin birşey göremeyecek. Önüne baktığında Cehennem’den başka birşey göremeyecek. Bir hurma ile dahi olsa kendinizi Cehennem ateşinden koruyabiliyorsanız, koruyun! Bunu bulamıyorsanız güzel bir sözle koruyun! İyi bilin ki iyilikler Allah tarafından on mislinden yedi yüz misline kadar ödüllendirilir. Allah’ın salamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun! Buyurdu.

Cuma’dan sonra yola devam eden Efendimiz akşam üzeri Neccâr oğullarının mahallesine geldi. Burada İstanbul’un Eyüp ilçesinde medfun bulunan Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin evine konuk oldu. İzdihamdan zorlukla yol alan Efendimiz bayram havasında karşılandı. Neccâr oğullarının küçük kızları:

Bizler Neccâr oğullarının küçük kızlarıyız.

Muhammed aleyhisselam ne güzel komşudur

Beyitleri ile Efendimize sevgi gösterisinde bulundular. Gördüğü tablodan memnun kalan Efendimiz:

-Beni seviyor musunuz? Diye sordu. Kızlar hep bir ağızdan evet diyince:

-Allah biliyor ya! Kalbim sizing sevginizle dolu buyurdu. Efendimiz Ebû Eyyûb’un evinde kalırken yol arkadaşı Hz. Ebû Bekir, Sunh mahallesinde outran Hârise oğullarından Hârice b. Zeyd’in evine misafir oldu. Medineliler muhacirleri konuk evlerine etmek için yarışa giriştiler. İzdiham olunca kura çektiler. Kura kime çıktıysa muhacirler onlara misafir oldular.

Medine’de Yaşananlar

Efendimiz hicret edince ilk olarak çevreyi ve insanları tanımaya çalıştı. Medine halkının çoğu Efendimizi bayram havası ile karşılarken gelişinden rahatsız olanlarda vardı. Hazreçlilerin reisi Abdullah b. Übey b. Selûl bunların başında geliyordu. Hicretten önce Medine kralı olmaya hazırlanan Abdullah b. Übey’in tacı bile hazırlanmıştı. Medinelilerin İslam ile şereflenip Efendimiz hicret edince planları suya düştü. Efendimize karşı kin ve nefret ile dolan Abdullah b. Übey, Bedir savaşından sonra görünürde Müslüman olsa da ölünceye kadar münafık olarak kaldı. Memnuniyetsizlerden biri de Evslilerin lideri Ebû Âmir b. Abd b. Amr b. Seyfî’ydi. Öfkesini yenemeyen Ebû Âmir, adamları ile birlikte Mekke’ye gitti.

İslam Devleti’nin Temelleri Atılıyor

Çevreyi tanıdıktan sonra harekete geçen Allah Resûlü (a.s.m), Medine’de bulunan Muhacir, Ensar ve Yahudi kabileleri içine alan bir sözleşme yaptı. Medine Sözleşmesi adı verilen bu sözleşmede tarafların hak ve sorumlulukları belirlendi.

Sözleşme ile ilk anayasayı yazdıran Efendimiz, bundan sonra muhacir ve ensarı bire bir kardeş yaparak, devletin temellerini kardeşlik üzerine attı.

Konu hakkında bilgi veren Yahya b. Zeyd b. Sabit anlatıyor:

Allah Resûlü (a.s.m.) sahabileri hak ve sorumluluklarına uymak, birbirlerini desteklemek, hayrı tavsiye etmek ve varis olmak üzere birbirleri ile kardeş yaptı. Kardeşlerden biri vefat edince akrabaları gibi diğerine varis olacaktı. Kırk beşi ensar kırkbeşi muhacir olmak izere doksan veya ellisi ensar ellisi muhacir olmak üzere yüz kişiyi kardeş yaptı. Bedir savaşının hemen sonrasında inen Enfal suresinin 75 (Ahzab, 6) ayetiyle varis olma hükmü kaldırıldı.

Necrânların lideri Esad b. Zürâre vefat edince Efendimizin yanına giden kabile eşrafı yeni bir nakib /başkan atamasını talep ettiler.

-Sizin nakibiniz benim, buyurarak kardeşlik bağına sağlam bir düğüm daha attı.

Efendimiz, hicretten yedi ay sonra Sehl ve Süheyl isimli kardeşlerin ambar olarak kullanılan arazilerini satın alarak, üzerine Mescid’i-Nebevi yaptırdı. Yapımında bizzat çalışan Efendimiz, yan tarafına eşi Hz. Sevde, nişanlısı Hz. Âişe ve kızları için oda ve girişten ibaret evler yaptırdı. Medine’nin güvenliğinden emin olunca evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi Mekke’ye göndererek eşi ve çocuklarını Medine’ye getirtti. Eşi izin vermediği için Efendimizin kızı Mekke’de kaldı.

