PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m) KİMLİK ÖZELLİKLERİ

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m) İDARİ KİMLİKLERİ

Medine’ye hicret edince İslâm devletini kuran Allah Resûlü (s.a.v.) kendinden sonra gelecek idarecilere örnek olması için tüm idarî görevleri bizzat üstlenerek yürüttü. Bu anlamda o yalnızca Devlet Reisliğini değil aynı zamanda Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, İmar İskân Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Maliye Bakanlığını da birlikte yürüttü.

Kaza, Diplomasi, İstihbarat gibi bürokratik görevleri de Efendimiz üstlendi. İlgili birimin işlerini kendi organize etti. Stratejisini oluşturdu, planlayıp yürüttü.

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m) DEVLET REİSLİĞİ

Efendimiz Medine’ye hicret ettikten sonra devlet geleneği olmayan ümmî bir toplumun başına geçerek devlet başkanı oldu. Bunu hiç bir devleti taklit etmeden, her şeye en baştan başlayarak, ilkeleri Allah tarafından belirlenen bir devlet kurdu.

Devlet yönetiminde esas istişareydi. Bu Allah’ın emriydi. “Onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et.” Âl-î İmrân, 3/159 ayeti ile istişareyi emreden Allah, “Onların işleri kendi aralarında istişare iledir.Şûrâ, 42/38 ayeti ile istişare emrini uygulayanları takdir ettiğini bildiriyordu.

Devlet işlerini istişare ile yöneten Allah Resûlü (s.a.v.) duruma göre kimi zaman Hz. Ebû Bekir ve Ömer gibi sahabilerin en önde gelenleri ile istişare eder, kimi zaman daha geniş katılımlı bir sahabi grubu ile istişare eder, bazen de konuyu doğrudan halka açarak halkla istişare ederdi. Konu hakkında bilgi veren Ebû Hüreyre: “Allah Resûlü’nün (s.a.v.) ashabıyla istişare ettiği kadar çok istişare eden birini görmedim.” Derdi.1

Devlet yönetimindeki en temel esaslar, Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde vurgu yapılan adalet ve eşitlik, kardeşlik ve merhametti. İnsanın kazanılması ve halkın dünya ahiret mutluluğunun önündeki engellerin kaldırılması devlet başkanının öncelikli göreviydi.

Kur’ân-ı Kerim ayetleri ile belirlenen ve sünnetle açıklanan eşsiz ilkelere uyularak kurulan İslâm devletleri, tarih boyunca zirvelere yükselmiş, dünya milletleri tarafından takdir görmüş, gıpta ile bakılmışlardır. O ilkelerden ayrılanların başı beladan kurtulmamış, dünya ve ahiretlerini mahvettikleri gibi insanların İslâm’dan uzaklaşmasına sebep olmak gibi büyük bir günaha düşmüşlerdir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED (a.s.m)

NASIL BİR DEVLET REİSİYDİ

Allah’ın vahiyle koyduğu ilkelere uymak konusunda son derece hassas olan Allah Resûlü (s.a.v.) Devlet Reisliği sıfatının ile Kul Peygamber sıfatını birleştirdi. Kulluğunu öne geçirme hususunda özel itina gösterdi. Halkın arasında halk gibi yaşadı. Tevazu içinde zühd hayatı yaşadı. Halkla birlikte oturdu, onlarla birlikte aynı sofrada yemek yedi, merkebe bindi, deveye nöbetleşe bindi, mabetlerin yapımında taş taşıyarak onlardan biri gibi çalıştı. Ebû Hüreyre dediği gibi Kendi işini kendi gördü. Ebû Hüreyre:

Efendimizle birlikte çarşıya gitmiştik. Efendimiz kendine bir elbise satın aldı. Koşarak elinden alıp taşımak istedim.

-Kişinin eşyasını kendi taşıması daha uygundur. Taşımaktan aciz olduğunda Müslüman kardeşi ona yardım eder, buyurarak taşımama izin vermedi.”2

Kul peygamber sıfatına gölge düşürecek en küçük harekete izin vermeyip müdahale ederdi. O tablolardan birini Abdullah b. Cübeyr anlatıyor:

Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) ve bir grup sahabi ile birlikte yürüyorduk. Hava çok sıcaktı. Sahabilerden biri Efendimizi güneşten korumak için örtüsü ile onu gölgelemek istedi. Gölgeyi fark eden Efendimiz, başını kaldırınca birinin örtü ile kendisine gölge yaptığını gördü.

-Onu bırak, buyurarak sahabiye müdahale etti. Örtüyü alıp yere koydu. Sonra:

-Böyle şeyler yapmayın! Bende sizin gibi bir insanım, buyurdu.3

Hz. Muhammed (a.s.m) Halkın içinde ve halktan biriydi.

Efendimizin Devlet Başkanlığı sıfatının en dikkat çekici noktası halk ile kenetlenmesi ve içlerinde olduğu zaman devlet başkanı olduğu fark edilmeyecek kadar onlarla bütünleşmesidir. Halk fakir iken fakir gibi yaşar, aç olduklarında onlarla aç kalır, nimeti halkı kendine tercih edecek şekilde paylaşırdı. O tablolardan birini Abdullah b. Büsr anlatıyor:

Bir ara kıtlık oldu. İnsanlar yiyecek bulamaz hale geldiler. O günlerde babam:

-Acaba Peygamberimizin yiyeceği var mıdır? Yoksa diğer insanlar gibi aç mıdır!? diye düşünerek üzülüyordu. Bana bir koyunu verdi:

-Bunu al, Peygamberimize götür, dedi. Sevinçle yerimden fırladım. Koyunu önüme katıp doğruca Efendimizin evine gittim. Kapıya varınca kalbimin heyecandan küt küt attığını hissettim. Kapıya vurdum. Biraz sonra kapı açıldı. Karşımda duran Allah’ın meleklerin ve tüm insanlığın çok sevdiği Peygamberimiz idi. Titrek bir sesle:

-Selâmun aleyküm, dedikten sonra koyunu göstererek:

-Bunu babam size gönderdi, dedim. Tebessüm eden Efendimiz başımı okşadı.

-Teşekkür ederim, dedi. Babama ve ev halkına dua etti. Hediyeden memnun kalmıştı. Sahabilerden birine koyunu kestirdi. Etini ailesine verdi. Onlara:

-Bunu güzelce pişirin. Ayrıca evdeki un ile ekmek yapın. Her ikisi de pişince ekmekleri etin üzerine doğrayıp serid yemeği yapın, buyurdu.

Peygamberimizin Garra ismi verilen dört kişinin ancak taşıyabildiği büyük bir kazanı vardı. Kuşluk vakti olunca ocak yakıldı. Dört kişi kazanı alıp ocağın üzerine koydular. Hazırlanan yemek malzemeleri kazanın içine kondu. Hazırlıklar tamamlanınca sahabeler yemeğe davet edildi. Daveti duyanlar Peygamberimizin evine koştular. İnsanların çok fazla olduğunu gören Peygamberimiz onları gruplara ayırdı. Bu arada yemekler pişmiş, tabaklar içinde hazırlanan sofraya konmuştu. Efendimiz birinci gruba sofraya oturmasını emretti. Onlar yiyip doyunca ikinci grubu sofraya davet etti.

Gelenler bu şekilde grup grup sofraya oturup seridi yediler. O sırada Efendimizi ziyarete gelen bir bedevi olanları şaşkınlık içinde, ağzı açık bir şekilde izliyordu. Nasıl olurda bir Peygamber halk ile bu kadar iç içe olabilir ve onlara hizmet ederdi? Sıradan köy ağalarının kibrinden yanlarına yaklaşılamazken bir peygamberin, bir devlet başkanını halkına hizmet etmesini anlayamıyordu. Diğer insanlar gibi diz üstü oturduğunu görünce “Bu kadarda olmaz.” dercesine başını salladı. Efendimizin yanına yaklaştı.

-Neden onların arasında ve bu şekilde oturuyorsunuz? diye sordu. Allah Resûlü (s.a.v.):

-Allah beni zorba ve zalim bir hükümdar değil, kerim bir kul yaptı! buyurdu.

Bedevi daha da şaşırmıştı. O olup bitenleri hayranlık içinde izlerken Efendimiz sahabeleri ile tek tek ilgileniyor. Onlara:

-Üstünü bırakıp ön tarafınızdan yiyin! Allah yemeğin üst tarafını bereketlendirmiştir. Buyurun! Yemek alın! Yiyin! Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki çok geçmeden Fars ve Bizans İmparatorluklarını fethedeceksiniz. Yiyeceğiniz tahmin edemeyeceğiniz kadar artacak, onu yerken besmele çekmeği unutacağınız kadar çoğalacak, buyurdu. Peygamberimizden istifade etmesi gerektiğini düşünen Bedevi:

– Ya Resûlallah! İnsanların en hayırlısı kimdir? diye sordu.

– Ömrü uzun ve amel güzel olandır, buyurdu.4

Hz. Muhammed (a.s.m) Maddi ve manevi bütün nimetleri ve külfetleri paylaşırdı.

Gök kubbenin altında ondan daha fazla paylaşan bir insan yaşamamıştır. Yalnızca devlet malını değil özel malını da halkla paylaşır, halkın sevinç ve kederine ortak olur, sıkıntıları onlarla birlikte göğüslerdi.

