PEYGAMBERSİZ BİR DÜNYA NASIL OLURDU

Allah’tan aldıkları mesajları, emir ve yasakları insanlara iletmekle yükümlü olan peygamberler, seçkin insanlardır. Hayatları insanlara Allah’ı tanıtmakla geçer. Gece gündüz demeden, durup dinlenmeden Allah’ı tanıtır, esma ve sıfatlarını anlatırlar. Ona nasıl kulluk edilmesi gerektişini öğretir, yol gösterip terbiye eder, hal, hareket ve yaşantılarıyla örnek olurlar.

Hayatları boyunca çevresindeki insanlarla tek tek ilgilenir, her birini ilmek ilmek, nakış nakış dokuyarak eğitir, Allah’ı seven ve onun tarafından sevilen kamil kul olmalarına vesile olurlar. Vefat ettiklerinde etkileri devam eder. Sünneti ve hadisleri ile hakikati öğretir, örnek yaşantılarının her karesiyle insanları Allah’a yönelendirir, ona en güzel şekilde kulluk etmelerine vesile olmayı sürdürürler.

Karanlık ortamda, labirentler içinde dönüp duran şaşkın insanlara ışık tutup yol gösterirler. Güzel ahlakı, ihlas ve samimiyeti, rahmet ve merhameti öğretir, her birini etraflarına nur saçan örnek insanlar haline gelmesine zemin hazırlarlar. İnsanları şaşkınlıktan kurtarır, şeytanın tuzağına düşmekten korur, dünya ve ahiret saadetine ulaşmalarına vesile olurlar. Bu, etkisi yüz yıllar ötesinden görülen nebevi dokunuştur.

Nebevî dokunuşu en iyi Ebû Zer gibileri bilir. İlahi dokunuşla bambaşka bir atmosfer içine giren Ebû Zer, mana dünyasında ilerlemeye başladı. Lakin yürüyüşü uzun sürmedi. Bir kaç adım sonra kayboldu. Belli ki iyi rehber olmadan hedefe ulaşamayacaktı. Şaşkınlıktan bakakalan Ebû Zer, nebev-i dokunuşa ihtiyaç duyuyordu.

Dayısının yanından ayrılıp memleketine geri dönünce, önceden olduğu gibi geçimini yine hayvancılık yaparak sağlamaya çalıştı. Önceki kadar yoğun olmasa da, yaşamını yine kervan basarak insanları soymayı sürdürdü. İlahi lutuf ile hakikate yönlendirilse de, nebevî bir dokunuş olmadan hak ile batıl ayrımını yeterince yapamıyordu. Mesela putların ilah olmadığını idrak etse de kervan basıp insan soymanın yanlışlığını yeterince idrak edemiyordu.

Lakin hiç bir şey eskisi gibi değildi. Kalbinde putlarla karşı büyük bir öfke ve nefret oluşmuş, içine onu Rabbine kulluğa yönelten manevi bir ateş düşmüştü.

Son zamanlarda yaşananlar, onu daha fazla düşünmeye ve sorgulamaya yöneltmişti. Bu hali onun için eşsiz bir ilahi lütuf oldu. İlahi bir yönlendirmenin etkisiyle putların taş ve tahtadan ibaret olduğunu kesin olarak anladı. Kalbine sığmayan hakikat pırıltıları, dışarı taşınca içinden geçenleri yakınları ile paylaştı. Onlara:

-Bunlar, bildiğiniz taş ve tahta! Ne sesinizi duyar, ne cisminizi görürler. Size ne faydaları olur, ne zararları. Ne akılları vardır, ne ruhları. Ne kendilerini koruyacak bir güçleri, ne yıkılıp gitmelerini engelleyecek bir kuvvetleri vardır. Kendilerini küçük bir çocuğun saldırısından koruyamayacak kadar acizdirler.

Onları daha dün kendi ellerimizle yontup şekillendirmedik mi? Bunu bile bile neden karşılarına geçip ilah diye taptık. Zor durumda kaldığımızda bilinçsizce onlardan yardım istedik.

Biz nasıl insanız?

Biz de hiç mi akıl yok? diye haykırdı.

Düşündükçe kalbi berraklaştı, ufku öteleri görecek kadar aydınlandı. Gördüklerini içinde saklamayıp çevresindeki insanlarla paylaştı. Onları aydınlatıp ilahi lütufla buluşturmaya çalıştı. Ayı, güneşi, yıldızları, ağaçları, hayvanları ve meyveleri gösterdi:

-Bu kadar mükemmel bir alemi ancak her şeyi gören, bilen, duyan, her şeye gücü yeten ve tek olan bir ilah yaratabilir? diye söyledi durdu. Lakin sesini bir kaç yakını dışında kimseye duyuramadı.

Fikir sancısı çeken Ebû Zer, Rabbine yaklaşmak, rızasını kazanmak istiyordu. Beynini zonklatan düşünceler, onu insanları duyarsızlıklarıyla baş başa bırakarak Rabbine yöneltti. O günden sonra Rabbine karşı sorumluluklarını yerine getirmenin yollarını bulmaya koyuldu. Aklı ona, kendini yaratan, hayat ve rızık veren bir olan ilaha ibadet etmesi gerektiğini söylüyordu. Lakin:

-Nasıl ibadet etmeliyim? Sorusuna bir türlü cevap veremiyordu. Bunu kendine defalarca sordu:

Nasıl? Nasıl? Nasıl?

Lakin cevap alamadı. Şaşkındı. Ne yapacağını, ona nasıl ibadet edeceğini bilmiyordu. Uzun süre bunun sancısını çekti. Kalbi hüzünle doldu. İçi acıdı. Düşünmekten beyni zokladı. Üzüntüden iki büklüm oldu. Yine de bulamadı. Çaresizlik canını yakıyordu. Defalarca:

-Keşke Rabbime nasıl ibadet etmem gerektiğini sorup öğreneceğim biri olsa! diye ah vah etti. Sorup araştırdı, ama her seferinde hüsrana uğradı. Sonunda:

– Ya Rabbi sana nasıl ibadet etmem gerektiğini bilmiyorum. Lütfen bana yol göster. Bilmeden yaptığım ibadetimi kabul buyur, diye dua etti. Üç yıl boyunca yere yatıp kalkarak kendince namaz kıldı.

PEYGAMBERSİZ NAMAZ

Peygamberin insan hayatındaki önemini bizzat yaşayıp gören Ebû Zer, o günleri hatırladıkça duygulanır, Efendimize olan sevgisi bir kat daha artardı.

Abdullah b. Sâmit bir gün Ebû Zer el-Gıffarî’ye:

-Cahiliye döneminde hiç Rabbine ibadet ettin mi? diye sordu. O:

-Evet yeğenim! Ben Allah Resûlü (a.s.m) ile görüşmeden tam üç yıl önce namaz kılmaya başladım, dedi. Şaşıran Abdullah:

-Ya öğle mi! Peki kim için namaz kıldın?

-Elbette ki Allah için kıldım.

-Namaz kılmayı biliyor muydun?

-Hayır, nereden bilebilirdim ki? Onu öğretecek bir peygamber mi vardı?

-O zaman nasıl kıldın? Namaz kılmak için hangi yöne döndün?

-Allah beni hangi tarafa çevirirse o tarafa doğru döndüm. Kalben Rabbime yönelerek kılıdım. Nasıl kıldığıma gelince, her gün güneş battıktan bir süre sonra hazırlanır, namaz kılmaya başlardım. Sürekli yere yatıp kalkar, dualar eşliğinde secde ederdim. Gecenin sonuna doğru bir çuval gibi yere yığılıncaya kadar, bıkıp usanmadan yatıp kalkardım. Yorgunluktan bitap düşünce, olduğum yere yığılıp kalır, öylece uyurdum. Güneş doğup, sırtımı yakıncaya kadar da uyanmazdım.”1

Bir peygamber öğretisi olmadan bundan fazlasını yapamazdı. Yapamadı da. Dahası Rabbine hakkı ile ibadet edememe sancısı ile kıvranacak kadar hassas biri olduğu halde yol kesip insanları soymayı, hatta karşı çıkanları acımasızca öldürmeyi normal görürmeye devam etti. Bu kadar büyük yanlışı yapmasının sebebi, elbette henüz doğru ve yanlışı bildiren bir peygamberle tanışmamış, ona iman etmemiş olmasıydı.

Peygamberler, insanlara hak ile batılı öğretir, hata yapanları uyarır, aradaki perdeleri kaldırarak onları ilahi mesajlarla buluştururlar.

İnsanların yanlıştan kurtulması için hayatlarını İslam’ın elmas hakikatlerini anlatmaya adayan peygamberler, kendilerine inen ayetleri gece gündüz demeden, durup dinlenmeden tebliğ ederler. Allah’ın lütfuyla insanlığı küfür bataklığından kurtarır, iman nuruyla hakikatin zirvesine çıkarırlar.

1 Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 193; Bezzâr, Müsned, 3946; İbn Cevzî, Müsned, 1238; İbn Sad, Tabakât, 4/220; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/208; Ebû Nuaym, Marife, 468; Delâilü’n-Nübüvve, 149; Hilyetü’l-Evliya, 1/157; İbn Kesîr, Mesânid, 12215; Zehebî, Siyerü Alamu’n-Nübelâ, 1394; İbn Manzûr, Muhtasar, 28/277

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN DOĞUMU

Hz. ÂMİNE’NİN RÜYASI

Hz. Âmine’nin rüyasının hikayesi 20 yıl geriden, Efendimizin dedesi Abdulmuttalib’in rüyası ile başlar. Her Mekkeli gibi Abdulmuttalib’in de en büyük hayali kaybolan zemzemin yeniden ortaya çıkmasıydı. Üç gece üst üste gördüğü rüya onu hayalinin peşine düşürdü. Oğlu Hâris ile rüyada belirtilen yeri kazdı. Zemzemi görüldüğünde Mekke’de bayram havası esti. Onu Abdulmuttalib’e yıllar bırakmak istemeyen Mekkeliler, elinden almaya kalkıştılar. Tartışma kavgaya dönmek üzere iken vicdan sahiplerinin araya girmesi ile tatlıya bağlandı. Çok üzülen Abdulmuttalib Hz. Âmine’nin göreceği rüyaya vesile olan sözü verdi. Kırık bir kalp ile Mekkelilere dönen Abdulmuttalib:

-Bana karşı diklenme cesaretini bir tek oğlumun olmasından alıyorsunuz değil mi? Allah’a yemin ederim ki on oğlum olursa onlardan birini Allah için kurban edeceğim, diye çıkışarak yemin etti. Aradan yıllar geçti. Rabbi duasını kabul ederek on oğul evladı verdi. Her biri buluğ çağını aştığı halde Abdulmuttalib’te hala verdiği sözü yerine getirme işareti yoktu.