Ezan

Hicretin ilk yılında gerçekleşen olaylardan biri Ezan’ın okunmasıydı. Allah Resûlü (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiği zaman insanları namaza çağrı için ezan okunmazdı. Namaz vakti geldiğnde insanlar:

-es-Sela! es-Sela! / Namaza! Namaza! diyerek birbirini namaza çağırırlardı. İslam ile şerflenenler artıkça bu durum sorun olmaya başladı. Namaza çağrı için çare aramayan Efendimiz, sahabilerle istişare etti. Yapılan teklifler uygun görülmedi. Abdullah b. Zeyd ezan ile ilgili gördüğü rüyayı anlattı. Rüyada biri on ezanı öğretmişti. Ezan’ı Bilâl’i Habeşi’ye öğretmesini emretti…

Said b. Müseyyeb, ezan meselesi kıblenin tahvilinden sonra meydana geldiğini rivayet eder. Buna dayanan İbn Sad, İbn Cevzi, ilk ezanın kıblenin tahvilinden sonra okunduğunu söylerler. Dolabi ise olayın hicretin on ikinci, Rebiu’l-Ahır ayında Salı günü gerçekleştiğini bildirir.

Efendimizin sefer ve hazarda sürekli müezzini Bilâl’i-Habeşî olmakla birlikte, onun için müezzinlik yapan altı sahabi ismi verilir.

Bilâl b. Rebâh: Efendimize hazarda ve seferde müezzinlik yapardı. Mescid’i-Nebevî’nin asıl muezzin olan Bilâl’i-Habeşî, ezanı kıble tarafında bulunan sütunun üzerinde okurdu. Ezan vakti olunca sutunun budaklarına basarak üzerine çıkıp ezan okurdu. İbn Ömer’den gelen rivayete göre ezanı mescide bitişik olan Hz. Hafsa’nın evinin üzerine çıkarak okurdu.

Abdullah b. Ümmü Mektûm: Ama olan sahabi Mescid’i-Nebevi’de Bilâl’i-Habeş’i ile birlikte müezzinlik yapardı.

Sad b. Âiz el-Karzî: Ammâr b. Yâsir’in mevlası olan sahabi, Kubâ’da müezzinlik yapardı. Bilâl’i-Habeşî cihat için Şam’a gidince Hz. Ömer Sad’ı onun yerine atadı. Vefat edinceye kadar Mescid’i-Nebevî’nin müezzinliğini yaptı. Müezzinliği ondan sonra çocukları, torunları ve onların torunları devam ettirdiler.

Ebû Mahzûre: Asıl ismi Evs b. Miyar olan sahabi, Mekke’de müezzinlik yapardı. Mekke Fethi sırasında Bilâl’i-Habeşî’nin ezan okumasını taklit etti. Onu duyan Efendimiz kızmak bir yana taltif ederek İslam ile şereflenmesine vesile oldu. Onu Mescid’i-Haram müezzinliğine atadı. Vefat edinceye kadar burada müezzinlik yaptı. Ondan sonra ezan okuma işi babadan oğula geçti.

Hibbân b. Büh ve Ziyâd b. Hâris es-Südâî: Efendimizin ziyaretine giden sahabilerin seferlerde ezan okudukları rivayet edilen sahabilerdendir. İbn Abdulber Ziyâd b. Hâris’in hayatını anlatırken, Efendimizin huzurunda ezan okuduğunu kaydeder.

Aşûrâ Orucu

Efendimiz hicretten sonra tutmaya başladığı oruçtur. Ramazan orucu farz kılınınca nafile olarak tutmaya devam etti. Abdullah b. Abbâs ve Saîd b. Müseyyib konu hakkında şöyle derler:

Allah Resûlü (a.s.m) Medine’ye hicret ettiği zaman Yahudiler Aşûrâ günü oruç tutuyor ve o günü bayram olarak kutluyorlardı. Halleri Efendimizin dikkatini çekince Yahudilere:

-Bu günün özelliği nedir? Niçin oruç tutuyor, kutluyorsunuz, diye sordu. Onlar:

– Bu gün büyük bir gündür. Bu gün Allah Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğullarını Firavun’dan kurtardı. Firavun ve kavmini denizde boğdu. Hz. Musa (a.s.) Rabbine şükretmek için oruç tuttu. Bunun için oruç tutuyoruz, dediler. Allah Resûlü (a.s.m):

– Biz Musa’ya (a.s) sizden daha yakınız. Onu tutmaya sizden daha layıkız, buyurdu. Muharrem’in onuncu günü olunca:

-Yahudiler yanıldılar. Bahsettikleri gün bugündür. Yemek yemiş olan günün kalanını oruçla geçirsin. Yememiş olanlar oruç tutsunlar, buyurdu.