Ganimetlerden Devlet başkanı olarak aldığı paydan ailesini halktan biri gibi geçindirecek miktarı aldıktan sonra kalanını ihtiyaç sahiplerine dağıtan Efendimiz, ailesi için ayırdığını da bölüşür, kendi açlıktan bağrına taş basardı. Komşuları veya heyetlerin hediye ettiği bir sepet yiyeceği de krallardan gelen hediyeleri de halkla paylaştı. Ebû Saîd el-Hudrî anlatıyor:

Hind kralı Allah Resûlü’ne (s.a.v.) içinde zencefil olan bir sepet yiyecek gönderdi. Sepeti açan Efendimiz, içindeki zencefili görünce onu parçalara ayırarak sahabilerine dağıttı. Bana da bir parça verdi.”5

Hayatı paylaşan Efendimiz, halkın sıkıntılarına ortak olurdu. Hendek kazımı ve Mescid-i Nebevî’nin yapımında olduğu gibi sahabileri ile kazı yapan, taş taşıyan Efendimiz, Bedir’e giderken olduğu gibi sahabileri ile deveye nöbetleşe biner, seferlerde askerlerden biri gibi yapılan işlerin bir ucundan tutardı. Ubeydullah b. Abbâs’ın anlattığı bir anı, paylaşmasına ait güzel tablolardan sadece biridir.

Allah Resûlü (s.a.v.) Hayber savaşına gittiğinde hava çok soğuktu. Mola verilince sahabilere seslenen Efendimiz:

-Örtüsü olanlar örtüsü olmayanları örtülerinin içine alsınlar, buyurdu. Örtüsü olmayan Ebû Râfi sahabileri dolaştığı halde örtüsünden istifade edeceği birini bulamadı. Efendimizin yanına giderek durumu anlattı. Sahabiyi yanına çağıran Efendimiz örtüsünün altına aldı. O şekilde uyudular. Uyandıklarında bir yılanın ayaklarının yakınında kıvrılıp yattığını gördüler. Ayaklarını geri çeken Allah Resûlü (s.a.v.):

-Ey Ebû Râfi onu öldür! Ey Ebû Râfi onu öldür! Buyurdu.6

Paylaşmak Efendimizde doğal bir hareket haline gelmişti. İlmi, ameli, varlığı, yokluğu ve lokmasını paylaşırdı. Câbir b. Abdullah konu hakkındaki bir anısını şöyle anlatır:

Bir gün evimizin gölgesinde oturuyordum. Bir süre sonra Allah Resûlü’nün (s.a.v.) evimizin önünden geçti. Hemen yerimden sıçrayarak yanına koştum. Arkasından yürümeye başladım. Efendimiz beni fark edince:

-Yaklaş! buyurdu. Sevinçle yanına koştum. Elimden tuttu, birlikte yürümeye başladık. Evine gidinceye kadar yürüdük. Kapılarının önüne vardık. Allah Resûlü (s.a.v.) hanımı Hz. Ümmü Seleme’nin evine girdi. Biraz sonra kapıyı açarak beni içeri davet etti. Eve girdikten sonra Allah Resûlü (s.a.v.) hanımına:

-Evde yiyecek bir şey var mı? diye sordu. Hanımı:

-Evet, var, dedi. Hemen içeri girip üç parça ekmek aldı. Üzerlerine yağ sürüp Peygamberimiz ve misafirine ikram etmek için hazırladı. Ekmeği gören Peygamberimiz:

-Katık var mı? diye sordu. Hanımı:

-Hayır, yalnızca biraz sirke var, dedi. Peygamberimiz:

-Onu getir! Şüphesiz ki sirke güzel bir katıktır, buyurdu. Ekmek parçalarını eline aldı, bir parçasını benim önüme bir parçasını kendi önüne koydu. Üçüncü parçayı bölüp yarısını benim tabağıma yarısını kendi tabağına koydu. Sirke gelince ekmeği sirke ile birlikte yedik. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) sirke hakkındaki sözlerini duyduktan sonra onu çok sevdim.7

Son derece başarılı bir devlet başkanı olan Efendimiz, sorunlar karşısında bocalamaz,hızlı ve pratik çözümler üretirdi. Ka’b b. Mâlik ve Ebû Hadrâd arasında alacak verecek meselesinde anlaşmazlık vardı. Mescid-i Nebevî’de konuşan sahabiler, tartışmaya başladılar. Evinden tartışmayı duyan Efendimiz odasının perdesini açtı. Ka’b b. Mâlik’e seslendi. Sahabi “Buyur ya Resulallah!” deyince eliyle yarı işareti yaptı. Ne demek istediğini anlayan sahabi:

-Olur! İstediğiniz gibi olsun ya Resûlallah! Dedi. Diğer sahabiye dönen Efendimiz:

-Sende kalkıp borcunu öde, buyurdu.8

Hz. Muhammed (a.s.m) Problemleri ertelemez,

Sonraya bırakmadan hemen ilgilenip çözerdi.

Enes b. Mâlik anlatıyor:

Aklî melekelerinde problem olan bir hanım vardı. Bir gün Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına geldi:

-Ya Resûlallah! Bir hususta sana ihtiyacım var! dedi. Efendimiz:

-Ne yapmamızı istiyorsan söyle! Nerede söylemek istersin? Buyurarak sırrının ifşa olmaması için tedbir aldı. Efendimizin yanına yaklaşan hanım, isteğini sessizce anlattı. Efendimiz ona bir yerde oturup beklemesini söyledi. İstediklerini yerine getirinceye kadar hanımla ilgilendi.”9

Hz. Muhammed (a.s.m) Sorunları şahsileştirmeden çözerdi.

Müslümanlar İfk hadisesinden dolayı ağır bir imtihandan geçtiği sıralardı. Münafıklar ailesine attıkları iftira üzerinden dedikoduları ile Efendimize saldırıp yıpratmaya çalışırken, Hassân b. Sâbit gibi sahabilerin ayağı kaydı. Efendimizin hedefte olduğunu anlamadan dedikodulara katıldılar.

İftirada adı geçen Safvân b. Muattâl, Hassân b. Sâbit’in etrafta dolaşarak Hz. Âişe ve kendi aleyhinde konuşmasından rahatsızdı. Hata yaptığını anlatmak için onunla konuştu. Konuşma sırasında tansiyon yükselince, kılıcını kaldıran Safvân, kabzası ile sahabiye vurup yaraladı. Vururken:

Kılıcımın tadına bak! Belki hicve cevap verecek kadar iyi bir şair değilim,

Lakin korumam gerekeni korur, tertemiz iyi insanlara iftira atmaktan sakınırım.” beyitini söyledi. Darbenin acısından bağıran Hassân b. Sâbit insanları yardıma çağırdı. Olayın büyümesinden kaygılanan sahabi, kaçarak oradan uzaklaştı. Hassân b. Sâbit doğruca Allah Resûlü’ne (s.a.v.) giderek sahabiyi şikâyet etti. Cezalandırılmasını istedi. Hassân’ın yaptığı dedikoduları gündeme getirip sahabiyi suçlamayı aklından geçirmeyen Efendimiz, ona arkadaşını affetmesini rica etti. Hassân b. Sâbit arkadaşını affedince sevinen Efendimiz, kendisine bir bostan ile Şirîn isimli cariyeyi hediye etti. Şirîn ile evlenen sahabinin Abdurrahman adında bir oğlu oldu.10

Hz. Muhammed (a.s.m) Problemi açıkça ifade ederdi.

Efendimiz hicretin dokuzuncu yılında çeşitli sahabileri belli bölge ve kabilelere göndererek zenginlerden zekât toplamalarını emretti. Onlardan birini de Abduleşheloğulları’na gönderdi. Görevini bitirip geri dönen zekât memuru hakkı olmadığı halde zekât develerinden birini istedi. Bundan rahatsız olan Efendimiz, kızgınlığı yüzüne yansıyacak kadar çok kızdı. Sahabilerine döndü:

-Birilerine ne oluyor da ne kendi ne de benim için doğru olmayan talepte bulunuyor. Hayır dersem bu şekilde karşılık vermek beni rahatsız eder, istenileni verirsem benim için de onun için de doğru olmaz, buyurdu.

Hz. Muhammed (a.s.m) Zamanında tedbir alırdı.

Bir problemle karşılaştığı zaman, olayı hemen değerlendirip gereken önlemleri alırdı. Hayberlilerin hediye ettiği yemeğin zehirli olduğu anlaşıldıktan sonra Allah Resûlü (s.a.v.) özel bir tedbir aldı. O günden sonra biri kendisine yiyecek bir şey hediye ettiği zaman getiren kişiye yiyecekten öncelikle kendisinin yemesini istedi.11 Bir sefer sırasında bir bedevi Efendimize tavşan eti hediye etti. Hediyeyi kabul eden Allah Resûlü (s.a.v.) bedeviye:

-Sen de ye! Buyurarak öncelikle onun yemesini sağladı.12

Halkı tedbirli olmaları için uyarırdı.

Abdullah b. Sircis anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) “ Sizden biri haşerelerin deliğine bevl etmesin! Akşam olunca çocuklarınızı dışarı bırakmayın! Çünkü şeytanlar o zamanlar etrafa dağılırlar. Gece olunca Allah’ın ismini anarak kapıları kapayın. Zira şeytanlar kapalı kapılardan içeri giremezler. Yatacağınız zaman lambalarınızı söndürün. Bunu yapmazsanız, fare (veya başka bir şey) fitile dokunup ateşi düşürür evi veya ev halkını yakabilir. Allah’ın ismini anarak su ve içecek kaplarınız ve yemek tencerelerinizi üzerini örtün!” buyurdu. Ravi derki “Hadisi rivayet eden Ebû Katâde’ye “Haşerelerin deliğine bevl etmek neden hoş görülmemiştir.” Diye sorulunca “Oralar cinlerin yaşadığı yerlerdir.” Dedi.13

Hz. Muhammed Halkın ihtiyaçlarını karşılamayı görev bilirdi.