Yine rüya gördü. Allah için de olsa evladı kurban etmek kolay değildi. Rüyada yapılan ikazı görmezden geldi. Rüya birkaç kez tekrarlanınca verdiği sözü tutmak zorunda olduğunu anladı. Çocukları ile konuşup istişare etti. Onlarda tıpkı dedeleri Hz. İsmâîl (a.s.) gibi:

-Baba! Emrolunduğun şeyi yap! Bizi sabredenlerden bulacaksın, dediler. Kurban edikecek kişiyi kura ile belirlemeye karar verdiler. Kura Abdullah’a çıkınca, Abdulmuttalib çok sevdiği oğlunu kurban etmek için hazırlanmaya başladı. Kalbinde kopan fırtınaları dışarı yansıtmamaya çalışan vakur insan, üzüntüden çöktüğünün farkında değildi. Oğlunu kesmek için kurbanların kesildiği yere gittiği sırada Mekke’de büyük bir hareketlilik vardı. Kimi dehşet içinde ne olacağını beklerken, kimi ağlıyor, merakla olup biteni izliyordu. Halkın ileri gelenleri olayı duyar duymaz toplanarak engel olmaya karar verdiler. Abdulmuttalib’in elinden bıçağı alırken:

-Böyle bir şeyi adet haline getirmeye hakkın yoktur, diye çıkıştılar. Lakin ortada bir yemin ve rüya vardı. Çözüm için yollara düşüldü. Bilginlere soruldu. Sorulan kişi:

– Sizler bir insan öldürüldüğünde ne kadar diyet veriyorsunuz, diye sordu. On deve verdiklerini öğrenince:

-Abdullah içinde on deve takdir edin. Rabbinizin bunu kabul edip etmediğini öğrenmeniz için on deve ile Abdullah arasında kura çekin, dedi. Alimin sözleri yerinde bulununca Abdullah ile on deve arasında kura çekildi. Kura Abdullah’ın aleyhine çıkınca deve sayısı yirmiye otuza … yüze kadar çıkarıldı. Kura ancak yüz de Abdullah’ın lehine çıktı. Gönlü razı olmayan Abdulmuttalib kurayı yeniletti. Üç kez üst üste Abdullah’ın lehine çıkınca Rabbinin razı olduğuna inandı. Elinde bulunan 120 devenin tamamını oğlu için kurban kesip halka dağıttı.

Rüyalar olayları Hz. Âmine’nin rüyasına doğru sürüklüyordu. Kurban olayı olduğunda Abdullah 20 yaşına yeni girmişti. Abdulmuttalib bu olayından hemen sonra bir kış günü oğlu Abdullah’ı da yanına alarak ticaret için Yemen’e gitti.

Müjdelenen peygamberin gölgesinin düşünen Yahudi ve Hırıstiyan alimler, büyük bir heyecanla Hz. Âmine’nin rüyasını göreceği kutlu doğumu bekliyorlardı. Abdulmuttalib ile oğlu Yemen’e gittiklerinde onu büyük bir heyecanla bekleyen Yahudi Alimlerden biri ile karşılaştılar. Bu elbette tesadüf değildi. Efendimiz gibi atalarının vasıflarını da bilen bu alim, peygamberler sultanının aşıklarındandı. Kim bilir kaç yıldır bekliyordu bu kutlu anı. Abdulmuttalib ve oğlunu görünce beklenen anın geldiğini düşündü. Yavaşça yanlarına yaklaştı. Kendini takdim ettikten sonra evine davet etti. Tedbirli biri olan Abdulmuttalib, arkadaşlarına ev sahibini tanıyıp tanımadıklarını sordu. Olumlu cevap alınca daveti icabet etti. Bundan sonra neler olduğunu Kutlu Nebi’nin dedesinden dinleyelim:

Yemen’e varınca bir Yahudi’ye konuk oldum. Bana onun Zebûr Ehli bir âlim olduğunu söylediler. Adam ilk karşılaştığımız andan beri şaşkındı. Gözlerini bizden ayırmıyordu. Evine gittiğimizde de uzun uzadıya baktı. Sonra:

-Vücuduna /oğlunun vücuduna bakmama izin verir misin? Diye rica etti. Bu kez ben şaşırdım. Vücuduma niçin bakacaktı? Garipsedim. Bir süre tereddüt ettim. Sonra:

-Avret yerim dışında vücudumun istediğin yerine bakabilirsin, dedim. Ellerimi ayaklarımı, yüzümü incelemeye başladı. İnceledikçe hayreti artıyor, gözleri parıldıyordu. Neden sonunda kalbinden geçenleri bizimle paylaştı

-En küçük şüphe duymadan inanıyorum ki senin /veya oğlunu ellerinden birinde krallık, diğerinde peygamberlik işareti var. Bu durum Zühre oğullarından birlikte gerçekleşecek. Lakin bunun nasıl olacağını bilmiyorum, dedi. Ben:

-Bende bilmiyorum. Alim:

-Onlarla yakınlığınız var mı?

-Yakınlıktan maksadın ne?

-Evlilik gibi.

-Şu ana kadar yok.

-Lütfen memleketine döndüğünde o kabileden biri ile evlen dedi.

-Olur, tavsiyene uyarım, dedim….

Kutlu Evlilik

Yemen’de işimiz bitinceye kadar Yahudi Alimin konuğu olduk. Yapacağımız iş kalmayınca vedalaşıp Mekke’ye geri döndük. Yahudi Alimin sözleri kulaklarımda çınlıyor, bir türlü unutamıyordum. Mekke’ye varınca birkaç gün dinlendim. Bu sırada boş durmuyor, Zühre oğullarından evlenmeye uygun, asaletli, güzel ve ahlaklı bir hanım olup olmadığını araştırıyordum. Uygun birinin olduğunu haber alınca heyecana kapıldım. Vakit geçirmeden hazırlandım. Oğlum Abdullah’ı yanıma alarak, Zühre oğullarının reisi Vüheyb b. Abdumenaf’ın evine gittim. Kapıyı açanlar bizi içeri buyur ettiler. Ev sahibi bizi izzet ikram ile karşıladı. Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra ziyaret sebebimizi açıkladım. Kızı Hâle binti Vüheyb ile evlenmek istediğimi söyledim. Teklifime sevinen Vüheyb, olumlu yaklaştı. Beni yakından tanıdığı için kolayca “evet” dedi. Konuşma sırasında Âmine adında bir yeğeninin olduğunu ve yanında kaldığını öğrendim. Babası Vehb Ficâr savaşında öldürülmüş, Amcası sahip çıkarak Âmine’yi yanına almıştı. Edeb haya timsali olduğu ilk bakışta belli olan kız, dünyalar güzeli bir hanımdı. Kısa bir araştırmadan sonra çok akıllı ve ahlaklı bir genç kız olduğunu öğrenince, onu da oğlum Abdullah’a istedim. Kabul ettiler. Ben Hâle, oğlum Âmine ile evlendi…”

Konuşmalar yapılıp baba oğul ve hala yeğenin nikahları kıyıldıktan sonra güzel bir düğün yemeği verildi. Davet edilen halk yemek yedikten sonra damat ve gelinleri tebrik ettiler.

Olanları duyan ve peygamberlik nurundan dolayı Abdullah ile evlenmek isteyen Hasamlı bir hanım, Hz. Âmine’nin eşsiz güzellik ve ahlakını ifade etmek için söylediği bir şiirde:

-Abdullah babasını geçti, demekten kendini alamadı.

O günün âdetlerine göre bir hanım ile evlenen erkek, ilk günlerini eşinin evinde geçirirdi. Bu âdete uyan Abdullah, üç gün boyunca eşi Âmine annemizin evinde kaldı. Dördüncü gün eşini yanına alarak Şib’i Ebû Talib ismi verilen yerdeki evine gitti.1

Hz. Âmine ile Abdullah evlendiğinde Hz. Abdullah 20 yaşının son aylarında, Hz. Âmine 18 yaşının başlarındaydı.2 Halebî isimli siyer alimi, “Kayle binti Kebşe, Efendimizin babası Abdullah’ın alnındaki nübüvvet nurunu görüp evlilik teklifi yaptığında Abdullah 18 yaşındaydı. Abdullah teklife: “Ben babamın emri ile hareket eden biriyim. Ona muhalefet edemem. O emretmeden evlenemem, diye cevap verdi.“ Diye nakleder.3

Efendimiz babası Abdullah, Allah için kurban edilmek istemesinden beş yıl sonra dünyaya geldi Efendimiz doğduğunda babası 25 annesi 23 yaşındaydı.4

Hz. Âmine’nin Rüyası

Abdullah, ticaretle uğraşan saygın bir Mekkeliydi. Gençlik çağına girince, gözlerin üzerine çevrildiği, şehrin parmakla gösterilen kişilerinden biri oldu. Son derece yakışıklı bir genç olan Abdullah, aklı ve üstün ahlakı ile dikkat çekiyordu. Hz. Âmine de öyleydi. Birbirlerini çok sevmişlerdi. Başından beri çok mutlu bir evlilik hayatları oldu. Birkaç yıl evli kaldılar. Abdullah’ın en büyük arzusu dünyalar güzeli bir çocuğu olmasıydı. Yirmi beş yaşına girdiğinde dünyanın en güzel haberini almak için sabırsızlanmaya başladı. Her sabah bir müjde duymanın hayali ile evden çıkıyordu. Hayali yakında gerçekleşecek, çocuğu olacağı müjdesini yakında duyacaktı. Lakin onu görebilecek miydi? Çeşitli nedenlerle genç yaşta ölümlerin çokca yaşandığı o günlerde böyle bir soru normal karşılanırdı.

Hz. Abdullah bir haber hayali ile yatıp kalktığı günlerde Hz. Âmine bir rüya gördü. Rüyasında bir melek ona hamile olduğunu müjdeliyordu. Heyecanla yataktan fırladı. Olur şey değildi. Hiç bir hamilelik belirtisi yaşamadığı halde rüyasında hamile olduğu söyleniyordu. Hayır hayır, bu rüya değil gerçeğin ta kendisiydi. Biri ona apaçık hamile olduğunu müjdeliyordu.

O da eşi gibi uzun süredir bu anı bekliyordu. Çocuğunun olmasını hasretle bekliyor, bunun için Rabbine dua dua yalvarıyor, onu kucağına alıp bağrına basmanın hayali ile yaşıyordu. Günler uzadıkça düşleri kabusa dönüyor. Çocuğunun olmamasını mümkün olduğunca aklından geçirmemeye çalışıyordu. Gördüğü rüya ile kalbinde filizlenen ümit çiçekleri onu bir süre sevinçten bulutların üzerinde uçarmaya yetti. Lakin hayat süprizlerle doluydu. Sakinleyince müjdenin doğru olmama ihtimalini düşündü. Bu kadarı bile, yüzündeki sevincin kaybolup yerini hüzne bırakmasına yetti.

Bir süre ne yapması gerektiği konusunda tereddüt etti. Rüyasını anlatarak insanları gereksiz yere ümitlendirmek ve telaşlandırmaktan korktu. Ancak gördüğü şey çok sahici ve etkileyiciydi. Sonunda dayanamadı. Kalbini yakan şüphesini can dostu, amcasının kızı ve kayınvalidesi olan Hâle ile paylaşmaya karar verdi. Yanına gidip konuyu açtı.

-Sanırım hamileyim. Ama diğer hanımlar gibi hamile olduğumu anlayacak hiçbir şey yaşamadım. Ne halsizlik ne ağırlık ne kusma gibi bir belirti görmedim. Bir kaç gün önce uyku ile uyanıklık arasında iken bir ses duydum. Ses bana:

-Sen hamilesin, diyordu. Kendimde buna dair hiçbir işaret görmediğim için sese anlam veremedim. Yanlış mı anladım acaba diyerek sesin sahibine:

-Sen ne diyorsun? Sözlerini anlamadım, dedim. O:

-Sen bu ümmetin efendisi ve peygamberinin annesi oldun ve ümmetin peygamberini doğuracaksın. Onu doğurduğun zaman hemen şu duayı oku: “U’îzu bi’l-vâhidi’s-Samed min şerri külli hâsidin / Bütün haset edenlerin şerrinden tek ve samed olan Allah’a sığınırım.”