Cihad İzni

Efendimiz Medine’ye hicret edince Müslümanları rahat bırakmayan Mekkeliler, henüz İslam ile şereflenmeyenleri Efendimiz ve sahabilerine karşı kışkırtmaya kalktılar. Ültimatom göndererek tehdit ettiler. Efendimizin zamanında müdahalesi ile iç savaşın önüne geçildi. Daha sonra Yahudilere ültimatom gönderen müşrikler, eski dostluk ve anlaşmalarını kullanarak Medine çevresindeki kabileleri Medine’ye baskın yapmaya zorladılar.

Müslümanlar sessiz kaldıkça tehdit ve baskılar arttı. Sonunda Hac suresi 39. Ayetinin inazi ile cihada izin verildi.

Efendimizin iç ve dış tehdidi durdurması, caydırıcı olması için Müslümanların güçlü olduğu gösterilmeli, çevre kabilelere karşı güvenlik çemberi oluşturulmalı ve düşmanın elinin zayıflarılması gerekiyordu. Medine’nin konumu bunun için çok uygundu. Mekkelilerin gelir kaynağı ticaretti. Güney ticaret yolları ise Medine’nin sağı veya solundan geçiyordu. Bu yolların kontrolünü ele geçirmek müşriklerin kan damarlarını kesmek olacaktı. Bu nedenle mücadele ticaret yolları üzerinde oldu. Medine’nin güvenliği, İslam Davetinin dışa açılması ve düşmanı durdurmak ancak bununla mümkündü. Bunun için Efendimiz kimi zaman kendi kimi zaman sahabilerin komutasında büyüklü küçüklü ordu ve birlikler çıkararak, yakın uzak bölgekere gönderdi.

İlk birliği hicretin yedinci Ramazan ayında 0tuz kişilik bir birlikle, kervan takibi için sahil tarafında bulunan Îs kasabasında Seyfü’l-Bahr’a gönderdi. Ebû Cehl’in başkanlığını yaptığı kervanda 300 kişi vardı. Cüheyneli Mecdî b. Amr’ın araya girmesi ile savaş önlendi. Efendimiz yapılanları duyunca Mecdî’ye teşekkür etti.

İkinci sefer Efendimizin amcası oğlu Ubeyde b. Hâris komutasındaki 60 veya 80 kişilik birlikle Şevvâl ayında yapıldı. Batn’ı-Râbiğ’e gönderdi. İkrime b. Ebû Cehil başkanlığındaki kervan 200 kişiydi. Kervanda bulunan ve Müslüman olduklarını gizleyen Mikdâd b. Esved ve Utbe b. Gazvân kaçarak Müslümanlara katıldılar.

Onları diğer seriyyeler ve gazveler izledi. Efendimizin komuta ettiği ilk gazve Veddân / Ebvâ Gazvesi oldu. Sefer ayında yola çıkan ordu birbirlerine altı mil uzaklıkta olan Veddân ve Ebvâ’ya ya uğradığı için sefer her iki yerein adı ile anıldı. Müşriklerle karşılaşılmayan seferde Damre oğulları reisi Mahşî b. Amr ile düşmana karşı işbirliği ve yardımlaşma anlaşması yapıldı.

2500 develik bir kervanın Mekke’ye doğru yol aldığı haberini alan Efendimiz, Rebîu’l-Evvel veya Ahır ayında 200 kişilik bir ordu ile ikinci sefere çıktı. Buvât’a kadar gidilen seferde düşman ile karşılaşılmadı.

Mekke halkının tamamına yakınının para yatırdığı, Ebû Süfyân’ın başkanlığındaki büyük bir kervanın yola çıktığını haber alan Efendimiz, Cemâziyel Ulâ ayında 150-200 kişilik bir ordu ile yola çıktı. Süheyrât el-Yemâm yolundan Yenbbu’ vadisinde bulunan Zû’l-Uşeyre’ye kadar gitti. Burada karargah kuran Efendimiz, ay sonuna kadar bekledi. Her hangi bir karşılaşma olmadan geri dönülen seferde Müdlic oğulları ile anlaşma yapıldı.