Câbir b. Abdullah’ın da dediği gibi Efendimiz kendisinden bir şey istendiğinde hayır demez, yanına geleni mutlaka memnun ederdi.14 Devlet kasasına veya evine bakar, verecek bir şey yoksa duruma göre ya konuyu sahabilere açar, ya bir süre beklemesini ister veya borç alıp verirdi. Bir keresinde biri Efendimizden yardım istedi. O an verecek bir şey yoktu. Sahabiye:

-Şu an isteğini karşılayacak bir şey yok. Çarşıya gidip onu benim adıma satın al! Bana para veya mal geldiğinde borcu öderim, buyurdu. Efendimizin insanlar için kendisini sıkıntıya sokmasına gönlü razı olmayan Hz. Ömer:

-Ya Resûlallah! Yanında varsa ver yoksa lütfen kendini zorlama! Allah gücünün yetmediği şeyleri yapma hususunda seni sorumlu kılmadı, diyerek fikrini açıklayıp üzüntüsünü dile getirdi. Sözleri Efendimizi rahatsız etti. Bu yüzüne yansıdı. Durumu fark eden Ensardan bir sahabi:

-Anam-babam sana feda olsun ya Resûlallah! Ver! Arşın sahibi azaltır diye korkma! Diyerek Efendimizi rahatlatmaya çalıştı. Sahabinin sözlerinden hoşlanan Efendimiz:

-Ben bununla emr olundum, buyurdu.15

Hz. Muhammed (a.s.m) İnsanlar arasında kin ve nefretin oluşmamasına dikkat ederdi.

Kimseyi ayrıştırmaz, ötekileştirmez, halkı karşı karşıya getirmezdi. Hz. Âişe anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) devesini satan bedevi Araplardan birinin yanına gitti. Devesine talip oldu. Pazarlık sonucunda bir vasak Acve hurma karşılığında satın aldı. Hurmayı teslim etmek için eve geldiğinde hurma kalmadığını gördü. Efendimizin sorunu çözmesi için zaman tanımayan bedevi:

-Yardım edin beni aldatıyor, malımı elimden alıyorlar. Yardım edin bana zulmediyorlar, diye avaz avaz bağırmaya başladı. Adamın yaptığı densizliğe dayanamayan sahabiler:

-Ey Allah düşmanı, diye söze başlayıp üzerine yürüdüler. Onlara engel olan Efendimiz:

-Adamı rahat bırakın! Hak sahibinin konuşma hakkı vardır, buyurdu. Sonra birini yanına çağırdı:

-Şu bedevi ile birlikte Havle binti Hâkim’in evine git! Benim ondan bir vasak acve hurma karşılığında bir deve satın aldığımı, evde hurma olmayınca ödeyemediğimi, bana bir vasak hurma borç verip veremeyeceğini sor. Kabul ederse alıp ona ver, buyurdu. Hanım sahabinin yanına gidip hurmasını alan bedevi, bir süre sonra geri döndü. Bedeviyi gören Efendimiz:

-Hurmanı aldın mı? diye sordu. Halinden memnun olan bedevi:

-Sözünde durup borcunu en güzel şekilde ödedin, diyerek teşekkür etti. Sorunun çözülmesinden memnun kalan Efendimiz:

-İnsanların hayırlısı sözlerini en güzel şekilde yerine getirenlerdir, buyurdu.16

Hz. Muhammed (a.s.m) Halkı kaynaştırırdı.

Aile fertlerini, akrabaları, komşuları ve arkadaşları birbirlerini sevmeye, yardım etmeye ilgi ve alakalarını devam ettirmeye teşvik eden Efendimiz, toplum kesimlerini birbirlerine kaynaştırırdı. Enes b. Mâlik anlatıyor:

Babam Ebû Talha, Medine’nin en zenginlerinden biriydi. En çok sevdiği malı, Mescid-i Nebevî’nin karşısında içinde su kuyusu bulunan araziydi. Allah Resûlü (s.a.v.) zaman zaman buraya giderek kuyunun suyundan içerdi. “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, iyiliğe ulaşamazsınız.” Âl-i İmrân, 3/92 ayeti inince babam büyük bir heyecanla Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gitti.

Yâ Resûlâllah! Rabbimiz: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, iyiliğe ulaşamazsınız.” buyuruyor. Benim en sevdiğim mal, Beyruhâ arazisidir. Onu Allah için sadaka olarak veriyorum. Umarım ki Rabbim onu katında iyilik olarak kabul buyurur. Onu alıp istediğin gibi kullan, dedi. Allah Resûlü (s.a.v.) babamın hareketinden memnun kaldı.

Peh! Kazandıran mal işte budur. Kazançlı mal işte budur, buyurdu. Akrabaları ile bağlarını güçlendirmek için:

-Bu husustaki görüşüm onu akrabaların arasında dağıtmandır, buyurarak malını akrabaları arasında dağıtmasını istedi. Ebû Talha:

İstediğiniz gibi yap yâ Resûlâllah! dedi. Efendimiz:

Onu akrabaların arasında dağıt, buyurarak emrini tekrarladı. Sevinen babam araziyi akrabaları ve amcaoğullarına dağıttı.17

Hz. Muhammed (a.s.m) Birini doğrudan hedef almazdı.

Hata yapanı değil hataya odaklanırdı. Hz. Âişe: “Allah Resûlü (s.a.v.) bir kişinin yaptığı hatayı haber aldığında “Falan kişi neden böyle yapıyor? Diye tepki göstermez. “İnsanlara ne oluyor? Neden böyle söylüyorlar? Neden böyle yapıyorlar?” buyururdu.18

Hz. Muhammed (a.s.m) İyi niyeti suistimal etmezdi.

Bunun en önemli örneklerinden biri Hz. Fâtıma’nın ev ihtiyacı meselesidir. Kızını sık sık ziyarete giden Efendimiz, evi uzak olduğu için gidip gelirken zorluk çekiyordu. O günkü şartlarda en iyi çözüm kızının evinin yakınlara taşınmasıydı. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) sıkıntısını gören Hz. Fâtıma çok üzüyordu. Çözüm yolu düşünürken aklına Hârise b. Numân geldi. Zira bu sahabinin Medine’de birbirinden güzel birçok evi vardı. Üstelik evleri Mescid-i Nebevî’nin hemen yanındaydı.

Çok cömert biri olan sahabi, Efendimeze yardımcı olmak için adeta bahane arardı. Allah Resûlü (s.a.v.), Hz. Âişe ile evlenirken oturduğu evi boşaltarak anahtarını Efendimize vermişti. Efendimiz kendi evi yapılıncaya kadar bir süre onun evinde oturmuştu. Bunu bilen Hz. Fâtıma babasına:

Hârise b. Numân ile konuşsan da, evlerinden birinde oturmamız için bize müsaade etse olmaz mı, dedi. Allah Resûlü (s.a.v.) çok istediği halde kızının teklifini kabul etmedi.

Ben ona böyle bir şey söylemekten hayâ ederim. O bana daha önce bir ev verdi. Şimdi ondan tekrar böyle bir şey isteyemem, buyurdu. Konuşmadan haberdar olan Hârise b. Numân, Efendimize yardımcı olma fırsatı yakaladığı için çok sevindi. Yalvarırcasına Hz. Fâtıma’nın evinde oturmasını kabul etmesini istedi. Allah Resûlü (s.a.v.):

Allah hayrını mübarek kılsın, buyurarak isteğini kabul etti ve Hz. Fâtıma’yı sahabinin tahsis ettiği eve taşıttı.19

Hz. Muhammed (a.s.m) Aldatmaz, aldanmazdı.

Bunun en önemli delillerden biri Ebû İzze ile yaşananlardı. Bedir’de esir düşen adam Efendimizin yanına gitti.

-Bildiğin gibi ben ailesi kalabalık ihtiyaç sahibi bir fakirim. Lütfen beni bağışla, diye rica etti. Ricasını kabul eden Efendimiz, diyet almadan serbest bıraktı. Bunun için Müslümanların aleyhine hareket etmeme şartı koştu. Aksini yaptığında cezalandıracağını bildirdi.

Mekkeliler Uhud savaşı için hazırlanmaya başlayınca iyi bir hatip ve şair olan Ebû İzze’nin çalışmalardan uzak durduğunu gören Safvân b. Ümeyye, yanına gitti. Şiiri ile asker toplamalarına yardımcı olmasını istedi. Kabul etmeyince:

-Bari Kinânelilerin Hâris b. Abdumenat oğullarının yaşadığı köye gidip yardıma çağır, yanımızda savaşa katılmaları için konuşup ikna et, diye rica etti. Adam:

-Bedir savaşında esir düştüğümü, Müslümanların aleyhine yapılan organizasyonlarda yer almamam şartı ile serbest bırakıldığımı biliyorsun. Sözümden dönemem. Onun aleyhinde olan hiç bir faaliyete katılmam. Lütfen beni zorlama, diyerek yanından uzaklaştı. Ancak Safvân b. Ümeyye peşini bırakmadı.

-Lütfen bize katıl. Sağ salim geri dönersen seni zengin ederim. Ölürsen çocuklarına kendi çocuklarım gibi bakarım. Sevinç ve tasalarında yanında olurum gibi sözlerle ikna etti. İstediği yere giden Ebû İzze ihanetinim bedelini canı ile ödedi. Yakalanınca tekrar yalvarmaya başladı. Bu kez ricasını ricasını kabul etmeyen Efendimiz:

-Sen bana söz verip güvence verdiğin halde sözünü tutmadın. Hayır, vallahi “Muhammed’i iki kez aldattım.” Diyerek ortalarda gezmene izin veremem. Müslüman bir delikten iki kez ısırılmaz, buyurarak cezalandırdı.20

Hz. Muhammed (a.s.m) Şaibeden uzak dururdu.

Yanlış anlamalara meydan vermekten sakınan Efendimiz, töhmete neden olacak yerlerden ve hareketlerden uzak dururdu. Muğîre b. Şube anlatıyor:

“… Medine’ye gidince doğruca Mescid-i Nebevî’ye yöneldim. Allah Resûlü (s.a.v) Mescid-i Nebevî’de ashabıyla birlikte oturuyorlardı. Sefer elbiselerimi değiştirmeden huzur u saadete çıktım. Müslümanlar gibi selam verip yanlarına gittim. Hz. Ebû Bekir bana bakınca hemen tanıdı.