Sözlerine inanmam için şunları söyledi:

-Sözlerimin doğruluğunun işareti, doğum günleri yaklaştığında içinden çıkacak bir nurun önce evini ve Mekke’yi, sonra İran ve Bizans krallarının saraylarını aydınlatmasıdır. Doğum yaptığında onun ismini Muhammed koy! Onun Tevrat ve İncil’deki adı Ahmed, Furkân’daki ismi Muhammed’dir. Yer ve göktekiler ondan övgü ile bahsederler, dedi. Ses kaybolunca hamile olduğumu anladım. Ne dersin? Sence de gördüklerim ve duyduklarım doğru mudur? Diye sordu.5

Gelinini dinleyince sevinçten gözleri parıldayan kayınvalidesi gördüklerinin doğru olduğunu söyleyerek, kendisini tebrik etti. Hz. Âmine’ye moral verip, şüphe yükünden kurtardı. Kayınvalidesinin konuşmalarından sonra üzerinden ağır bir yük kalkmış gibi olan annemiz rahatladı. Kalbini kaplayan hüzün gitti, yüzü eskiden olduğu gibi ayın on dördü gibi parlamaya başladı. Yerinde duramıyor sevincini bir an önce eşi ile paylaşmak istiyordu. Kaç kere denediyse de bir türlü cesaret edemedi. Eşinin sefere çıkma ihtimalini düşününce cesaretini toplayıp gördüklerini anlattı. Çocuk hasreti ile yanan eşine dünyanın en güzel müjdesini verdi.

Efendimizin Babası Hz. Abdullah’ın Şam Seferi

Efendimizin babası Abdullah ile dedesi Abdulmuttalib aynı günlerde evlendiler. Dedesi Abdulmuttalib’in, bir kaç yıl içinde Hamza ve Safiyye adında iki çocuğu oldu. Lakin aradan beş yıl geçtiği halde Abdullah’ın çocuğu olmadı. Bu durum Abdullah ve dünyalar güzeli eşi Âmine’yi ciddi anlamda kaygılandırıp üzdü. İlahi kadere boyun eğen çift, çocuklarının olması için dua dua Allah’a yalvarıyor, bir çocuklarının olmasını ve onu kucaklarına almayı hasretle bekliyorlardı. Sonunda onları mutlulu edecek bir gelişme oldu. Hamile olduğunu fark eden Hz. Âmine bunu bir süre sakladı. Emin olduktan sonra eşi ile paylaştı. Sevinçten gözleri parlayan Abdullah, çocuğunun doğumunu büyük bir heyecanla beklemeye başladı. Lakin sevinci uzun sürmeyecekti. Bir kaç ay geçmeden Abdullah’ı yanına çağıran babası, Şam’a gitmek için hazırlanmasını söyledi. Ticaret için yola çıkacağını duyan Abdullah’ın morali bozuldu, yüzü asıldı. Çok sevdiği eşinden ayrılmanın verdiği hüzün ve doğacak çocuğunu görememe ihtimali onu kedere boğdu. Zira aşmak zorunda olduğu çöller o güne kadar nice kişileri yutarak, eşlerini dul, çocuklarını boynu bükük, sevdiklerini gözyaşları içinde bırakmıştı. Dedesi Kusay ve Hâşim’de bunlardandı. İkisi de genç yaşta çıktıkları ticari seferden geri dönmemiş, yakınlarını ve dostlarını gam ve keder içinde bırakmışlardı.

Bütün bunları düşünen Abdullah’ın kalbi hüzünle doldu. Lakin gitmek zorundaydı. Zira Ticaret; ölüm tehlikeleriyle dolu da olsa Mekkeliler için hayat demekti. Halkın tek geçim kaynağı buydu dense abartı olmayacak kadar önemliydi. Etrafı çöllerle kaplı olan şehirde ne bağ-bahçe ne de ekili dikili alan vardı. Hayvancılık ise yok denecek kadar azdı. Yüzleri ticaretle güler, ticaretle ağlardı.

Ticaret durunca neler olacağını defalarca yaşayarak öğrenmişlerdi. En büyük tecrübeyi 50-100 yıl önce yaşamışlardı. Asla unutmadıkları bu olayın unutulmasını kesinlikle istemiyor, bunun için çocoklarına sık sık anlatıyorlardı. Olay Efendimizin dedesi Hâşim döneminde yaşandı. Yol güvenliği nedeniyle ticaret durma noktasına gelince akrabalık bağları çözüldü. Herkes kendi başının çaresine bakmaya kalkışınca, şehirde ölümler büyük bir hızla arttı. O günlerde açlıkla karşı karşıya kalan pek çok aile ölüm vadisi ismini verdikleri yere gitti. Aile büyükleri kendi ve çocuklarının mezarını kazarak ölümlerini beklediler. Olanları duydukça üzüntüden kahrolan Hâşim, sonunda çözüm için harekete geçti. Kral ve kabile reisleri ile görüşerek her biri ile ayrı ayrı vize anlaşması yaptı. Yol güvenliği sağlanınca ticaret yeniden hızlandı. Hazırlanan kervanlar, Kureyş Suresinde de belirtildiği gibi yaz-kış tüm mevsimlerde, dört bir yana sefere çıktılar.Ticaret başlayınca kıtlık ortadan kalktı, insanlar normal hayata döndüler.6

O günden sonra ticarete özel önem veren Mekkeliler, bunu devam ettirmek için hiç bir fedakarlıktan kaçınmadılar. Fedakarlık sırası Abdullah’a gelmişti. O da bunu yapmak için işe koyuldu. Hazırlıklar bitince dolu dolu gözlerle eşine baktı. Canından öte sevdiği hanımından ayrılmak, onu doğacak çocuğu ile başbaşa bırakarak gitmek istemiyordu. Kalbini büyük bir hüzün kapladı. Dokunsalar ağlayacak gibiydi. Eşine sarılarak vedalaştı. Dayanamayıp geri dönerim korkusu ile arkasına bakmadan gitti.

Ayrılık; anneden, babadan, yardan veya vatandan, neden olursa olsun insan oğlunun her zaman en onulmaz yarası olmuştur. O yaraya dokunan bin ah işitir. Ayrılık acısı yaşayanların yüzleri isteselerde gülmezdi. Bir çoğu acının etkisi ile iki büklüm olur, bazıları sevgilisine duyduğu hasretten mecnuna dönerdi.

Efendimiz, eşi Hz. Hatice’yi ahirete yolcu ettiğinde üzüntüden iki büklüm oldu. Hicret sırasında Hezvere isimli mevkiye gelince, Mekke’ye dönen Efendimiz uzun bir süre buğulu gözlerle Kabe’yi seyretti. Derin bir ah çektikten sonra:

-Vallahi! Sen benim için Allah’ın yeryüzünde yarattığı en sevgili memleketsin. Senden zorla çıkarılmasaydım, seni asla bırakıp çıkmazdım, buyurdu.7

Kervan yola çıktığında hıçkırıklarına hakim olamayan Hz. Âmine’nin, gönlünde fırtınalar kopuyordu. Uzun süre gözyaşları içinde dua ederek, eşinin sağ salim dönmesi için Allah’a yalvardı. Kalbindeki kor ateşi serinleten tek şey, çocuğu ile ilgili duyduğu güzel sözler ve rüyasında aldığı müjdeydi.

Yola çıkan kervan uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet Şam’a vardı. Bir süre dinlendikten sonra pazara giden Abdullah ve arkadaşları çadırlarını kurarak mallarını satışa sundular. Birkaç gün içinde bütün mallarını satıp, yerine yeni mallar satın aldılar. İşleri bitince fazla beklemeden hazırlıklarını yapıp Mekke’nin yolunu tuttular. Her zaman olduğu gibi yine kavurucu çöl sıcakları vardı. Sıcak dayanılacak gibi değildi. Son ana kadar direnen insanlarıdan birçoğu dayanamayıp hastalanıyordu. Tıpkı dedesi Hâşim gibi Abdullah’ta yakıcı sıcaklara dayanamayıp dönüş yolunda hastalandı. Hastalığı her geçen gün biraz daha ağırlaştı. Hastalığın şiddetinden sürekli kendinden geçtiğini gören arkadaşları, Medine’ye yaklaşınca ne yapmaları gerektiğini aralarında konuştular. Sonunda Mekke çok uzak olduğu için onu bir an önce Medine’ye ulaştırmaya karar verdiler. Yollarınını değiştirip Medine’ye yöneldiler. Şehre varınca, Abdullah’ı Medine’de bulunan dayılarının evine götürdüler. Yeğenlerinin hastalıktan perişan olduğunu gören dayıları çok üzüldüler. İyileşmesi için çok uğraştılar. Ancak çabaları sonuç vermedi.

Abdullah acılar içinde kıvranıyordu. Son derece anlayışlı ve nazik biriydi. O halde iken bile kimsenin kendisi için rahatsız olmasını istemiyordu. Arkadaşlarına:

-Belli ki ben kısa sürede iyileşemeyeceğim. Lütfen siz daha fazla beklemeyip evinize dönün. Ben bir süre daha dayılarımın yanında kalır iyileştiğimde gelirim, diyordu.

Abdullah’ın ısrarı üzerine arkadaşları istemeyerek de olsa onu Medine’de bırakarak yollarına devam ettiler. Mekke’ye varınca doğruca babası Abdülmuttalib’in yanına gittiler. Abdullah’ın yolda rahatsızlandığını, fenalaşınca Medine’ye götürdüklerini söylediler. İyice yaşlanmış olan Abdülmuttalib, oğlunun durumunu duyunca telaşlandı. Üzülüp endişeye kapıldı. Vakit kaybetmeden büyük oğlu Hâris’i /Zübeyr’i8 yanına çağırdı.

-Kardeşin yolda hastalanmış, onu Medine’deki dayılarımızın yanına bırakmışlar. Acele Medine’ye git, kardeşinin durumuna bak, onunla ilgilen! dedi.

Kaygılanan Hâris, babasının sözleri biter bitmez hemen eve koştu. Yol azığı ve su aldı, devesine binip Medine’ye doğru yola koyuldu. Medine’ye ulaştığında geç kaldığını anladı. Bir ay hasta yatan kardeşi Abdullah o gelmeden kısa bir süre önce vefat etmiş, İstanbul’da misafirimiz olan Eyüp Sultan’ın sülalesinden Nâbiğa’nın evine defnedilmişti.9

Henüz yirmi beş yaşında genç bir babayiğit olan kardeşinin vefat ettiğini öğrenen Hâris olduğu yere yıkıldı. İçi sızladı. Ah çekerek hıçkıra hıçkıra ağladı. Yanaklarından süzülen gözyaşları sakalını ıslattı. Dayıları onunla yakından ilgilenerek teselli ettiler.Toparlanınca Medine’de vakit kaybetmek istemeyen Hâris, hemen geri döndü. Yol boyunca ağladı. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da bu acı haberi yakınlarına nasıl söyleyeceğini düşünüyordu.

Yol boyunca “Henüz hayatının baharındaki kardeşimin vefat ettiğini insanlara nasıl söylerim?

Babama, kardeşlerime, Âmine’ye, sevenlerine ne derim?

Dilim “Abdullah öldü.” Demeye nasıl varır, diye söylenip durdu.

Medine’ye vardığında babası, kardeşleri, akrabaları ve sevenleri büyük bir merak içinde onu bekliyorlardı. Onları görünce bir şey demesine gerek kalmadı. Ağlamaktan kıpkırmızı kesilen gözleri her şeyi anlatıyordu. Hâris’in halini gören kız kardeşleri feryat ederek ağlamaya başladılar. Feryatları yeri göğü inletti.

Eşinin vefatını duyan Hz. Âmine yıkılmıştı adeta. Hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş, donup kalmıştı. Bir süre öylece kaldıktan sonra birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözyaşları sel oldu. Çok kısa süren güzel günlerini, yaşadıkları birbirinden tatlı anıları, karnındaki bebeğinin yetim olarak dünyaya gözlerini açacağını düşündükçe daha çok ağladı. Çaresizdi, sabredip, Rabbinin emrine razı olmalıydı. İnsanı dünyaya getiren, ona her türlü nimeti bahşeden o olduğu gibi, yanına çağıran da oydu. Ama yinede gözler yaş döküyor, kalp hüzünleniyordu.