Mekkelilerin kışkırtmaları ile Kürz b. Câbir el-Fihr’i bir grup adamı ile Medine çevresinde deve otlatan çobanlara saldırıp kaçtı. İslam ordusu ile yola çıkan Efendimiz, Bedir taeafında bulunan Safvân vadisine kadar gittiği halde adamlara yetişemedi. Sefer Bedru’l-Ulâ adı verildi.

Kıblenin Tahvili

Kıble hicretin ikinci yılında değiştirildi. Halife; “Berâ b. Âzib’e bildirdiğine göre hicretin on beşinci İbn Abbâs ve Muâz b. Cebel’e göre ise Bedir savaşından iki ay öncesine yani hicretin on altıncı ayına kadar Kudüs’e doğru namaz kılındı. “… “ Bakara 2/244 ayeti nazil olunca kıble Kabe’ye doğru çevrildi.” Der. Lakin kaynaklar Berâ b. Âzib’in rivayetinde onu doğrulamaz. On beşinci ay değil on altıncı ay olarak kaydederler.

Berâ b. Âzib anlatıyor:

“Allah Resûlü (a.s.m) Medine’ye geldikten sonra on altı veya on yedi ay Beyti’l-Makdis’e doğru namaz kıldı. Lakin o kıblenin Kabe’ye doğru çevrilmesini arzu ediyordu. Bunun üzerine: “……..” Bakara, 2/144 ayeti nazil oldu. Ayetin nuzulü ile kıble Kabe’ye doğru çevrilmiş oldu. O gün ikindi namazını Allah Resulü (a.s.m) ile kılan biri oradan ayrılıp kabilesinin yanına gitti. Kabilesi ikindi namazına başlamış, rukuya yapıyorlardı.

-Allah şahidimdir ki, biraz önce Allah Resulü (a.s.m) ile kıbleye doğru dönerek namaz kıldım, diye seslenerek kıblenin değiştiğini bildirdi. Onu duyan cemaat yönlerini Kabe’ye dönüp namazlarını bu şekilde tamamladılar. Müslümanların Mescid-i Aksa’ya doğru namaz dönerek namaz kılmalarından hoşlanan Yahudiler, kıble Kabe’ye çevrilince rahatsız oldu, karalama (kampanyasına başladıler.)”

Bedir Savaşı

Müslümanlar ile müşrikler arasında yapılan ilk büyük savaş, hicretin ikinci yılı, 17 Ramazan’da Bedir’de oldu. Kervan takibi için yola çıkılan sefer, planlananın aksine savaşa dönüştü. Efendimiz savaşın olmaması için çeşitli girişimlerde bulunduysa da sonuç alamadı. Düşman ordusu sayıca kendilerinden üç kat fazla olmasına ragmen büyük bir zafer kazandılar. Müşriklerin ileri gelenlerinden çoğu öldürüldü. Yetmiş kişi esir alındı…

Bedir zaferini sindiremediği için hırçınlaşan Yahudi kabilelerinden Kaynukâ oğulları kızgınlıklarını dışa vurmaya başladılar. Son olarak bazı Yahudi gençleri bir oyunla Müslüman hanımın örtüsünü açtılar. Kavga çıktı. Efendimiz kabilenin ileri gelenlerini çağırıp aralarındaki anlaşmayı hatırlatıp ikaz edince:

-Ey Muhammed! Kavmine karşı zafer kazanman seni gururlandırmasın. Onlar savaşı bilmeyen bir toplumdu. Bizimle karşılaştığında kahramanlık neymiş göreceksin. Biz Yahudilerin en iyi savaşçılarıyız, diye böbürlenip aba altından sopa gösterdiler. Gelişmeler sonucunda kaleleri kuşatılarak sürgün edildiler.

Hicretin üçüncü yılında Bundan sonra Gatafanlar üzerine Karkaratu’l-Kudr ve Zî Emer seferleri düzenlendi. Sevîk ve Buhrân seferleri yapıldı.

Uhud Savaşı

İkinci büyük savaş Uhud’da oldu. Savaş, Yahudi, münafık ve müşriklerin kirli ittifaklarının gölgesinde başladı. Ordu ile yola çıkan Yahudilerin yardım teklifini reddeden Efendimiz, oyuncuların bir bölümünü etkisiz hale getirdi. Ancak münafıkların 300 kişilik bir grupla ordudan ayrılmasını engelleyemedi veya savaş esnasında daha büyük zarar verme ihtimallerinden dolayı engellemek istemedi.