-Gelen herhalde Urve’nin yeğeni Mugîre’dir, dedi. Müslüman olduğumun anlaşılması için

-Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun Resûlü olduğuna şehadet ederim, diyerek şahadet kelimesini söyledim. Allah Resûlü (s.a.v) Müslüman olmama çok sevindi.

-Seni hidayete sevk ettiği için Allah’a hamd ediyorum, buyurdu. Bir süre konuşunca, Mısır’a gidip döndüğümü anladılar. Hz. Ebû Bekir:

-İskenderiye’ye rahat gittiniz mi? diye sordu.

-Evet, dedim. Hz. Ebû Bekir:

-Mısır’dan mı geldiniz? Diye sordu. Evet, cevabını verince:

-Seninle birlikte olan Malikiler ne yapıyorlar? diye sordu.

-Müşrik Araplar arasında sık sık olan olaylardan biri oldu. İlk fırsatta üzerlerine saldırıp öldürdüm. Mallarını aldım. Benim Müslüman onların kâfir olduğunu göz önünde bulundurarak aldıklarımın ganimet olacağını düşündüm. Devlete ait olan beşte birini Allah Resûlü’ne (s.a.v.) vermek için buraya geldim. Yaptığımın hoş karşılamayan Efendimiz:

-İslâm’a girmeni kabul ediyorum. Ancak aldığın malların ne beşte birini ne de başkasını hiç bir şekilde kabul etmem. Zira sen bu malları onlardan ihanet yolu ile aldın. İhanetten hiç bir fayda gelmez, buyurdu. Dünya başıma yıkılmış gibi idi. Olduğum yerde kala kaldım. Kendimi toparlamaya çalışarak:

-Ey Allah’ın Resûlü! Ben onları kavmimin dininde bulunduğum sırada öldürdüm. Sonra buraya gelip, Müslüman oldum, dedim. Çok üzüldüğümü görün Efendimiz:

-İslâm kendisinden önce yapılmış olan hataları siler, buyurarak beni teselli etti.21

Hz. Muhammed (a.s.m) Şüpheye fırsat vermezdi.

Hz. Safiyye anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) Ramazan’ın sonlara doğru itikâfa girdi. Hal ve hatırını sormak için ziyaretine gittim. Bir süre konuşup hâl ve hatırını sordum. Vakit geçince ayrılıp eve gitmek için izin istedim. Ben ayağa kalkınca Allah Resûlü (s.a.v.) de ayağa kalktı. O sırada Üsâme b. Zeyd’in evinde kalıyordum. Allah Resûlü (s.a.v.) beni yolcu etmek için Mescid-i Nebevî’nin içinde Ümmü Seleme’nin kapısının hizasına kadar geldi. Tam o sırada ensardan iki adam oradan geçiyordu. Bizi görünce hızlandılar. Allah Resûlü (s.a.v.)

Bakar mısınız? diyerek onları yanına çağırdı. Geldiklerinde beni gösterdi.

-Bu hanım benim eşim Safiyye binti Huyey’dir, buyurdu. Sahâbeler:

Sübhanallah! Ya Resûlallah! Senden mi şüphe edeceğiz, dediler. Allah Resûlü (s.a.v.) onlara:

Şeytan kanın damarlarda dolaşması gibi insanların içinde dolaşır. Onun kalbinize kötü bir düşünce atmasından korktum, buyurdu.”22

Hz. Muhammed (a.s.m) Yeniliklere açıktı.

İslâm’a aykırı olmayan, insan hayatını kolaylaştıran yenilikleri reddetmeyen Efendimiz, bilakis memnun kalırdı. Bunun pek çok örneği vardır. Bunlardan biri Mescid-i Nebevî’nin ışıklandırılmasıdır.

Müslümanlar mescidi geceleri hurma dalları ile aydınlatırlardı. Temîmî Dârî’nin Medine’ye gelişi ile aydınlatmada yenilik yaşandı. Temîmî Dârî’nin İslâm ile şereflenmeye karar verince yağ ve kandil alarak Beytü’l-Makdis’in bakıcılığını yapan Sirâc adında azatlısı kölenin de aralarında bulunduğu beş Temîmli ile birlikte yola çıktı. Yağ ve kandilleri taşıyan köleler, Medine’ye varınca doğruca Mescid-i Nebevî’ye gittiler. Akşam olunca kandilleri yakıp duvarlara astılar. Camiye geldiği zaman yanan kandilleri gören Efendimizin sevinci yüzüne yansıdı:

-Mescidimizi kim aydınlattı? Diye sordu. Orada bulunan Temîmî Dârî:

-Şu kölem aydınlattı, dedi. Azatlı köleye dönen Efendimiz:

-İsmin nedir? Diye sordu. Temîmî Dârî:

-Feth’tir, dedi. Kölenin yaptığı hizmetin unutulmamasını isteyen Efendimiz:

-İsmi Sirâc olsun, buyurdu. Konuşmalardan memnun kalan Sirâc:

-Allah Resûlü (s.a.v.) ismimi Sirâc koydu, diyerek iftihar ederdi.23

Bir başka örneği Enes b. Mâlik anlatır:

Allah Resûlü (s.a.v.) Bizans ve İran imparatoruna mektup göndermek isteğince sahabiler:

-Krallar mühürsüz mektupları okumazlar, dediler. Bunun üzerine gümüş bir yüzük edinen Efendimiz kaşına Muhammed Resûl Allah yazdırdı.”24

Efendimizin hoşuna giden yeniliklerden biri de Medinelilerin buldukları yenilikti. Medine’de maddi sıkıntı olduğu günlerde, Efendimizin fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamakta, konuklarına ikramda zorlandığını gören ensar aralarında konuştuktan sonra huzura çıktılar.

-Ya Resûlallah! İzin verirseniz fakirler ve konuklarınız için bahçe mahsullerinden her gün bir miktar getirip mescide koyalım. Dileyen kişi bunlardan yiyerek karnını doyursun, diye teklif ettiler. Bundan memnun kalan Efendimiz:

-Çok iyi olur, hemen yapın, buyurdu. Mescid-i Nebevî’nin iki direği arasına bir ip gerildi. Getirilen hurma dalları o ipe asıldı. İhtiyaç sahipleri ve misafirler gidip karınlarını doyurdular. Efendimiz Muâz b. Cebel’i bu işin organizesi için görevlendirdi. Gelen mahsulleri ipe asan sahabi, kalabalık olduğu zamanlarda insanları gruplara ayırarak yiyecek ikram ederdi. Her biri ikram edilenlerden karnını doyuruncaya kadar yerdi.25

Hz. Muhammed (a.s.m) Yapılan işlerde gönül rızasını gözetirdi.

Amr b. Hazm anlatıyor:

Ezanı rüyasında gören Abdullah b. Zeyd bir gün Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gitti.

-Ya Resûlallah! Bana ait olan şu hurma bahçemi Allah ve Resûlü için tasadduk ediyorum, diyerek bağışta bulundu. Bunu duyan anne babası hemen Efendimizin yanına koştu.

-Ya Resûlallah! Abdullah geçim kaynağımız olan bahçeyi tasadduk etmiş, diye dert yandılar. Ailenin o bahçeye ihtiyacı olduğunu gören Efendimiz, Abdullah b. Zeyd’i yanına çağırdı:

-Allah sadakanı kabul etti. Onu anne babana geri verdi, buyurdu. Sahabenin anne babası vefat edince Allah Resûlü (s.a.v.) bahçeyi veraset yolu ile Abdullah b. Zeyd’e verdi.26

Bir başka olay da Gatafan seferinde yaşandı. İslâm ordusu bölgeye gittiğinde ortada kimse yoktu. Sahabiler bir koyun sürüsü izine rastladılar. İzi takip edince Süleymoğulları’nın sürülerini otlatan birini gördüler. Gizlice yaklaşıp çobanı yakaladılar. Çobanın adı Yesâr’dı. Tutup huzura çıkardılar. Efendimiz ona halkın nerede olduğunu sordu. Yesâr:

-Tam olarak bilmiyorum. Bizler halkın develerini uzaklarda otlatan kişileriz. Bu nedenle kendilerinden haberdar olmayız. Onlar evlerinden ayrılırken bizler hayvanları otlatmakla meşguldük. Bahara girdiğimiz için suların bulunduğu yaylalara çıkmış olabilirler, dedi.

Esareti sırasında İslâm ordusunu gözlemleyen Yesâr gördüğü tablodan çok etkilenip Müslüman oldu. Efendimiz geri dönüş yolunda Yesâr’ın sabah namazını kılarken görünce hali hoşuna gitti. Sevinci sahabilerin gözünden kaçmadı. Ganimetler dağılırken Efendimize:

-Ya Resûlallah! Sanırız onun hal ve hareketlerinden memnun kaldınız! Kabul ederseniz onu size hediye etmek isteriz. Lütfen onu ganimetler arasına katmayınız, dediler. Sahabilerin sözlerinden memnun kalan Efendimiz:

Bunu gönül hoşnutluğu ile mi söylüyorsunuz, buyurdu. Sahabilerden evet cevabı alınca Yesâr’ı azat etti. Daha sonra ganimetlerin dağıtımına geçildi…27

Tekellüfü emretmezdi. “… Allah hiç bir nefse gücünün yettiğinin dışında bir sorumluluk yüklemez…” Bakara 2/286 ayetini düstur edinen Efendimiz, her hususta tekellüften uzak durur, hiç kimseye gücünün üzerinde bir sorumluluk vermezdi. Geceyi namazla gündüzü oruçla geçiren Abdullah b. Amr, Ebû Derdâ gibi sahabileri uyaran Efendimiz, kişilerin nefislerine kaldıramayacağı yükü yüklemesini dahi hoş karşılamazdı.