Hz. Abdullah ticaret için Şam’a gidince, Abdulmuttalib’in gönlü gelininin evde yalnız kalmasına razı olmadı. Güzel bir oda hazırlatarak evine götürdü. Burada kalmaya başlayan annemiz. Efendimizi de bu evde dünyaya getirecekti.10

Doğum Günleri Yaklaşıyor

Eşi ölünce Hz. Âmine’ye karşı özel ilgi gösteren komşu ve akraba hanımları, onunla yakından ilgilendiler. Sık sık görüşerek sohbet ettiler. Teselli ederek kalbindeki kor ateşi biraz olsun soğutmaya çalıştılar. Doğum günleri yaklaşınca ilgileri daha da arttı. Gördükleri yerde hal hatır sordular, evine giderek işlerine yardımcı oldular. O bahtiyar hanımlardan biri Osman b. Ebû’l-Âs’ın annesi Fâtıma binti Abdullah’tı. Bir akşam annemizin durumunu öğrenmek için evden çıkıp yürümeye başladı. Annemizin evine yaklaştığında gözlerine inanamayacağı şeyler gördü. O anı oğluna anlatan Fâtıma Hanım şöyle der:

Bir ara başımı kaldırıp yıldızlara baktım. Yere dikkat çekecek kadar fazla yaklaşmışlardı. Şaşırdım. Dudaklarımdan gayri ihtiyari:

-Nerdeyse üzerimize düşecekler, sözleri döküldü. Âmine’nin evine vardığımda şaşkınlığımı hala üzerimden atamamıştım. İzin isteyip içeri girdiğimde hayretten dona kaldım. Evin her tarafı nurdan parlıyordu. Neye baksam onu nurla çevrilmiş olarak gördüm.”11

Fâtıma Hanımın şaşırıp kaldığını gören Hz. Âmine yanına çağırıp, oturması için işaret etti. Oturunca:

Sanırım evin içini dolduran nuru gördüğün için şaşırdın? Ben bu tür şeyleri sık sık görüyorum. Hatta çok yakın zamanda gümüş zincir şeklinde bir nur gördüm. Nur sırtımdan çıkarak yerden göğe kadar tüm ufku kapladı. Bir ucu doğuda bir ucu batıdaydı. Sonra yaprakları nurdan olan bir ağaca dönüştü. Doğudan batıya tüm insanlar bu ağaca doğru koştular. Uyanınca gördüklerimi yakınlarıma anlattım.

-Müjde! Şanı tüm dünyaya yayılacak, her yerde övgü ile anılacak bir oğlun olacak, diye tabir ettiler, diyerek komşusunu rahatlattı.12

KUTLU DOĞUM

Efendimiz, Abdulmuttalib’in Şib’i Beni Hâşim adı verilen mahalledeki evinde dünyaya geldi. Ev hacıların şeytan taşladığı orta cemrenin yanında bulunuyordu.13

20 Nisan 571 yılında, Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi gününün gecesi dünya olağanüstü bir gün yaşıyordu. Her tarafta şefkat ve rahmet rüzgarları esiyor, sevgi, saygı, vefa, iyilik güzellik çiçekleri filiz veriyor, melekler Güllerin Efendisinin dünyaya teşrifini kutluyor, kuşlar bir başka ötüyor, bülbüller başka başka şakıyor, şairler ona övgüler diziyordu.

Muhammed’ün beşerün lâ kel beşer,

Bel hüve yakutun beyne’l-hacer.

Muhammed (s.a.s) elbette insandır. Lakin diğer insanlar gibi değildir.

Bilakis o taşlar arasındaki yakut gibidir.

Peygamberler halkasının sonuncusu olan serveri enbiyanın gelişi ile neler olacağının işaretini veren Allah, halkına zulmedip inim inim inleten İran İmparatorunun sarayını beşik gibi salladı. On dört kraldan sonra imparatorluğun ortadan kalkacağına işaret için on dört sütununu yıktı.

Mecusiliğin tarihe karışacağına işaret için bin yıldır yanan ateşlerini söndürdü. Allah’ın kutsal kılmadıklarının kutsal olamayacağını işaret için Sava Gölü kuruttu. Müşriklerin putları yerle bir oldu. Olayı gören basiret sahipleri hatalarını anlasa da insanların çoğu duydukları ve gördüklerinden ibret almayarak putlara tapmaya devam etti.

Urve b. Zübeyr anlatıyor:

Varaka b. Nevfel, Zeyd b. Amr, Ubeydullah b. Cahş ve Osman b. Huveyris’in içinde bulunduğu bir gurup Mekkeli, zaman zaman putların yanında toplanarak tapınırlardı. Allah Resulü’nün (a.s.m) doğduğu günlerde yine buluşup putların yanına gittiler. İçeri girdiklerinde gözlerine inanamadılar. Putların tamamı yere devrilmişti. Öfkeden deliye dönen adamlar etrafa bakındılar. Ortada kimsecikler yoktu. Kimin yaptığına dair en küçük bir iz ve delil de yoktu. Söylene söylene putların yanına gittiler, tek tek kaldırıp düzelttiler. İşleri bittiği an putlar yeniden devrildi. Şaşıran adamlar, ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Lakin ortada onlardan başka kimse olmadığı için olanlara anlam veremediler. Bir daha düzeltip eski haline getirdiler. Putlar üçüncü kez de patır patır yere devrilince, şaşkınlıkları endişeye dönüştü. Osman b. Huveyris:

-Arkadaşlar! Yaşadıklarımız kesinlikle sıradan bir şey değil! Bu çok önemli bir olayın işareti. Allah bize işaret veriyor. Yaptığımız bir yanlıştan dolayı ikaz ediyor, dedi. Ardından:

Ey bayramları etraflarında saf saf dizildiğimiz putlar!

Yakın uzak beldelerden gelen liderlerin ziyaret ettiği putlar!

Söyleyin bana! Neden baş aşağı düşüp yere devrildiniz?

Bunu sefih biri mi yaptı yoksa ortada ayıplanacak bir durum mu var?

Bu hal bizim yaptığımız bir hata nedeni ile olduysa lütfen bildirin.

Kendimizi kınar, hatamızdan döneriz.

Olayın sebebi bir şeyin size galip gelmesi ise

O zaman sizler rablerin rabbi olan Allah’ın putları olamazsınız, şeklinde bir şiir okudu.

Şiiri bitence arkadaşları ile birlikte putları bir kere daha düzeltti. O sırada putlardan birinin içinden bir ses geldi. Ses:

-Nuru doğu ve batıyı kuşatan hidayet rehberi çok yakında gelip putları yerle bir edecek, diyordu. Dördü de hassas insandı. Gördüklerin anlamını araştırmak için Habeşistan’dan Yemen ve Şam’a kadar pek çok yere giderek bilginlere sordular.14

Doğum Sırasında Yaşananlar

Hamilelik günleri yaklaştıkça heyecanlanan Hz. Âmine, hamileliğinin ilk sıralarında duyduğu sesin söylediği nuru görüp görmeyeceğini merak ediyordu. Bundan sonra neler olduğunu bizzat kendisi şöyle anlatır:

Hamile kaldığımda hiçbir ağrı sızı, zorluk hissetmedim. Doğum yaptığımda yavrum benden ayrıldığı an, onunla birlikte doğu ve batı arasında bulunan tüm mekanları aydınlatan bir nur çıktı. Önce evimi sonra Mekke’yi sonra bütün dünyayı aydınlatan nurun ışığından Şam (ın Busrâ kentin15) daki saraylar ve etrafında bulunanlar görünüyordu.

Çocuk benden ayrılınca dönüp baktığımda secde eder gibi elleri ve dizleri üzerine yere düşmüştü. İşaret parmağı dışında avuçları tamamen kapalıydı. İşaret parmağını gökyüzüne doğru kaldırmış, gözlerini semaya dikmişti. Hemen sonra yerden bir avuç toprak aldı. Onu sıkı sıkı tuttu. Sonra başını göğe doğru kaldırdı. Uzun bir süre öylece göğe baktı.”16

Allah Resulü’nün (a.s.m) ebesi olan Şifâ hanım, kutlu doğuma yakından şahit olan bahtiyar insanlardan biriydi. Doğum sırasında yaşadıklarını yıllar sonra oğlu Abdurrahman b. Avf’a anlattı.

Amine Hanım Allah Resulü’nü (a.s.m) doğurduğu zaman ben de oradaydım. Efendimiz ağlayarak elime geldi. O sırada bir ses duydum. Ses:

-Rabbin sana rahmet etsin, diyordu. İrkildim. Şaşkınlıkla etrafıma bakarken her yerin nurlandığını gördüm. Nur doğudan batıya bütün dünyayı kapladı. Uzaklar yakın oldu. Hayretten dona kaldım. Nur ile aydınlanan Rum saraylarını büyük bir şaşkınlık içinde seyrettim. Gördüklerim karşısında sarsılmış, ayakta duramaz hale gelmiştim. Tüylerim diken dikendi. Korkudan düşüp bayılmak üzereydim. Kendimi sıkarak zoraki ayakta kalmaya çalıştım. Kendimi biraz toparlayınca çocuğu bir beze sarıp yatağına yatırdım. Hızla evden çıkmaya çalıştım. O sırada:

-Nereye gidiyorsun, diye bir ses geldi. Ürperti ile durup başka tarafa yöneldim. Nereye yönelsem o taraftan gelen ses:

-Nereye gidiyorsun, diyerek evden çıkmamam için beni uyarıyordu. Korku ve şaşkınlık içinde etrafıma bakındım. Lakin hiç kimseyi göremedim. Önceki korkum artarak yenilendi. Vücudum tir tir titriyor ne yapacağımı bilmiyordum. O gün yaşadığım olaylar, Allah Resûlü nün (a.s.m) peygamber olduğunu söylediği güne kadar aklımdan çıkmadı. Efendimiz peygamber olduğunu söylediğinde kırk yıl önce şahit olduğum harikulade olayın anlamını çözdüm. Yanına koşarak ilk Müslümanlardan oldum.”17

Müjde

Gelininin doğum yapmak üzere olduğunu öğrenince heyecandan yerinde duramayan Abdulmuttalib, geceleğin Kâbe’ye giderek dua etti, doğacak torununun hayırlı ve sağlıklı bir çocuk olması için Rabbine yalvardı. Güneşin ilk ışıklarına kadar tavaf edip dua etti. Sabah olunca müjdeli habei beklemek üzere, tek tek gelmeye başlayan arkadaşlarının yanına gidip oturdu. Görünürde onlarla konuşsa da aklı torunundaydı. Nihayet beklediği an geldi. Bir hanımın koşarcasına yanlarına yaklaştığını görünce heyecanla ayağı kalktı. Gelen Vehb b. Zemâ’nın kız kardeşiydi. Efendimizin ebesi Şifâ Hanım müjde için göndermişti. Hanımın konuşmasına fırsat vermeden:

-Amine’den haber mi var, diye sordu. Hanım torununun olduğunu müjdeleyince dünyalar onun oldu. Sevinçle sohbet ettiği arkadaşlarına döndü:

-Kalkın oğlumu görmeye gidelim, dedi. Hep birlikte kalkıp, Hz. Amine’nin evine gittiler. Kapıya varınca:

-Torunumu bana getirin! diye seslendi. Hz. Âmine’nin yanında bulunan hanımlar Efendimizi güzelce bir örtüye sarıp dedesinin yanına götürdüler. Kucağına verirken:

-Torunun gibi güzel birini görmedik, diyerek tebrik ettiler. Abdulmuttalib:

-Lütfen ona dikkat edin, koruyup gözetin! Onun çok hayırlı, büyük bir insan olacağını ümit ediyorum, dedi. Kucağına alıp sevinç gözyaşları ile bağrına bastı. Gül yüzüne bakmak için yüzündeki örtüyü yavaşça kaldırdı. Gördüğü manzara karşısında hayretler içinde kaldı. Dünya tatlısı torunu gözlerini açmış göğe doğru bakıyordu.