Münafıkların ayrılması nedeni ile sayıları ciddi oranda azalan İslam ordusu, buna rağmen savaşın ilk döneminde büyük bir başarı elde etti. Lakin bu kez sahabilerden bir kısmı hata yaptı. İslam ordusunun zafere kazanmak üzere olduğunu gören okcular, komutanlarının ikazlarına ragmen yerlerinden ayrıldılar. Fırsat kollayan düşman süvarileri kalan okçuları şehit edip arkadan saldırınca İslam ordusu dağıldı. Zafer hezimete döndü. Efendimizin eşsiz gayreti ile orduyu toplaması ve geri çekmesiyle, hezimet önlendiği gibi, Müslümanlar düşman askerleri tarafından imha edilmekten kurtuldular.

Bu kadarla kalmayan Efendimiz, Medine’ye geldiği günün sabahı, hicretin üçüncü yılı, Şevval ayının 16 günü düşmanı takip için yola çıktı. Medine’ye 8 mil uzaklıktaki Hamrâu’l-Esed’e kadar gidildiği için gazveye Hamrâu’l-Esed’e adı verildi. Efendimizin düşmanı takibi ve bu sırada Mabed b. Ebî Mabed el-Huzâî’yi devreye sokarak yaptığı diplomatik atak ile düşman ordusu korkup Medine’ye saldırmaktan vazgeçti. Böylece zaferleri hezimete dönmese de zafer olmaktan çıktı.

Bundan sonra Nadîr oğulları Yahudileri ile savaşıldı. Çevre kabilelere karşı Zatu Rikâ ve Dumetu’l-Cendel seferleri düzenlendi. Mekkeli müşriklere karşı Bedru’l-Mevid seferine çıkıldı. Müşrikler korkup buluşma yerine gelmediler.

Hendek ve Kureyza oğulları savaşları

Hicri beşinci yılında Hendek ve Kureyza oğulları savaşları yapıldı. Hendekte müttefik ordulara karşı savunma savaşı yapan Müslümanlar çok zor günler yaşadılar. Ardından Hendek savaşında Müslümanlara ihanet eden Kureyza oğulları ile savaşıldı.

Hicretin altıncı yılından Efendimiz’in (s.a.s.) Vefatına kadar olan önemli olaylar

Hicretin altıncı yılında münafıkların çok aktif olduğu Mustalık Savaşı yapıldı. Fırsatları değerlendirerek Müslümanları birbirine düşürmeye çalışan münafıklar, bunu başaramayınca Hz. Âişe üzerine iftira attılar. Hikmetle hareket eden Efendimiz, fitnecilerin hamlelerini boşa çıkarddı. Mustalık oğullulları savaşından sonra büyük bir adım atarak, Kur’an’ın fetih olarak takdim ettiği Hudeybiye Barış Anlaşması yaptı. Anlaşma ile Mekke tarafından gelecek tehlikeleri önleyen Efendimiz, büyük bir hızla davete başladı. Arap Yarımadasının sınırlarını dahi aşarak Bizans ve İran imparatorları ile Mısır ve Habeş krallarının da içinde bulunduğu pek çok hükümdar, bey, kabile reisi, din adamı ve kabilelerin önde gelenlerine mektup göndererek İslam’a davet etti. Mektupları alan Yarımadanın pek çok beyi İslam ile şereflendi. Böylece Yarımadanın rengi İslam lehine değişti. İslam’a mesafeli olan insanlar İslam’a koşmaya başladılar.

Hicri yedinci yılının en önemli olayları Hayber, Fedek ve Vâdî’l-Kurâ’nın fethi, Teymâ Yahudileri ile barış anlaşması, Umretû’l-Kaza ve Habeş Muhacirlerinin geri dönüşüdür.

Hicri sekizinci yılında Efendimiz en büyük hedeflerinden birini gerçekleştirerek Mekke’yi savaşsız fethetti. Onu Huneyn savaşı ve Taif’in fethi izledi.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) Vefatı

Hicri dokuzuncu yıl ağırlıklı olarak heyetlerin kabul yılıdır. Efendimizle Mekkelilerin mücadelesinin sonucunu bekleyen Araplar, Mekke Fethi’nden sonra Efendimizin de yoğun davet çağrıları sonucunda İslam ile şereflenmek için Medine’ye akın ettiler. Heyetler onuncu yılda da Medine’ye gidişlerini sürdürdüler. O yıl Veda Haccı yapan Efendimiz, hicretin 11. yılı Rebîu’l-Evvel ayının 13. Pazartesi günü Rabbimize kavuştu.

Paylaşmak Güzeldir