Hz. Muhammed (a.s.m) Rencide Etmezdi.

Büyük suç işlese bile kimseye bağırıp çağırmaz, hakaret etmez, rencide edici sözler söylemez, kırmaktan bile kaçınırdı. Birini farkına varmadan kırdığında üzülür, hemen telafi etmeye çalışırdı. İslâm ile şereflenmeden ölen babasının durumunu merak eden sahabilerden biri:

-Ya Resûlallah babam nerdedir? Diye sordu. Efendimiz:

-Cehennemdedir, buyurdu. Aldığı cevaba üzülen sahabi başını eğip mahzun bir şekilde oradan ayrıldı. Sahabinin haline acıyan Efendimiz onu yanına çağırdı:

-Benim babamda senin baban gibi cehennemdedir, buyurdu.”28

Hz. Muhammed (a.s.m) Mağdur kesimleri özellikle gözetirdi.

Saîd b. Âs’ın kölesi olan Ebû Râfi’ye babasından miras kalmıştı. Köleler İslâm ile şereflenince bazı sahabiler kölelerini azat ederken bazıları yapmadı. Ebû Râfi köle olarak kalanlardandı. Efendisi onu azat etmeyince, kölelikten kurtulmak için Allah Resûlü’nden (s.a.v.) yardım istedi. İsteğini kabul eden Efendimiz, Saîd b. Âs ile konuştu. Ricasını kırmayan sahabi, Râfi’yi Efendimize hediye etti. Yapılandan memnun kalan Efendimiz Ebû Râfi’yi azat etti. İki sevinci birlikte yaşayan Ebû Râfi:

-Ben Allah Resûlü’nün mevlasıyım! diye gururlanırdı.29

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED (a.s.m) İSLAM DEVLETİNİN İÇ İŞLERİNİN KURUCUSU VE İCRACISIYDI

Devlet başkanlığının yanı sıra içişleri bakanlığını da yürüten Efendimiz, devletin sınırları genişledikçe, İslâm Devleti topraklarını coğrafi durumunu da göz önünde bulundurarak Hicaz, Yemen, Necd, Kudaa gibi bölgelere ayırdı. Valiler ve kabile yöneticilerin atadı. Atamalarda önemli bir sorun olmadıkça daha önce yönetici olanları Müslüman olduktan sonra da görevlerinde bırakmayı tercih etti.

Kabile reisliği sistemini devam ettiren Efendimiz, Mekke, Tâif, San’a gibi şehirlere valiler atadı. Kabile fertlerinin işlerini takip eden devletle halk arasında iletişimi sağlayan temsilciler görevlendirdi. Araf ismi verilen bu temsilciler, ganimet ve benzeri malların devletten teslim alınıp halka dağıtılması gibi işleri yürütürlerdi. Konu ile ilgili bir olayı Müsevvir b. Mahreme anlatıyor:

Huneyn savaşında yenilen Hevâzinliler, Müslüman olmaya karar verdikten sonra bir heyet kurarak Medine’ye gelip Allah Resûlü (s.a.v.) ile görüştüler. Kendilerinden alınan esirleri ve ganimetleri geri vermesini rica ettiler. Efendimiz:

-Benim için en güzel söz, en doğru olan sözdür. Bu nedenle fikrimi gizlemeyip açıkça söyleyeceğim. Size ancak ikisinden birini veririm. İster esirleri tercih edin ister ganimetleri, buyurdu. Havazin heyeti on günden daha fazla her ikisini de almak için diretti. Efendimizin kararlı olduğunu görünce birini tercih etmek zorunda kaldılar. Yanına gidip:

-Esirleri istiyoruz, dediler. Bunun üzerine sahabilere bir konuşma yapan Allah Resûlü (s.a.v.):

-Şurada bulunan kardeşleriniz tövbe ederek bana geldiler. Onlardan aldığınız esirleri geri vermenizin iyi olacağını düşünüyorum. Gönül rızası ile verebilenler versinler, buyurdu. Sahabiler isteyerek vereceklerini söylediler. Sevinen Efendimiz:

-Genel olarak kabul ettiniz. Lakin biz özelde kimin kabul edip etmediğini bilmiyoruz. Şimdi arafların yanına gidin! Onlardan kimin aldığı ganimeti verip vermek istemediğini bildirin, buyurdu. Araflarla konuşan sahabiler onlara vermek isteyenlerin isimlerini bildirdiler.30

Heyette bulunan Atiyye b. Urve der ki:

Sahabilerden yalnızca iki kişi esirlerini bırakmayı kabul etmedi. Efendimiz bana:

-Gidip onları ikna et, buyurdu. Gidip sahabilerle konuştum. Biri esirini serbest bıraktı fakat diğeri bırakmadı. Durumu haber alan Allah Resûlü (s.a.v.) bütün insanlar esirini serbest bırakırken birinin muhalefet etmesine üzüldü…31

Toplumda hayrın hâkim olmasını ve halkın huzurunu isteyen bir yönetim anlayışına sahip olan Efendimiz, kimseyi dışlamaz, Müslüman olsun olmasın hiç kimseyi ötekileştirmez, toplumun bütün kesimlerini kucaklayarak kazanmaya çalışırdı.

İslâm Devleti sınırları içerisinde yaşayan Ehl-i Kitap, münafıklar ve müşriklere nasıl davranılması gerektiğini ayetler ışığında belirleyen Efendimiz, içişleri bakanı kimliği ile bunu uygulamaya koydu. Medine Sözleşmesi ve Necrânoğulları Heyeti’nin Medine’ye geliş olayı Ehl-i Kitapla ilişkilere ışık tutan iki önemli olaydır. Müstalikoğulları ve Tebük seferleri ile İfk hadisesi münafıklarla ilişkileri, Mescid-i Dırâr olayı ise fitnecilerle ilişkilere ışık tutan olaylardır. Şüphesiz bunlar dışında da içişlerinin nasıl yürütüldüğüne dair pek çok olay yaşandı. Onlardan birini Ziyâd b. Hâris anlatır:

İslâm ordusunun kabilemizin üzerine gelmek üzere hazırlandığını haber alınca halk bana:

-Medine’ye giderek ordunun üzerimize gelmesini engel ol, dedi. Hızlıca hazırlanıp yola çıktım. Şehre varınca doğruca Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gittim. İslâm hakkında bilgi alıp Müslüman oldum. Niçin gittiğimi anlattıktan sonra:

-Ya Resûlallah! Gönderdiğiniz orduyu lütfen geri çağırın! Kabilemin size itaat etmesi veya İslâm ile şereflenmesini size taahhüt ediyorum. Lütfen birini gönderip ordunun ilerlemesini durdurun, dedim. Ricamı kabul eden Efendimiz, sahabilerden birine bir yazı verip ordu komutanına gönderdi. Orduyu geri çağırdı. Bu sırada benim için de bir mektup yazdırdı. Vedalaşıp memleketime geri döndüm. Halkı toplayıp mektubu okudum. Yaşadıklarımızı anlatıp Müslüman olmaları için teşvik ettim. İkna olan halk Müslüman oldu. Bundan sonra Hibbân b. Buh’un da içinde olduğu bir heyetle Medine’ye gidip durumu ilettim. Kabilemizin İslâm ile şereflendiğini haber alınca sevinen Efendimiz:

-Südâili kardeş! Sanırım sen kabile halkının itaat ettiği birisin, buyurarak beni taltif etti.

-Bilakis! Allah onlara hidayete sevk etti, dedim. Efendimiz:

-İstersen seni onlara emir tayin edeyim, buyurdu. Olur diyince bir yazı ile beni kabile halkına emir tayin etti.

-Ya Resûlallah! Zekâtla ilgili bir yazı yazdırır mısınız, diye rica ettim. Ricamı geri çevirmedi. Mektupları alıp arkadaşlarla birlikte memlekete döndüm. Aradan uzun bir zaman geçti. Medine’ye gittiğim zamanlardan birinde Efendimizle birlikte sefere çıktım. Bir yere karargâh kurduk. İslâm ordusunun geldiğini duyan halk Efendimizin ziyaretine geldi. Konuşma sırasında yöneticilerini şikâyet ettiler.

-Cahiliye döneminde aramızda geçen meselelerden dolayı bize baskı yapıyor, sözlerini duyan Efendimiz rahatsız oldu:

-Yöneticiniz bunu gerçekten yapıyor mu!? diye sordu. Evet, cevabı alınca benimde içinde bulunduğum gruba döndü:

Zulmeden müminin yöneticiliğinde hayır yoktur, buyurdu. Sözü beni çok etkiledi. Zekât dağıtımına şahit olan biri

-Onlardan bana da verir misin? Diye istedi. Onu duyan Efendimiz:

-(Zekât veya sadaka) İhtiyacı olmadan isteyen kişinin başında ağrı, karnında hastalık olur, buyurdu…32

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Yaptığı Atamalar:

Rabbimiz “Allah, size emanetleri ehillerine vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Böylece Allah, size gerçekten ne güzel öğüt veriyor, ne güzel yol gösteriyor!..” Nisâ, 4/58 vahyi ile müşerref olan Efendimiz, atamalarda son derece hassas davranır, aksini kıyamet alameti olarak görürdü. Bir mecliste sahabilere sohbet ederken bedevilerden biri:

-Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Duymamış gibi yapan Efendimiz sohbete devam etti. İnsanlar “Acaba neydi?” diye düşünürken Efendimiz:

-Kıyamet ile ilgili soru soran nerede? Diye sordu. Bedevi ileri çıkarak:

-Buradayım ya Resûlallah! dedi. İnsanlar pür dikkat Efendimiz dinlerken:

-İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle, buyurdu.33

Çok sevdiği sahabilerden Ebû Zer anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gittim.