Torununu doyasıya seven dede, izin isteyerek gelininin yanına gitti. Tebrik ettikten sonra hal ve hatırını sordu. İyi olduğunu söyleyen Hz. Âmine:

-Oğlum bedenimden ayrıldığı zaman onunla birlikte içimden çıkan bir nur doğudan batıya bütün dünyayı aydınlattı, diye söze başlayarak doğum sırasında gördüğü harikulade halleri anlattı. Sonra çocuğuna Muhammed isminin verilmesinin emredildiğini bildirdi.

Torununu yeniden kucağına alan Abdulmuttalib, arkadaşları ile birlikte Kabe’ye gitti. Dünyalar güzeli bir torun verdiği için Allah’a binlerce kez şükretti. İyi biri olması için bütün içtenliği ile onun için;

Bana bu güzel çocuğu verdiğin için sana hamd ederim.

O daha doğarken diğer çocuklardan farklı olduğunu gösterdi.

Büyüyüp olgunlaşıncaya, yetişip serpildiğini görünceye kadar,

Her türlü kötülükten koruması için Kâbe’nin Rabbine sığınırım.

Bakışı ile kalpleri titreten hasetçilerin şerrinden

Bütün güzel sıfatların sahibi olan Allah’a sığınırım.

Onu Furkân’da, sabit olan kitaplarda ona Ahmed ismini verdin, diye dua edip Rabbine hamd etti. Duası bitince eve dönerek çocuğu annesine teslim etti.18

Kutlu Doğumu Bekleyen Peygamber Aşığı

Ellerindeki bilgilere bakarak Efendimizin doğumunun yaklaştığının bilen Peygamber aşıklarını büyük bir heyecan sardı. Ellerini semaya kaldırıp İslam Davetinin başladığı zamana yetişmek için dua dua yalvardılar. Onlardan biri olan Aysâ isimli Şamlı rahip daha fazla dayanamadı. Kalbini yakan Nebevi Aşk’ın sesini dinleyip Kutlu Doğuma Şahit olmak için Mekke’ye gitmeye karar verdi. Sevenleri ve yakınları kalması için rica ettilerse de hiç birini dinlemedi. Hızlıva hazırlanıp yola çıktı. Mekke yakınlarında bulunan Merri Zahrân’a varınca durdu. Bir tepede kendine küçük bir ibadet hane yaparak buraya yerleşti. Burasını yalnızca ibadet hane ve barınak olarak değil, aynı zamanda gelmesi beklenen son peygamberi halka tanıtmak için üst olarak kullanıyordu. O kendini kutlu doğum gibi kudsi bir göreve adamış aşıktı. Burada büyük bir sabırla Efendimizin doğumunu bekliyordu.

Merri Zahrân’da bir dağın tepesinde ibadet hane olsa da, o günün adetlerine göre orada güven içinde yaşayabilmesi için halktan birinin himayesine girmesi gerekiyordu. Bunu bildiği için Mekke’nin ileri gelenlerinden Âs b. Vâil’in himayesine girdi.

Çok büyük bir alim, eşsiz bir gönül insanı olan Aysâ çok yumuşak huylu bir zattı. İlmi ve örnek yaşantısıyla Mekkelilerin dikkatini çeken bu peygamber aşıkı sık sık Mekke’ye gider, halkla görüşür onlara:

-Ey Mekke halkı! Çok yakında sizin aranızdan bir peygamber çıkacaktır. Araplar onun davet ettiği dine girecek, İran’a hakim olacak. Şu sıralar onun geleceği zamanlardır. Kim ona ulaşır, tabi olursa muradına erer. Ona karşı çıkan huzur bulmaz. Allah’a yemin ederim ki yiyeceği içeceği bol, güven içinde yaşanan bir beldeyi bırakıp açlık, yokluk ve yoksulluğun kol gezdiği, can ve mal güvenliğinin olmadığı bu memlekete yalnızca onun için geldim, derdi.

Mekke’de doğan çocukları yakından takip eder. Halka sık sık:

-Bu günlerde bir çocuk dünyaya geldi mi, diye sorardı. Bu ilgisini gören Mekkeliler:

-Peygamber olarak gönderilecek kişi nasıl biri olacak, hakkında bize bilgi verir misin, dediklerinde Efendimize kötülük ederler endişesi ile:

-Hayır veremem, diyerek bilgisini gizlerdi. Mekke’ye gidiş gelişlerin birinde Efendimizin dedesi Abdulmuttalib’i görünce onu tanımakta zorluk çekmeyen rahip büyük bir heyecana kapıldı.

-Bu kutsal kitaplarda müjdelenen peygamberin nurunu taşıyan zattın ta kendisi, diye söylenerek yanına koştu. Onunla tanıştı. Yakından ilgilenip dost oldu. Halk ile paylaşmadığı bilgisini ona uzun uzadıya anlattı. Hz. Âmine’nin hamile olduğunu öğrenince heyecanlandı. Arkadaşına torunu doğunca mutlaka kendisine bildirmesini söyleyerek, yalvarırcasına rica etti.

İşte o gün gelmiş, Kainatın göz bebeği dünyaya teşrif etmişti. Rahibin ricasını unutmayan Abdulmuttalib, torunu olduğu gün Rahibin kaldığı ibadet haneye gitti. Kapıya varınca seslendi. Sesi duyan Rahip heyecanla dışarı çıktı:

-Dede oldun değil mi? Sana bahsedip durduğum çocuk doğdu değil mi? Bu gün Pazartesi’dir. O Pazartesi günü doğacak, Pazartesi peygamber olacak ve bu günde vefat edecektir, dedi. Abdulmuttalib:

-Doğru tahmin ettin. Bu sabah torunum oldu, dedi. Rahip:

-İsmini ne koydun, diye sordu. O:

-Muhammed koydum, değince sevinçten yüzü parladı.

-Vallahi onun bu beldede doğacağı tasbitinden yanılmadığım gibi, bu gün doğacağı ve isminin Muhammed olacağında da yanılmamışım. Lütfen beni onun yanına götür, diye rica etti…19

Yedinci Gün

İbn Abbâs’ın bildirdiğine göre En Sevgilinin dünyayı şereflendirmesinin yedinci günü torununun yanına giden dedesi iki koç alıp Akîkâ kurbanı olarak kestirdi. Yemek yaptırıp halka ikram etti. Yemeğe küçük büyük tüm Mekke halkını davet etti. Şehrin ileri gelenleri sohbet sırasında:

-Ey Abdulmuttalib! Kendisine bu kadar çok önem verdiğin çocuğun ismini ne koydun? diye sordular. O:

-Muhammed koydum, dedi. Daha önce böyle bir isim duymamış olan Mekkeliler şaşırdılar.

-Niçin akrabalarının çocuklarına benzer bir isim vermedin? diye sordular. O:

-Çünkü onun gökte ve yerde bulunanlar tarafından övgü ile anılmasını istedim, dedi.20

1 Beyhakî, Delâil, 1/106; İbn Sa’d, Tabakât, 1/94; Hâkim, Müstedrek, 2/701; Ebû Nuaym, Delâil, 71(129); Suyutî, Hasâis, 1/100; Zerkânî, Şerhu’l-Mevâhib, 1/185; Halebî, Sire, 1/60, 65 Not:Bazı kaynaklarda Yahudi Alimi Abdulmuttalibin değil oğlu Abdullahın vücuduna baktığı kaydedilmektedir.Doğrusuda budur.Zira o sırada Peygamberlik nuru Abdullahtaydı.

2 Muhammed Bey Hudarî, Nuru’l-Yakin, 8 (Fi Sireti Seyyidi’l-Mürselin, Müessesetü Kütübü Sikafiyye, Beyrut)

3 Halebi, Sire, 1/58

4 Belazuri, Ensab, 1/79; Hudarî, Nûru’l-Yakîn, 9

5 İbn Sa’d, Tabakât, 1/97, 103; Beyhakî, Delâil, 1/82, 111; Ebû Nuaym, Delâil, 78(136); İbn Kesîr, Bidâye, 2/265; Halebî, Sire, 1/69

6 İbn Hişam, Sire, 1-2/135; Belazuri, Ensab, 1/59; Taberî, Târih, 294; Kurtubî, Ahkâmü’l-Kur’ân, 22/505; İbn Cevzi, Muntazam, 2/210; Süheyli, Ravdu’l-Ünf, 1/157; Külai, İktifa, 1/96; Şami, Sübülü’l-Huda, 1/269

7 Tirmizî, Menâkıb, 69(3925); Nesâî, Hac, 3030; İbn Mace, Fadlu Mekke, 3108; Müsned, 4/305; Abd b. Humeyd, Müsned, 491; Darimi, Siyer, 66; 2510; İbn Ebu Asım, Ahad, 622; İbn Hibban, Sahih, 3708; Hakim, Müstedrek, 3/8; Beyhaki, Delail, 2/518; İbn Cemâa, Muhtasaru’l-Kebir, 48; İbn Kani, Mucem, 545; Begavi, Mucem, 4/10; Hindi, Kenz, 34658; İbn Abdulber, İstiab, 3/949; Ebu Nuaym, Marife, 1707 İbn Kesir, Camiu’l-Mesanid, 8/121; Kastalani, Mevahib, 1/171 ; Not: Hadis sahihtir.

8 Halebî, Sire, 1/74

9 İbn Sa’d, Tabakât, 1/99; Halebî, Sire, 1/75; Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 1/331.

10 İbn Sa’d, Tabakât, 1/99; Ebû Nuaym, Delâil, 153

11 Yakubi, Tarih, 2/7; Beyhakî, Delâil, 1/111; Ebû Nuaym, Delâil, 76(135); Külai, İktifa, 1/109; İbn Seyyidinnas, Uyunu’l-Eser, 1/34; İbn Kesîr, Bidâye, 2/268; Suyutî, Hasâis, 1/113; Askalani, Mevahib, 1/67; Halebî, Sire, 1/85

12 Ebu Nuaym, Delâil, 135; İbn Seyyidinnas, Uyunu’l-Eser, 1/38; Şami, Sübülü Huda, 1/360

13 Halebî, Sire, 1/59

14 Halebî, Sire, 1/104; Şami, Sübülü Huda, 1/350

15 İbn Hişâm, 1-2/158

16 İbn Sad, Tabakat, 1/102; İbn Cevzi, Sıfatu Saffe, 36; Makrizi, İmta, 1/7, 52; Makdisi, Bed ve Tarih, 4/133; Askalani, Mevahib, 1/67; Suyuti, Hasais, 1/79; Halebî, Sire, 1/81

17 Ebû Nuaym, Delail, 77(136); Askalani, Mevahib, 1/68; Suyuti, Hasais, 1/80; Şami, Sübülü Huda, 1/344; Halebi, Sire, 1/94

18 İbn Sad, Tabakât, 1/103; İbn Hişam, Sire, 1-2/160; Beyhakî, Delâil, 1/112; İbn Cevzi, Muntazam, 2/249; İbn Kesir, Bidâye, 2/264; Halebî, Sire, 1/99, 111; Şami, Sübülü Huda, 1/360; Hudarî, Nûru’l-Yakîn, 9

19 İbn Kesir, Bidaye, 1/328; Askalani, Mevahib, 1/76; Suyuti, Hasâis, 1/85; Şami, Sübülü Huda, 1/339; Halebî, Sire, 1/102

20 İbn Hibban, Sire, 1/53; Beyhakî, Delâil, 1/113; Ebû Nuaym, Delâil, 138, 157; Külai, İktifa, 1/109; İbn Kesîr, Bidâye, 2/282; Makrizi, İmtau’l-Esma, 4/55; Askalani, Mevahib, 1/71; Halebî, Sire, 1/115; Şami, Sübülü Huda, 1/360

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN VEFATI

Allah Resûlü (s.a.v.) Veda Haccı’ndan bir süre sonra hastalandı. Hastalığı her geçen gün biraz daha ağırlaşıyordu. Hanımlarından Hz. Meymune’nin evinde kalırken hastalığı iyice şiddetlendi. Allah Resûlü (s.a.v.) hanımlarından izin alıp, Hz. Âişe’nin yanında kalmak istiyordu. Ancak hanımların her biri son günlerini kendi evinde geçirmesini arzu ediyor, bu şereften mahrum olmak istemiyordu. Hanımların arzusu, adalet konusunda son derece hassas olan Efendimizi büyük bir sıkıntı içine soktu. Yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Efendimiz her seferinde sedye ile bir evden diğerine taşındı.

Ortaya çıkan tablo Hz. Fâtıma’yı çok üzdü. Babasını o şekilde evden eve taşındığını görünce annelerimizin odalarını tek tek dolaştı. Hepsi ile tek tek görüşerek babasının son günlerini Hz. Âişe’nin evinde geçirmesi için izin istedi. Bütün annelerimizle arası çok iyiydi. Hepsi onu çok sever, kırmayı akıllarından bile geçirmezlerdi. Hiç biri hayır demedi. Hanımlar izin verince, Hz. Abbâs ile Hz. Ali, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) koluna girerek Âişe annemizin odasına götürdüler.1

Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Âişe’nin evinde fazla kalınca hanımları, özellikle Hz. Zeyneb ondan ayrı kalmaya tahammül edemedi. Hz. Fâtıma ile konuşarak Efendimizin evlerinde kalma bahtiyarlığından daha fazla mahrum olmak istemediklerini söylediler. Ondan babası ile konuşup Efendimizden önceden olduğu gibi her gün birinin evinde kalmasını sağlamasını rica ettiler. Annelerini kırmayan Hz. Fâtıma Hz. Âişe’nin evine gitti. Konuyu Allah Resûlü’nün (s.a.v.) sürekli kendi evinde kalmasına getiren Hz. Fâtıma, Hz. Âişe’ye Allah Resûlü’nü (s.a.v.) yanında tutup diğer eşlerine göndermediği için sitem etti. Hz. Fâtıma’nın sitemine içerlenen Hz. Âişe ağlamaya başladı. Ağlama sesine uyanan Allah Resûlü (s.a.v.) eşinin içini çekerek ağladığını görünce:

-Niçin ağlıyorsun ey Âişe? diye sordu. Gözlerini silmeye çalışan Hz. Âişe:

-Fâtıma siz benimle kalıp, diğer eşlerinizin yanına gitmediğiniz için bana sitem ediyor dedi. Eşinin üzülmesinden rahatsız olan Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Fâtıma’ya döndü:

-Âişe’ye sitem mi ettin ey Fâtıma? diye sordu. Hz. Fâtıma:

-Evet Yâ Resûlüllah! Hanımların beni seninle konuşmak için gönderdiler. Onlar senden Ebû Kuhâfe’nin kızı (Hz. Âişe) hakkında adalet istiyorlar, dedi. Allah Resûlü (s.a.v.):

-Ey Kızım! Benim sevdiğimi sen de sevmiyor musun? diye sordu. Efendimizin üzüldüğünü fark eden Hz. Fâtıma:

-Tabi ki seviyorum, dedi. Allah Resûlü (s.a.v.):

-Ben onu seviyorum, buyurarak annemizin yanında kalmak istediğini bildirdi. Gittiğine pişman olan Hz. Fâtıma ağlamaklı bir ses tonu ile Allah Resûlü (s.a.v.) ile aralarında geçen konuşmayı annelerimize anlattı. Bu onların beklediği cevap değildi. Hz. Fâtıma’yı tekrar göndermek istediler. Fakat o:

-Vallahi! Bir daha bu konuda onunla konuşmam, diyerek annelerimizin tekliflerini reddetti.2

Hz. FÂTIMA’YA VERİLEN MÜJDE

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) hastalığı ağırlaştıkça Hz. Fâtıma’nın üzüntüsü de artıyordu. Bir gün üzüntüden bitkin bir hâlde Efendimizi ziyarete gitti. Allah Resûlü (s.a.v.) onu görünce:

-Merhaba ey kızım! buyurarak onu sağ yanına oturttu. Hz. Fâtıma eğilerek Allah Resûlü’nü (s.a.v.) öptü. Bu sırada Allah Resûlü (s.a.v.) ona gizli bir şeyler söyledi. Hz. Fâtıma, başını kaldırarak ağladı. Biraz sonra Hz. Fâtıma tekrar Allah Resûlü’ne (s.a.v.) doğru eğildi, yine gizli bir şeyler söyledi. Hz. Fâtıma başını kaldırdığında bu kez o ana kadar hiç görülmediği kadar bir mutluluk içinde gülüyordu.

Bu tavrına bir anlam veremeyen Hz. Âişe kendi kendine:

-Ben, onu kadınların en akıllılarından biri olduğunu sanıyordum. Meğer o da farklı değil sıradan kadınlar gibiymiş, diyerek kınadı. Sonra bu hareketinin mutlaka bir sebebi olmalı diye düşündü. Hz. Fâtıma’nın yanına yaklaştı:

-Allah Resûlü (s.a.v.) sana, özel bir şey mi söyledi? Önce ağladın sonra güldün. Sakıncası yoksa sana gizlice ne söylediği şeyi söyler misin? diye sordum. Hz. Fâtıma:

-Onun sırrını açığa vurup ifşa edemem, diyerek söylemek istemedi.

Hz. Âişe’nin Hz. Fâtıma ile Allah Resûlü (s.a.v.) arasında olanlar bir türlü aklından çıkmıyordu. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) vefatından bir süre sonra uygun bir zamanda Hz. Fâtıma’ya:

-Allah Resûlü (s.a.v.) vefat edeceği zamanlarda, yanına gelip onunla görüştüğünde, önce ağladın sonra güldün? Bunun sebebi neydi? O zaman sorduğumda söylemek istememiştin, dedim, Fâtıma:

-Eğer o zaman söyleseydim, Allah Resûlü’nün sırrını açığa vuran boş boğaz bir kadın gibi davranmış olurdum. Şimdi söylememde bir mahzur yok.

Allah Resûlü (s.a.v.) önce bana kendisine her yıl Cebrâil’in geldiğini, Kur’ân’ı baştan sona bir kere okuduğunu, bu yıl geldiğinde ise, iki kez Kur’ân okuduğunu ve bunun yakalandığı bu hastalık sonucunda öleceği anlamına geldiğini bildirdi. O zaman ağladım. Sonra ailesinden ilk önce benim kendisine kavuşacağımı bildirdi. Sonra:

Bu ümmetin kadınlarının hanımefendisi olmak istemez misin?’ buyurdu. O zaman da güldüm, dedi.”3

Bu Hz. Fâtıma’nin son gülüşüydü. Bundan sonra asla gülmedi. Ebû Ca’fer der ki:

-Allah Resûlü’nün (s.a.v.) vefatından sonra Hz. Fâtıma’nın güldüğünü görmedim. Yalnızca bir keresinde dudağının bir tarafı bir şeye güler gibi hafifçe kaydı.4

Hz. Fâtıma’nın Allah Resûlü’ne (s.a.v.) olan sevgisi bir kat daha artmış gibiydi. Vefatı yaklaştığı anlarda doruk noktaya çıktı. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) hastalığı fazlalaştığı bir sırada Efendimizin huzuruna giren Hz. Fâtıma:

-Vah acılar içinde kıvranan babacığım! diye feryat ediyordu. Kızının feryadını duyan Efendimiz:

-Ağlama ey kızım! Her ölümün bir acısı vardır. Allah’ım! Sekaratı mevte karşı bana yardım et! Kızım! Ben öldüğümde “innâ lillahi ve innâ ileyhi raci’ûn” de. İyi bil ki, her insana üzüntü ve acısına karşılık bir ödül verilir, buyurarak teselli etti. Hz. Fâtıma:

-Sana da mı ya Resûlüllah? diye sorunca:

-Evet, bana da, buyurdu. Sonra kızına şefkatle bakan Efendimiz:

-Üzülme yavrum, bugünden sonra babana hiçbir sıkıntı gelemeyecektir, buyurarak kızına müjde verdi.5

PEYGAMBREFENDİMİZİN SON ANALARI

Peygamber Efendimizin hayattaki son günüydü. Çok rahatsızdı, acılar içinde kıvranıyordu. Sık sık bayılıyordu. Ayıldığı zamanlardan birinde:

-Habibimi bana çağırın! buyurdu.

Hz. Âişe Hz. Ebû Bekir’i kastettiğini sanarak babasını çağırdı. Odaya girince Allah Resûlü (s.a.v.) başını hafifçe kaldırıp yüzüne baktı. Sonra tekrar:

Habibimi bana çağırın! buyurdu. Bu kez Hz. Ömer çağrıldı. Hz. Ömer gelince yine başını kaldırıp baktı.

-Habibimi bana çağırın! buyurdu. Hz. Âişe yanındakilere:

-Yazıklar olsun! Hâlâ anlamadınız mı? Vallahi Allah Resûlü (s.a.v.) Ali bin Ebû Tâlib’den başkasını kastetmiyor, dedi.

Hz. Ali çağrılınca hemen geldi. Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Ali’nin içeri girdiğini görünce üzerine örtüğü örtüyü kaldırdı. Hz. Ali doğruca yanına gidip oturdu. Efendimiz elinden tuttu. Bir süre öylece kaldılar. Allah Resûlü (s.a.v.) bu görüşmeden kısa süre sonra Rabbine vasıl oldu.6

Bu görüşmeye şahit olan Hz. Ümmü Seleme anlatıyor:

Allah’a yemin ederim ki Ali, Allah Resûlü (s.a.v.) vefat ettiği sırada ona en yakın olan kişiydi. Allah Resûlü (s.a.v.) hastalandığı zaman defalarca ziyaretine geldi. Vefat ettiği gün kuşluk vaktinde:

-Ali geldi mi? Ali geldi mi? diye defalarca sordu. Gelince Allah Resûlü (s.a.v.) kendisi ile özel bir şey konuşacak düşüncesi ile odadan çıkıp kapının önünde bekledik. O sırada kapıya en yakın kişi bendim. Allah Resûlü (s.a.v.) Ali’yi sol tarafına aldı. Elini tuttu, sessizce bir şeyler söyledi. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra vefat etti.7

O görüşmeyi anlatan Hz. Ali:

Allah Resûlü (s.a.v.) vefat etmeye çok az bir zaman kala:

-Bana kardeşimi çağırın, buyurmuş. Sahâbîler koşup beni çağırdılar. İçeri girince:

-Yaklaş! buyurdu. Yaklaştım. Elimden tuttu, bir süre oturduk. Sonra başını dizime koyup uzandı. Uzun süre bu halde yatarak benimle konuştu. Hastalığının şiddetinden ağzından çıkan tükürüğü elbiseme geldi. Bir ara:

-Namaz! Namaz! diyerek kendinden geçti. O ara Allah Resûlü (s.a.v.) başının manevî ağırlığından olacak dizim kopacak gibi oldu. Dayanamaz hale gelince:

-Ey Abbâs! Yetiş ölmek üzereyim, diyerek Abbâs’a seslendim. Abbâs gelince Allah Resûlü’nü (s.a.v.) yavaşça kaldırıp yatağına koyduk.

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) son sözleri:

-Allah aşkına namaz kılın. Namaz kılın! Sorumluluğunuz altındaki kişiler hakkında Allah’tan korkun! oldu.8

Allah Resûlü (s.a.v.) vefat ettiği zaman sahâbîlerin gözyaşları sel olmuştu. Feryat edenlerin başında Hz. Fâtıma vardı.