– Ya Resûlallah! Beni yönetici yapar mısın? dedim. Elini omzuma koydu.

-Ey Ebû Zer! Bu hususta sende bir zafiyet görüyorum. Yöneticilik bir emanettir. O, sorumluluklarını yerine getirmeyen ve hakkını vermeyenler için kıyamet günü zillet ve pişmanlıktır. Şüphesiz kendim için sevdiğim şeyi senin içinde severim. Sakın ha iki kişiye bile olsa emir olma, yetim malının sorumluluğunu üstlenme! buyurdu.”34

Görevin alınmayıp verilen bir husus olduğunu sürekli vurgulayan Efendimiz, ashabını bu terbiye üzerine yetiştirdi. Ebû Mûsâ el-Eşarî konu ile ilgili yaşadığı bir olayı şöyle anlatır:

İki Eşarîli arkadaşımla birlikte Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gittim. Biri sağımda diğeri solumdaydı. Huzur-u saadete girdiğimizde Efendimiz dişlerini misvaklıyordu. İşi bitince yanımıza geldi. Bir süre sohbet ettik. Arkadaşlarım Efendimizden memuriyet istediler. Taleplerinden rahatsız oldum:

-Ya Resûlallah! Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki böyle bir talepte bulunacaklarını bilmiyordum. Niyetlerini dışa vuran bir hareketlerini görmedim, görev isteyeceklerini tahmin etmedim, diyerek özür diledim. Allah Resûlü (s.a.v.):

-Biz işlerimize bizden görev isteyenleri atamayız, buyurarak bu husustaki prensibini net olarak bildirdi.35

İslâm’a hizmet aşkı ile yanan Abdurrahman b. Semûre emir olmak istiyordu. Bir gün Allah Resûlü’e (s.a.v.) giderek düşüncesini kendisine bildirdi. Sahabiyi dinleyen Efendimiz:

-Ey Abdurrahman! Sakın emirlik isteme! İyi bil ki görev istediğin için verilirse onunla baş başa bırakılırsın. İstemeden verildiğinde yardıma mazhar olursun. Bir şey hakkında yemin ettikten sonra yemini bozmanın daha hayırlı olduğunu anlarsan derhal yeminini boz, hayırlı olanı yap ve kefaretini ver! buyurdu.36

Adalet konusunda hassas olan Efendimiz, görevlendirme yaparken asla akraba, eş dost ayrımı yapmaz, işi mutlaka ehline verirdi. Kendinden görev isteyen kişi o göreve uygun değilse görev vermez, lakin meşru yollardan işini görüp memnun ederdi. Abdulmuttalib b. Rebîa b. Hâris anlatıyor:

Bir gün Hz. Abbâs ile babam Rebîa b. Hâris oturmuş konuşuyorlardı. Beni ve Fadl b. Abbâs’ı kastederek birbirlerine:

-Şu çocukları Allah Resûlü’ne (s.a.v.) göndersek de diğer insanlar gibi onları da sadaka toplamak üzere görevlendirse. Bu şekilde verilecek ücretten diğer insanlar gibi bizde faydalanırdık, dediler. Onlar bu şekilde konuşurken Hz. Ali yanlarına geldi. Babam ve amcam konuyu anlattıktan sonra:

-Sen ne dersin? diye sordular. Hz. Ali:

-Yapmayın! Vallahi Allah Resûlü (s.a.v.) teklifinizi kabul etmez, dedi. Onlar:

-Reddetmez. Kıskançlık yaptığın için böyle söylüyorsun. Sen Allah Resûlü’nün (s.a.v.) önce sahabesi sonra damadı olduğun halde biz seni kıskanmadık, diye sitem ettiler. Hz. Ali:

-Ben Hasan’ın babasıyım. Haydi gönderin! İşte ben şuraya uzanıyorum. Cevabı hep birlikte göreceğiz, dedi.

Allah Resûlü (s.a.v.) öğle namazını kıldıktan sonra odasına yöneldi. Biz ondan önce odanın önüne gidip, beklemeye başladık. Biraz sonra Allah Resûlü (s.a.v.) geldi.

-Beni takip edin! buyurarak Hz. Zeyneb binti Cahş’ın odasına girdi. Biz de ardından içeri girdik. Birimizi sağına birimizi soluna oturttu. İkimizde susup kaldık. Utandığımızdan bir şey söyleyemedik. Allah Resûlü (s.a.v.) severek kulaklarımızı tuttu.

-Haydi, kalbinizden geçenleri söylemeye başlayın, buyurdu. Bunun üzerine konuşmaya başladık.

– Ya Resûlallah! Sen insanların en iyisi, akrabalarını en çok gözeten birisisin! Evlilik yaşına ulaştık. Bizi sadaka toplamak üzere görevlendirir misin? İnsanlar gibi bizde görev yapmak, karşılığını alarak, nimetten faydalanmak istiyoruz, dedik.

Allah Resûlü (s.a.v.) bir süre sustu. Sonra başını kaldırıp gözlerini evin tavanına dikti. Biz Allah Resûlü (s.a.v.) ile konuşmak isteyince Hz. Zeyneb perde arkasından bize susmamızı işaret etti. Allah Resûlü (s.a.v.) biraz sonra bize döndü:

-Sizin benim yanımda değeriniz çok büyüktür. Lakin iyi bilin ki sadaka malını almak ne Muhammed nede onun ailesi için doğru değildir. O insanların kiridir, buyurdu. Sonra:

-Mehmiye b. Cez ile Ebû Süfyân b. Hâris’i bana çağırın! buyurdu. Sahabeler gelince Mehmiye’ye:

-Kızını Fadl ile evlendir! buyurdu. Efendimizin sözünü yerine getiren sahabi kızı ile Fadl’ı evlendirdi. Ebû Süfyan’a beni göstererek:

-Kızını bu gençle evlendir, buyurdu. Mehmiye maliye görevlisiydi. Evlilik konusu bitince sahabiyi yanına çağıran Allah Resûlü (s.a.v.):

-Humustan bu iki gence bir şeyler ver, buyurdu. Allah Resûlü (s.a.v.) ile konuşup geri dönünce babam ve amcam merakla yanımıza koştu:

-Ne oldu? diye sordular. Olanları anlatınca yattığı yerden kalkan Hz. Ali:

-Ben Hasan’ın babasıyım, diyerek sözünün doğru çıktığını işaret etti…”37

Sahabilerden birini bir göreve atadığı zaman görevini bilinçli bir şekilde hakkı ile yapması için uyarırdı. Onlardan biri Ubâde b. Sâmit’ti. Sahabi konu ile ilgili şu bilgiyi verir:

Allah Resûlü (s.a.v.) beni zekât toplamak üzere görevlendirdi. Göreve çıkarken:

-Ey Ebû Velîd! Allah’tan kork! Kıyamet günü deve, sığır veya koyunu sırtlanmış olarak mahşer meydanına götürülme! buyurdu. Ben:

– Ya Resûlallah! Böyle bir şey olacak mı? diye sordum.

-Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki olacak. Ancak Allah’ın rahmet ettiği kişiler müstesna, dedi. Ben:

-Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki bundan sonra iki kişiye bile yönetici olmak istemem, dedim.”38

Allah Resûlü, Hz. Muhammed’in (a.s.m) Atadığı Valiler

Yemen kralı Bâzân Allah Resûlü’nün (s.a.v.) İslâm’a davetini kabul ettikten sonra İslâm’ın Yemen’de büyük bir hızla yayılmasına önayak oldu. Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Ali, Hâlid b. Velîd, Muaz b. Cebel ve Ebû Mûsâ el-Eşarî’yi davetçi, âlim ve komutan olarak bölgeye gönderdi. Onlar da Yemen ve Hadramevt’in değişik bölgelerinde gezerek halkı irşad ettiler.39

Efendimiz Bâzân’ı Yemen valisi olarak atayınca hicretin yedinci yılı ile onuncu yılları arasında Yemenlileri yönetti. O vefat edince Yemen’i bölgelere ayıran Allah Resûlü (s.a.v.) bölgeye on bir vali gönderdi.

Yemen Valileri:

Efendimiz Âmir b. Şehr’i Hemedân’a; Şehr b. Bâzân’ı Sanâ’ya vali tayin etti. Şehr Esved el-Anisî tarafından öldürülünce yerine Hâlid b. Saîd b. Âs atandı.