Ey Rabbinin çağrısına koşan babacığım!

Ey makamı Firdevs cenneti olan babacığım!

Ey vefatını Cebrâil’in bildirdiği babacığım!

Ey Rabbine daha yakın kimsenin bulunmadığı babacığım! diye ağıt yakarak ağlıyordu. Alev alev yanan kalbi acısına yenik düşüyor, kalbinden çıkan ateş âdeta dışa vuruyor, görenleri yakıp kül ediyordu.9 Üzüntüsü hiç geçmedi. Ayrılığa dayanamadı, yüzü soldu, tebessüm dahi edemez oldu. Hz. Âişe:

-Allah Resûlü’nün (s.a.v.) vefatından sonra Fâtıma’nın güldüğünü görmedim, der.10

Allah Resûlü (s.a.v.) defnedildikten sonra Hz. Ali ve Enes b. Mâlik’i gören Hz. Fâtıma bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da acısından yüreği sızlayarak onlara:

-Ey Ali! Ey Enes! Onun üzerine nasıl toprak saçabildiniz? Gönlünüz onun üzerini örtmeye nasıl razı oldu, diye feryadu figân ediyordu.11

Vefat edinceye kadar sık sık Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabrini ziyaret eden Hz. Fâtıma, bir keresinde Allah Resûlü’nün (s.a.v.) kabr-i şeriflerinin yanında durdu. Kabirden bir miktar toprak aldı. Gözlerinin üzerine sürerek ağlamaya başladı. Bir taraftan ağlıyor bir taraftan da şöyle diyordu:

Ahmed’in türbesini koklayana ne gam olur!

Geçen bunca zamana rağmen onu koklamayan kaybetmiştir.

Onun ölümü ile başımdan aşağı öyle musibetler döküldü ki,

O musibetler, gündüzün üzerine dökülseydi, onu geceye çevirirdi!12

PEYGAMBER EFENDİMİZİN YIKANIP KEFENLENMESİ

Allah Resûlü (s.a.v.) Pazartesi öğlenden önce vefat ettiğinde sahâbîler büyük bir şok yaşayıp, çetin bir imtihandan geçtiler. Üzüntüden perişan oldular. Kimi konuşamaz, kimi hareket edemez, kimi düşünemez hale geldi. Yediden yetmişe herkes gözyaşına boğuldu. Mekke sokakları gözyaşı ile doldu. Hıçkırıkları semayı kapladı. Vefatını kabul etmek istemediler. Çok yufka yürekli olmasına rağmen eşsiz bir metanet ve sorumluluk bilincine sahip olan Hz. Ebû Bekir: “Muhammed yalnızca bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?”13 ayetini okudu. Söz ve duruşu ile şoka giren halkı âdeta silkeleyip kendine getirdi.

Salı sabahı biraz olsun kendine gelen Ehl-i Beyt ve sahâbîler, Efendimizi yıkamak için Hz. Âişe’nin evinin önünde toplandılar. Kapının önü mahşeri bir kalabalık vardı. Ancak kimse Efendimizi nasıl yıkayacağını bilmiyordu. Önde gelen sahâbîler:

-Vefat edenler gibi elbiselerini çıkarıp mı yıkamalıyız yoksa elbiselerini çıkarmadan mı yıkamalıyız? diye sorular sorarak, çözüm aradılar. Farklı fikirler söylendi. O sırada hepsini uyku bastı. Evin köşesinden gelen bir ses:

-Allah Resûlü’nü (s.a.v.) elbiselerini çıkarmadan yıkayın, diyordu. Sesi duyan sahâbîler Hz. Ali gibi kişilerin sözlerini de dikkate alarak sesin bildirdiği doğrultuda hareket ettiler…14

Allah Resûlü (s.a.v.) önceki günlerin birinde Hz. Ali’ye:

-Baldırını açma. Ölü veya diri hiç kimsenin baldırına bakma! diye tavsiyesinde bulunmuştu.15

Hastalandığı sırada ise:

-Beni senden başkası yıkamasın! diye vasiyet etmişti. Yine

-Benim avret mahallime bakanın gözleri kör olur, buyurmuştu.16 Bütün bu hadisler sesin söylediklerini destekliyordu.

Nasıl yıkanacağı meselesi çözülünce bu kez kimin yıkayacağı konusu gündeme geldi. Gelenekten gelen uygulama ve Efendimizin vasiyetini değerlendiren büyük sahâbîler, Ehl-i Beyt’in yıkanması gerektiğine karar verdiler. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e cenazenin yıkanması için hazırlıklara başlamalarını söylediler.

Abdullah b. Abbâs o günleri şöyle anlatır:

Sahâbîler Allah Resûlü’nü (s.a.v.) yıkamak için evde toplandılar. İçlerinde Ehl-i Beyt dışında kimse yoktu. Evin içinde amcası Hz. Abbâs, Hz. Ali, Fadl b. Abbâs, Kusem b. Abbâs, Üsâme b. Zeyd ve hizmetçisi Sâlih vardı…”

Hz. Ali anlatıyor:

İçeri girince kapıyı kapadık. O sırada dışarıda toplanmış bulunan Medineliler:

-Biz onun dayılarıyız. Onun katındaki değerimizi hepiniz biliyorsunuz, diye feryat ederek içeri girmek istiyorlardı. Muhacirler:

-Biz onun kavmi ve akrabalarıyız, diye sesleniyor. Yıkamaya iştirak etmek için adata çırpınıyorlardı. Peygamber aşkı ile yanan sahabilerin tahammül gücü kalmamıştı. Aşkları büyük bir kargaşaya sebep olmak üzereydi. Olanları gören Hz. Ebû Bekir, kargaşa ve sıkıntı çıkmaması için devreye girdi. Sahâbîlerin arasına girdi:

-Ey Müslümanlar! Siz de bilirsiniz ki vefat eden insanların yakın akrabaları cenazeyi yıkamaya başkalarından daha fazla hak sahibidir. Allah aşkına! Geri çekilip Ehl-i Beyt’e izin verin Efendimizi yıkasınlar. İçeri girmeye kalkışır veya burada durup kalabalık ederseniz cenazeyi yıkamaktan mahrum edersiniz. Lütfen dağılın! Onların çağırdığından başkası içeri giremeye kalkışmasın, diye bir konuşma yaptı. İkna olan sahâbîler Ehl-i Beyt’i rahat bırakmak adına sessizce dağıldılar. Az sayıda sahâbe yardım için orda kaldı.

Sahâbîler acılarını yaşamak, kederlerini birbirleri ile paylaşarak teselli olmak için çeşitli mahallelerde bir araya geldiler. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi sahâbîler ise Eşheloğulları mahallesine gittiler.

Sesler kesildikten sonra bir inilti duyduk. Biri kapının önünde içini çeke çeke ağlıyordu. Bu ensardan ve Bedir ashâbından Evs b. Havali’ydi. Kendisini fark ettiğimizi anlayınca:

-Allah aşkına izin verin Allah Resûlü’ne (s.a.v.) olan yakınlığımız hatırına içeri gireyim, dedi. Sahâbenin halini gören Hz. Ali:

-Tamam, içeri gir, dedi. Rahatlayan sahâbe elindeki tas ile içeri girdi…

Hazırlıklar bitmişti. Efendimizin üzerinde gömlek vardı. Hz. Ali, Efendimizi kaldırıp göğsüne yasladıktan sonra yıkamaya başladılar. Hz. Ali, Efendimizin elbiselerini çıkarmadan yıkıyor, Hz. Abbâs ile oğulları Kusem ve Fadl, Efendimizi dikkatle çeviriyor, Üsâme ve Sâlih su döküyordu. Efendimizin vücud-u şerifleri incinmesin diye devreye giren melekler, vücud-u şeriflerini sahâbîlerle birlikte çeviriyordu…

Anlatmaya devam eden Hz. Ali:

Efendimizin bir uzvunu yıkayıp diğer uzvuna geçeceğim zaman, vücudunu sanki bizimle birlikte otuz kişi çeviriyormuş gibi kolayca çevriliyordu. Yıkama bitinceye kadar böylece devam etti.”

Hz. Ali, yıkama sırasında diğer insanlarda görülen olumsuzlukların hiçbirini görmeyince duygulandı.

-Anam babam sana feda olsun ya Resûlüllah! Hayatında olduğun gibi vefatında da tertemizdin, dedi.

Efendimizin yıkandığı suyu Sad b. Haysem’nin Kubâ’da bulunan Gars adındaki kuyusundan getirildi. Allah Resûlü (s.a.v.) sağlığında bu kuyunun suyunu çok severdi. Efendimizi su ve sidr ile özenle yıkayan Hz. Ali, diğer cenazelere yapılanları yaptıktan sonra biri pamuklu olan iki elbise ile Abdullah b. Ebî Bekir’in daha önce satın alıp kendi vefatı için sakladığı kırmızı bürde ile kefenledi.17

FİTNEYİ ÖNLEMEK İÇİN Hz. EBÛ BEKİR’E YAPILAN ÖZEL BİAT

Medinelilerin yerlisi olan ensarın nüfusu Efendimizin sağlığında azalmaya Mekke ve diğer yerlerden hicret eden muhacirlerin nüfusu ciddi oranda artmaya başlamıştı. Durumu fark eden ensar kendileri için değil ama çocukları ve torunları adına kaygılanıyordu. Efendimizin onlar için kendileri ile kader birliği yapması, onları kanatları altına alması ensarı rahatlatıyor, kaygılarını dışa vurmamalarını sağlıyordu. Birlikte yaşadıkları sahâbîlerden de rahatsız değillerdi. Endişeleri sonraki nesiller içindi. Efendimizin hastalığının artması ile kaygıları daha çok arttı. Vefatından sonra ne olacak endişesine kapıldılar.

Efendimizin cenazesi yıkanırken Ehl-i Beyt’i rahatsız etmek istemeyen sahâbîler, gibi ensar da mahallelerine çekilip belli yerlerde toplandılar. Sakif’te toplanan grup Efendimizi anarken, gençler kaygılarını dile getirdiler. Sözleri ağır basıp itiraz edenlerin sesleri cılız kalınca konu o noktada yoğunlaştı. Yol haritası çıkarmak ve bundan sonra ne yapmaları gerektiğini konuşup tartışmaya başladılar. Sonunda “Bir bizden bir muhacirlerden halife olsun” yönünde bir karara vardılar.

Bu ümmetin ikiye bölünmesi anlamına geliyordu. Sakifte ensar dışında pek çok insan vardı. Onlardan biri olan Muğîre b. Şube, endişe ile muhacirlerin önde gelenlerinin bir arada olduğu Eşheloğulları mahallesine koştu. Hz. Ömer’i dışarı çağırarak olanları anlattı. Çok tehlikeli ve hassas bir zamandan geçiliyordu. Yapılacak bir yanlış, acele veya ihmal büyük sıkıntılara, çatışma ve savaşa neden olabilirdi. Dakikalar bile önemliydi. Geç kalmak bin bir çile ve emekle ilmek ilmek dokunarak kurulan birliği bir anda dağıtabilirdi. Durumun farkında olan Hz. Ömer, Efendimizin cenazesi kalkmamış bile olsa olaya acilen müdahale edilmesi gerektiğini düşündü.

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) halifelik konusundaki işaretleri, Efendimiz katındaki yeri ve ümmet içindeki konumunu göz önünde bulundurarak birini içeri göndererek Hz. Ebû Bekir’i dışarı çağırttı. Lakin o meşgul olduğunu söyleyerek evde kaldı. Hz. Ömer:

-Çok önemli bir problem var, diye haber gönderince dışarı çıktı. Hz. Ömer:

-Ensar toplanmış Sad b. Ubade’yi halife seçiyorlar, diyerek hemen oraya gitmeleri gerektiğini söyledi. İki duygu arasında kalan Hz. Ebû Bekir, Efendimizin yakınından ayrılmak istemiyordu. Ama ümmetin başına gelecek belaya da seyirci kalmazdı. Probleme müdahale etmemek Efendimize yapılmış en büyük ihanet olacaktı. Buna rağmen acı içinde kıvranan Hz. Ebû Bekir, Efendimizden ayrılamıyordu. Kalbine taş basan Hz. Ömer, kolundan tutup âdeta çeke çeke Sakife’ye götürdü. Yolda Ebû Ubeyde b. Cerrâh ile karşılaştılar. Üçü birlikte Sakife’ye yöneldiler. Yolda Âsım b. Adiy ve Uveym b. Sâide ile karşılaştılar. Sahâbîler onlara:

-Telaş edecek bir durum yok geri dönün, diyerek sakinleştirmeye çalıştılar. Lakin onlar yola devam ettiler.18

Salı günü öğlenden sonra Ehl-i Beyt ve bir grup sahâbi Efendimiz ile ilgilenirken Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer gibi sahâbîler ensar ile konuşup fikirlerinden vazgeçirmeye çalıştılar. Sakife o sırada izdihama sebep olacak kadar çok kalabalıktı. Lakin bu Medine’de yaşayan kimselerin değil şehir dışından gelen Eslemoğullarının kalabalığıydı.

Konuşma ve tartışmaların sonunda ortam hazır hale gelince Hz. Ömer, tehlikenin bertaraf edilmesi adına herkesin kabul edeceği biri olarak Hz. Ebû Bekir’e biat ederek halifelik sorununu çözdü. Ensar itiraz etmeden biat edince, Hz. Ebû Bekir halife seçildi.19

Biat sanıldığı gibi Ehl-i Beyt dışında herkesin katıldığı bir biat değil, Biat-ı Hasse yani küçük bir grup tarafından yapılan özel bir biattı. Böyle olduğu için Efendimizin namazı kılındıktan sonra ertesi gün Mescid-i Nebevî’de genel bir biat yapıldı.

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Sakife’ye öğleden sonra gitti, biat bitince aynı günün ikindi vaktinde geri döndüler. Cenaze işleri ile ilgilenilmeyi devam ettirdiler. Yoksa birilerinin algı oyunu yaparak, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in Efendimizin cenazesini ihmal edip hilafet meselesi ile günlerce meşgul oldukları büyük bir iftiradan başka bir şey değildir.

EFENDİMİZİN CENAZE NAMAZI ve KABRE KONUŞU

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer Sakife’den döndüğünde yıkama işi bitmiş sıra cenaze namazının kılınmasına gelmişti. Büyük bir duygu yoğunluğu yaşanıyordu. Vefat etmiş de olsa en sevgilinin son bir kez na’şını görme imkânı bulacaklar, kefeni üzerinden de olsa bir kere daha mübarek vücutlarına dokunma şerefine nail olacaklardı.

Bir süre meleklerin namaz kılmalarını beklediler. Sonra Hz. Abbâs ve Hz. Ali başta olmak üzere Ehl-i Beyt’in erkekleri kıldılar. Sonra Hz. Fâtıma ve Hz. Âişe başta olmak üzere Ehl-i Beyt’in hanımları namaz kıldılar. Onları Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer gibi sahâbelerin önde gelenleri izledi. Üzüntü ve ağlamaktan bitap düşen Ehl-i Beyt ve sahâbîlerin gözleri hâlâ yaş doluydu. Namaz kılarken gözlerinden akan yaşlar sessizce yanaklarından aşağı süzülüyordu.

Sıra Efendimizin kabre konmasına gelince sahâbîler farklı farklı fikirler beyan ettiler. Bir grup:

-Baki Kabristanı’na koyalım. Oraya gidip gelen çok olduğu için çokça dua edilir, dedi. Biri:

-Cennet bahçelerinden bir bahçe olan minberinin yanına koyalım, dedi. Bir başkası:

-Namaz kıldığı yere koyalım, dedi. Söz alan Hz. Ebû Bekir:

-Ben bu hususta bir bilgiye sahibim. Allah Resûlü (s.a.v.): ‘Bir peygamber vefat ettiğinde mutlaka vefat ettiği yere defnedilmelidir’ buyurdu. Biz de Peygamberimizi vefat ettiği yere defnedelim” dedi. Sahâbîler sözlerini yerinde bulunca Efendimizi Hz. Âişe’nin odasına defnetmeye karar verdiler.20

Bu sırada vakit geçmiş hava kararmıştı. Defnin gecikmemesi için kabir kazılması sabaha bırakılmadı. Konuyu detaylı bir şekilde anlatan İbn Sad, İbn Şihab’dan şu bilgiyi nakleder:

Allah Resûlü (s.a.v.) Pazartesi güneşin yükselmesi ile vefat etti. Ensar gençlerinin Sakifte toplanması Efendimizin cenazesinin defnini geciktirdi. Cenaze hava kararıncaya kadar defnedilemedi…”21

Define karar verilince ilgili sahâbîleri çağıran Hz. Abbâs kabir kazmalarını söyledi. Gece yarısı başlayan kazı sabaha doğru bitti. O günü anlatan Hz. Âişe:

Biz hanımlar Resûlüllah’ın ne zaman toprağa verileceğinden haberdar olamadık. Ancak Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece, kürek seslerini duyduğumuzda Efendimizin kabrinin kazıldığından haberdar olduk, der.”22

Hz. Ümmü Seleme ise:

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) vefatına mezar kazanların kürek seslerini duyuncaya kadar inanamadım” diyerek Efendimizin vefatına ne kadar çok üzüldüğünü belirtir.23

Kabir-i şerif çarşamba sabah hazırdı. Efendimizin hizmetçisi Şükrân Sâlih, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) giydiği kırmızı elbisesini alarak kabre indi. Büyük bir itina ile yere serdi. Zira elbisesinin kabrine serilmesini bizzat Allah Resûlü (s.a.v.) sahâbelerine vasiyet ederek emir buyurmuştu.

Elbise serildikten sonra Hz. Ali, Hz. Abbâs’ın oğulları Fadl ve Kusem ile Şükrân kabre indiler. Efendimizi incitmeden büyük bir dikkatle kabri şeriflerine yerleştirdiler. Ardından üzeri toprakla örtülmeye başlandı. Gözyaşlarına boğulan sahabiler, sevgili peygamberlerini son yolculuğuna uğurladılar.24

Tarih boyunca taassup sahipleri ve art niyetli kişiler sahâbîleri Efendimizin yıkanma, kefenleme ve defin işlerine karşı ilgisiz olmakla suçlayarak kendilerince karalamaya ve töhmet altında bırakmaya çalışmışlardır. Taassupları yüzünden bu iddialarıyla onları değil, Allah ve Resûlü (s.a.v.) ile tevhid ve davet mücadelesini töhmet altında bırakacağını akıl edememişlerdir.

Onlardan övgü ile söz eden ve örnek gösteren onlarca Kur’ân’ın ayetini unutmuş, Allah’ın övgü ile bahsettiği bir neslin üzerini bir kalemde çizerek gerçeği örteceklerini sanma gafletine düşmüşlerdir.

Sahâbîlerden her biri Efendimizi uğrunda ölümü göze alacak kadar sevdiklerini defalarca göstermişlerdir. Onu destansı bir sevgi ile sevmelerin cenazesine ilgisiz kalma iddiası izah edilemeyecek kadar saçmadır.

Onlara göre, haşa Ehl-i Beyt’i seven birkaç kişi hariç tüm sahâbîler vefasızlık ettiler.

Onlara göre haşa birkaç istisna hariç hiçbir sahâbe Efendimizi ve Ehl-i Beyt’i sevmiyordu.

Bu iddia sahâbîlere değil Efendimize yapılan iftiraydı.

Bunu söylemek, haşa Efendimizin cenazesiyle ilgilenilmeyecek kadar sevilmeyen biri olduğunu söylemek demekti.

Bunu söylemek, haşa tevhid ve davet mücadelesinin başından sonuna kadar yalandan ibaret olduğunu söylemek anlamına gelirdi.

Hâlbuki gerçek tam tersiydi. Sahâbîler Efendimiz ve Ehl-i Beyt’e duydukları derin sevgi ve saygıdan dolayı peygamberlerini yıkama ve kefenleme şerefinden feragat ederek bu şerefi Ehl-i Beyt’e bırakmışlar, onları rahatsız etmemek için kapının önünde dahi toplanmayıp mahallelerine çekilmişlerdi. Övgü ile bahsedilmesi gereken tavırları, art niyetli adamlar tarafından tersyüz edildi. Yalan, iftira ve ithamlarla ağır bir şekilde eleştirildi, tahkir edildiler.

Allah aşkına insaf edin! Sıradan bir kişi öldüğünde bile insanlar üzülüp günlerce gözyaşı dökerken, hanımlar dâhil tüm sahâbîlerin Allah Resûlü’nün (s.a.v.) vefatına ilgisiz kaldığı iddiası kabul edilecek şey midir? Elbette edilmez. Ciddiye alınmayacak kadar saçmadır.

1 İbn Sa’d, Tabakât, 2/231-232.

2 Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 83; Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 11/171; Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ’, 2/130.

3 Buhârî, Menâkıb, 22; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 98-99; Tirmizî, Menâkıb, 60; İbn Hibban, Sahih, 6952; İbn Sa’d, Tabakât, 2/247; İbn Hacer, Fethü’l-Bâri, 2/1924; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 2/324.

4 Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-Evliyâ, 2/43.

5 Müsned, 3/64; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/212; İbn Sa’d, Tabakât, 2/312; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, 3/495.

6 Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/226; Taberî, Târih, 484; İbn Manzûr, Muhtasar, 18/20.

7Müsned, 6/300; Fedail, 1171; İbn Ebû Şeybe, Musannef, 32729; Taberani, Kebir, 23/887; Hâkim, Müstedrek, 3/138

8 Müsned, 1/79; İbn Sa’d, Tabakât, 2/243; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/205.

9 İbn Sa’d, Tabakât, 2/311.

10 İbn Sa’d, Tabakât, 2/312.

11 Buhârî, Megâzî, 83; Zehebî, S. Alâmü’n-Nübelâ, 4467; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, 3/516.

12 Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 12/337.

13 Âl-i İmrân Sûresi, 3/144.

14 Ebû Dâvud, 3141; Hâkim, Müstedrek, 3/59; İbn Hişam, Sîre, 3-4/662; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/242; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 2/332; İbn Kesîr, el-Bidâye, 815.

15 Ebû Dâvud, 3140; İbn Mâce, 1460; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/243; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/816.

16 Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/244; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/816; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, 3/501.

17 Müsned, 1/260; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/243-248; İbn Hişam, Sîre, 662; İbn Sa’d, Tabakât, 2/280; Taberî, Târih, 489; Süheylî, Ravdü’l-Ünf, 4/452, 456; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/815, 818; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, 3/502.

18 Taberi, Tarih, 492

19 Taberî, Tarih, 486; İbn Hişam, Sîre, 3-4/656; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, 2/327; İbn Kesîr, el-Bidâye, 807.

20 Tirmizî, 1018; Müsned, 1/292; Muvattâ, 1/231; Ebû Yala, Müsned, 22; İbn Sa’d, Tabakât, 2/291; İbn Hişam, Sîre, 3-4/663; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/252; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/818; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, 3/515.

21 İbn Sa’d, Tabakât, 2/304.

22 Taberi, Tarih, 491

23 İbn Sa’d, Tabakât, 2/304.

24 Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 7/253; İbn Hişam, Sîre, 3-4/664; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/820; Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 12/237; Makrîzî, İmtâu’l-Esmâ, 14/585.

Paylaşmak Güzeldir