Ebû Mûsâ el-Eşarî’yi, Mereb’e (Aden, Sahil, Zümeyd, Rıma); Hâlid b. Saîd b. Âs’ı, Necrân ile Rıma ve Zübeyd arasındaki bölgeye; Ya’lâ b. Ümeyye’yi Cened’e; Tâhir b. Ebû Hâle’yi, Ak ve Eşarilere; Amr b. Hazm’ı Necrân’a; Ziyâd b. Lebîd’i Hadramevt’e; Ukkâşe b. Sevr b. Asgar’ı Sekâsek’e; Muhacir b. Ebu Ümeyye’yi Kinde ve Sadif’e; Muâviye b. Kinde’yi Sekûn’a vali olarak atadı.40

Kudaâ Valileri:

İmrü’l-Kays b. Asbağ el-Kelbî’yi Kudâa ve Kelb kabilelerine, Amr b. Hakem’i Kayslılara, Huzeym b. Muâviye el-Vâlibî’yi Sadlılara vali olarak atadı.41

Necid Valileri:

Dırar b. Ezver, Esedoğulları valiliğine atandı. Allah Resûlü (s.a.v.) onu uğurlarken dinden dönenlere karşı mücadele etmesini emretti. Tüleyha b. Huveylid peygamber olduğunu söylemeye başladığı ilk günlerde bölgeye giden sahabi, onu fikrinden vazgeçirmeye çalıştı. Tüleyha sert tepki gösterince sesler yükseldi. Kılıçları çekmekten başka bir seçenek kalmadı. Tüleyha’dan önce davranan Dırâr b. Ezver, kılıcını kaldırdığı gibi Tüleyha’ya sert bir darbe indirdi. Aldığı darbe ile en azından ağır yaralanması gereken Tüleyha’ya hiç bir şey olmadı. Tüleyha kılıçtan etkilenmediğini gören halk:

-Tüleyha’ya kılıç işlemiyor, diyerek etrafında toplanmaya başladı. Durumu fırsat bilen Tüleyha halkı aldatmak için tüm hünerlerini sergiledi. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) vefat haberi gelince daha da şımardı. Cebrâil (a.s.) bana vahiy getiriyor diyerek halkı etrafına toplayıp şiirler okudu. İlk işi namazı kaldırmak oldu. Halka:

-Yüzlerinizi yere koyup, arkanızı dikmenize Allah’ın ihtiyacı yoktur. Onu ayakta iken istediğiniz şekilde anın, diyerek namazı yasakladı. İşe asabiyeti de katınca, Esedoğulları’nın yanı sıra Gatafan ve Taylardan da pek çok kişiyi yanına aldı.42

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Güvenliğe Verdiği Önem

Efendimizin en büyük hedeflerinden biri halkın emniyet ve güvenliğini sağlamaktı. Bunu öncelemesinin nedenlerinin başında yaşadığı dönemin en büyük sorunlarından birinin can ve mal güvenliği olmasıydı. O günlerde köyünden veya kasabasından tek başına veya küçük bir grup halinde ayrılan hiç kimsenin mal ve can güvenliği yoktu. Her an için baskına uğrayabilir, malı elinden alınıp öldürülür veya köle yapılarak pazarlarda satılırdı. Bu hususu bilen Efendimiz, güvenlik hedefini öne çıkardı. Adiy b. Hâtim konu hakkında şunları anlatır:

Allah Resûlü (s.a.v.) ile otururken içeri giren biri çetelerden şikâyet etti.

-Kervanlar soyuluyor, mallar gasp ediliyor, çapulculuk almış yürümüş, dedi. Ardından bir başkası geldi:

-Kıtlık ve kuraklık ortalığı kasıp kavuruyor, insanlar helak oluyor, diye dert yandı. Allah Resûlü (s.a.v.) bana döndü:

-Ey Adiy! Hîre’yi bilir misin? diye sordu.

-Görmedim ama nerede olduğunu iyi bilirim, dedim. Efendimiz:

-Ömrün olursa göreceksin ki, çok yakında devesine binmiş bir kadın tek başına Hîre’den kalkıp Kâbe’yi ziyarete gidebilecek, buyurdu. Hayret ettim:

-Tay eşkıyaları varken böyle bir yolculuk nasıl olur, diye içimden geçirmeden edemedim…”43

Yalnızca can emniyetini değil mal emniyetini de sağlayan Efendimiz, Medine’yi Haram bölge kıldı. (Sit alanı ilan etti.) Şehrin her yönden bir berid /on iki mil mesafeyi Mekke gibi harem kıldı. Ağacının kesilmemesini otunun koparılmamasını emretti. Konu ile ilgili bilgi veren Ka’b b. Mâlik:

-Allah Resûlü (s.a.v.) Medine’nin etrafının bir beridlik mesafesini harem kıldı. Bana onun sınırlarını belirlememi emretti. Medine ile Vaîre, Muhdes tepesi, Mehîd dağı, Hayfâ tepesi, Zâtu’l-Ceyş /Hafîre tepesi ve Kubbe arasını haram kıldı. Burada ağaçlarının kesilmesini ve hayvanların otlaması hariç otlarının koparılmasını yasakladı, derdi.”44

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Asayişe Verdiği Önem

Can ve mal güvenliğine büyük önem veren Efendimiz, bunu için her alanda köklü çözümler üretti. İnsanlara sık sık konuşarak kadınlara, çocuklara ve kölelere değer verilmesini emretti, itilip kakılmasını ve dövülmesini yasakladı. Hak hukuk kavramını yerleştirdi. Halkı güzel ahlakla buluşturdu. İnsanları kardeş ilan ederek elleri ve kalpleri buluşturdu. Sahabileri kardeş yapmakla kalmayıp bunu sürekli hatırlattı. Enes b. Mâlik anlatıyor:

Namaza başlayacağımız zaman sahabilere dönen Allah Resûlü (s.a.v.):

-Birbirinize yaklaşıp safları sıklaştırın. Omuzlarınızı aynı hizaya getirin. Saflarınız ayrışırsa kalplerinizde ayrışır. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki şeytanın kuzular gibi saflarınız arasında dolaştığını görüyorum, buyurdu.”45

Dul, yetim, fakir ve miskin gibi mağdur kesimleri özel önem vererek gözetirdi. Enes b. Mâlik anlatıyor:

Dumetü’l-Cendel kralı Ukeydir Allah Resûlü’ne (s.a.v.) bir sepet kudret helvası hediye etti. Namazdan sonra sahabilerin yanına giden Efendimiz, kudret helvasından birer parça kesip sahabilerine dağıttı. Helvadan alanlardan biride Uhud savaşında şehit olan Abdullah b. Cahş’ın oğlu Câbir’di. Efendimiz dağıtma işi bitince bir parça daha kesip ikinci kez Câbir’e uzattı. Sahabi:

-Bana verdiniz, dedi. Efendimiz:

-Biliyorum! Bunu Abdullah’ın kızlarına götür, buyurdu.46

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Kurduğu Hisbe ve Şurta Teşkilatı

Can ve mal güvenliği için özel tedbirler alan Efendimiz bizzat pazarları gidip dolaşarak esnafı denetledi, yanlış yapanları uyardı. Denetlemelerin birinde buğday satıcısının yaş buğday sattığını, kurusunu üste koyduğunu tespit edince:

-Bunlar nedir? Diye sordu. Satıcı:

-Yağmur isabet etti ya Resûlallah! diye kendisini savundu. Efendimiz:

-Yaş buğdayları üste koysaydın ya! Bizi aldatan bizden değildir.” Buyurdu.47

Mallarını pazara götürüp satan köylülerin tüccarlar tarafından aldatılıp mallarının ucuza alınmaması için ciddi tedbirler aldı. Köylünün pazara gelip fiyatları öğrendikten sonra malını satmasını isteyen Allah Resûlü (s.a.v.), tüccarın şehir dışında bekleyerek köylünün fiyatları görmeden malını ucuza satın almasını yasakladı. Köylüyü şehrin dışında karşılayıp mallarını ucuza almaya çalışanları haber alan Allah Resûlü (s.a.v.), bir kaç sahabiyi derhal bölgeye göndererek duruma müdahale etti. Tüccarların köylünün malını almasına engel olan görevliler, köylülere eşlik ederek pazara kadar gitmelerini sağladılar.48

Efendimizin çarşı pazarı denetlemek, insanlara iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, hata yapanları uyarmak, halkı aldatan, faizle alışveriş yapanları bundan menetmek üzere görevlendirdiği iki isimden bahsedilir. İsmi geçen Mühtesiplerden biri Mekke pazarlarını denetlemek için görevlendirilen Semrâ binti Nüheyk isimli bir hanım, diğeri Mekke pazarlarını denetlemek üzere görevlendirilen Saîd b. Saîd b. Âs’tır. Mekke fethinden sonra sahabiyi yanına çağıran Efendimiz, kendisini Mekke pazarını denetlemek için hisbe görevine atadı.49

Efendimiz zamanında Şurta /Polis teşkilatının temelleri korumalarla atıldı. Halkın durumunu görmek için geceleri Medine sokaklarını gezen Efendimiz, Enes b. Mâlik’in rivayet ettiği hadiste olduğu gibi tehlike anında herkesten önce olay yerine koşardı. Seferlerde veya güvenlik tehlikesi bulunan zamanlarda halkın can ve mal emniyetini sağlamak için sahabilerden birinin nöbet tutmasını arzu ederdi. Zatû Rikâ seferinde Ammâr b. Yâsir ve Abbâd b. Bişr’e nöbet tutulmasını emrettiği gibi.

Korumalar genelde gönüllü yapılırdı. Efendimizi çok seven sahabiler, emir verilmediği zamanlarda da Efendimizi korumak için nöbet tutarlardı. Sa’d b. Ebû Vakkâs, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Zübeyr b. Avvâm, Ebû Katâde, Muhammed b. Mesleme, Bilâl-i Habeşî ve Sa’d el-Karzî bu şekilde koruma görevini üstlenen sahabilerdendi. Sa’d el-Karzî konu ile ilgili bir örneği şöyle anlatır:

Efendimizle bir sefere çıktım. Sefer sırasında kendisini bir ara yalnız başına gördüm. Yakınında siyahî insanlar vardı. Tanımadığım bu kişiler aralarında anlamadığım bir dille konuşuyorlardı. Endişeye kapıldım. Orada bulunan bir ağaca tırmanıp Efendimize gözlemeye başladım. Beni fark eden Allah Resûlü (s.a.v.):

-Orada ne yapıyorsun? Ağaca çıkmanı kim söyledi? Diye sordu.

-Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah! Siz tek başınıza gördüm. Yakınınızda yabancı dille konuşan daha önce görmediğim kişiler vardı. Size zarar vermelerinden korktum. İnsanlar gelinceye kadar size korumak istedim, dedim. Memnun kalan Efendimiz:

-İyi yapmışsın! Bilâl olmadığı zamanlarda ezanı sen oku buyurdu.50

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED

İSLAM DEVLETİNİN MALİYESİNİN KURUCUSU VE İCRACISIYDI

İslâm devletinin kurulması ile birlikte malî yapısı da oluşmaya başladı. Gelir kaynakları, harcama yerlerini belirledi. Malî hedefler koydu. Kural ve ilkeler vazetti. Bütün bunları bir anda değil diğer hususular da olduğu gibi tedrici olarak belirledi.

Allah ve Resûlü’nün Ekonomi ve Maliye İle İlgili İlkeleri

Mal ve mülkün gerçek sahibinin Allah’tır. İster devlete ait olsun ister millet ait şahsi mallar olsun her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. “Göklerin ve yerin mülkü yalnız onundur.” A’râf, 7/158

İnsanlar emanetçidir. Emanet edilen maldan Allah’a karşı sorumludurlar. “…Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin…” Nûr, 24/33

Devlet yöneticileri ve şahısların ellerindeki mal ve mülkü, Allah’ın insanlara verdiği emanet olarak kabul eden İslâm, harcanan malın, nereye, niçin ve nasıl harcandığının hesabını Allah’a vereceğini bildirir. Mal benimdir, nasıl istersem öyle harcarım denerek, keyfi olarak harcanmasını hoş görmez. Birçok ayette bu hususa dikkat çeken Allah onlardan birinde, “Size ne oluyor ki göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, mallarınızı Allah yolunda harcamıyorsunuz?” Hadîd, 57/10 buyurur.

Malın emanet olması yöneten ve yönetileni pek çok noktada birleştirir. Onları malı helal yoldan kazanmaya, helal yolda harcamaya sevk eder. Allah için verdiği zaman sevabın yanı sıra Rabbinin rızasını kazanacağı için hayır yolunda harcamakta zorlanmaz. Böylece toplumların en büyük hastalığı olan gelir dağılımındaki uçurumu ortadan kalkar.

Malı Allah yolunda harcamaya teşvik eden Rabbimiz, “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır…” Bakara, 2/261, “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler için Allah katında büyük dereceleri vardır…” Tevbe, 9/20 buyurur.

Mülk gerçek manada Allah’ın olunca, devlet kurumları kral ve güç sahibine değil halka hizmet eder, şahsi mallar insanlara tahakküm ve zulmetmek için değil hizmet için kullanılır. Peygamber olduğu günden itibaren ashabını bu bilinçle yetiştiren Efendimiz, yaşantısı ile tüm insanlığa örnek oldu. Evinde bulunan bir hurmayı yerken zekât malı olma ihtimali aklına gelince ağzından çıkarıp atan Efendimiz, Allah korkusundan tüm geceyi uykusuz geçirirdi. Devlet adına aldığı zekât, humus veya feyi ihtiyaç sahibine verinceye kadar diken üstünde olur, yerine ulaşınca rahatlardı. Ebû Hüreyre anlatıyor:

Bir keresinde Allah Resûlü (s.a.v.) sahabilere:

-Muhammed’in nefsini kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki; yanımda altın olduğunda en fazla üç gün kalır. Bundan sonra ondan bir dinarının dahi yanımda bulunmasını istemem. Bir an önce onu almayı kabul edecek birinin çıkmasını isterim. Gözetmek ile sorumlu olduğum hiç bir şeyin yanımda kalmasını istemem, buyurdu.”51

Efendimizin bu konudaki hassasiyetini gösteren bir örneği Hz. Ümmü Seleme anlatır:

Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) yanıma geldi. Rengi kaçmıştı. Aç veya hasta olduğunu düşünerek üzüldüm. Durumunu öğrenip yardımcı olmak için:

Ya Resûlallah! Renginiz niçin kaçmış? diye sordum.

Dün bize getirilen yedi dinardan dolayı. Gece yatağın köşesinde bıraktım orada kaldı. Bize teslim edildiği hâlde fakirlere dağıtmadık, buyurdu. Dinarları alıp hemen ihtiyaç sahiplerine dağıttı.”52

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Özel mülkiyet hakkını karşı değildi. Bunu halkın genelinin menfaatine zarar vermemek şartıyla kabul ederdi.

Halkın ortak kullanımına açık yerlerin özel mülk haline getirilmesine onay vermezdi. Said b. Ebyaz olayı babasından naklen şöyle anlatır:

Allah Resûlü’nden (s.a.v.) “Sedd-i Merib Tuzu” adı verilen tuz madeninin yerini bana ikta olarak vermesini istedim. Ricamı kabul buyurdu. Durumdan haberdar olan Akra b. Hâbis Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gitti:

– Ya Resûlallah ona nasıl bir yeri ikta olarak verdiğinizi biliyor musunuz? Ben cahiliye zamanında oraya tuz almak için gittim. Bölge çok kurak bir yer. Çevrede hiçbir yerde su yok. Tuz, akarsu yatağı gibi, giden herkes istediği kadar tuz alabiliyor, diye bildirdi.

Yerin özelliğini öğrenen Efendimiz, halkın genel ihtiyacı olan tuzun ikta olarak birine verilmesini uygun görmedi. Benden anlaşmayı iptal etmemi istedi.

-O yerden tuz alanların aldıkları tuz benim sadakam olması şartı ile anlaşmayı iptal ederim, dedim. Efendimiz:

-Oradan alınan tuzlar senin sadakan olsun. Orası akarsu gibidir. İsteyen kişi gidip tuz alabilir, buyurdu.53

Bir başka örnek Bekir b. Vâiloğulları’na verilen ikta konusunda yaşandı. Efendimizi ziyaret giden Bekir b. Vâiloğulları kabilesinden Hureys b. Hassân yolda rastladığı Temîmli yaşlı hanımı yanına aldı. Efendimiz ile görüşen Hureys Dehnâ mevkiindeki araziyi Bekiroğulları’na tahsis etmesini, Temîmlilerin yoldan geçip gitme dışında araziye girmemelerini istedi. İlgili sahabiye dönen Efendimiz:

-Yavrum! Dehnâ arazisinin Bekiroğulları’na ait olduğunu yaz, buyurdu. Efendimizin söz biter bitmez ileri atılan yaşlı hanım:

-Ya Resûlallah! Bu adil ve doğru bir istek değildir. Sanırım siz Dehnâ’nın yalnızca deve koyun otlatılan bir mera olduğunu düşünüyorsunuz. Hâlbuki Temimlilerin kadın ve çocukları sürekli bu arazideler, dedi. Hanımı dinleyen Efendimiz yeniden ilgili kişiye döndü.

-Yazmayı bırak! Hanım doğru söylüyor. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Suyunu ve ağacını onlarla paylaşır, şeytana karşı birbirlerine destek olurlar, buyurdu.54

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Müslümanların alan el değil, veren el konumunda olmasını isterdi.

Ashabını her fırsatta çalışmaya yönlendir, teşvik ederdi. O dönemde Araplar arasında kölelik çok yaygın olduğu için halkın çoğu çalışmaz, köleleri çalıştırır, el işçiliği ve sanata karşı mesafeli dururlardı. Bu tabloyu değiştirmek isteyen Efendimiz:

Hiç kimse el emeği ile kazandığından daha hayırlı bir yemek yememiştir. Dâvud (a.s) da elinin emeği ile kazandıklarını yerdi.” 55 gibi hadislerle insanları çalışmaya teşvik eder, gayretlerinin ahirette kendilerine sevap olarak döneceğini bildirirdi.

Geçim sıkıntısı çeken Medineli sahabilerden biri Efendimizin yanına giderek halini arz etti. Durumunun ciddiyetini bildirmek için:

-Ya Resûlallah! Belki de buradan eve döndüğüm zaman ailemden bazıları ölmüş olacaklar, dedi. Kendisi ile yakından ilgilenen Efendimiz:

Evinde satacak bir şey yok mu? buyurdu.

Evet, bir kısmı ile üzerimizi örttüğümüz, bir kısmını yaygı olarak kullandığımız bir örtü ile su içtiğimiz bir kabımız var, dedi. Efendimiz:

Onları bana getir, buyurdu.

Medineli Müslüman hemen evine giderek bahsedilen eşyaları götürdü. Allah Resûlü (s.a.v) onları eline aldı. Sahabelerine göstererek:

Bunları kim satın alacak? diye sordu. Bir sahabi:

Ben onları bir dirheme alırım, dedi. Allah Resûlü (s.a.v.):

Artıran yok mu? buyurdu. Kimse ses çıkarmadı. İkinci kez söyledi. Yine alıcı çıkmadı. Üçüncüde başka bir sahabi:

Onları iki dirheme alırım, dedi. Allah Resûlü (s.a.v.) malı teslim edip iki dirhemi aldı. Parayı Medineli Müslüman’a verdi.

Bunları alıp pazara git! Bir dirhemle ailene yiyecek al! Diğer dirhemle balta alıp bana gel, buyurdu. Medineli söylenenleri yapıp Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gitti. Sahabeye odun taşımak için kendi elleri ile değnek yapan Efendimiz:

Şimdi gidip şu vadide kurumuş odunları kes, sonra pazara götürüp sat! On /on beş gün sonra yanıma gel, buyurdu. Medineli on beş gün içinde on dirhem kazandı. Bir kısmı ile yiyecek bir kısmı ile giyecek satın aldı. Günün sonunda Allah Resûlü’ne (s.a.v.) gidip durumu bildirdi. Allah Resûlü (s.a.v.):

Bu şekilde yapmak, senin için kıyamet günü başkalarında istemenin izi yüzüne yansımış olarak mahşer meydanına gelmekten daha hayırlıdır. İstemek ancak üç kişi için doğru olur:

-Bunlar; zor durumda olan düşkün fakirler, çok ağır borç altında olan kimseler ve altından kalkılamayacak kadar ağır bir kan bedeli ödemek durumunda olanlardır.” buyurdu.56

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Ülkenin doğal zenginlik ve gelir kaynaklarını geliştirmeyi önceledi.

Sahabileri boş arazilerin ihyası için teşvik eden Efendimiz, “Kişi bir ağaç diktiği veya ekin ektiğinde insan, hayvan ve kuşlar onlardan yerse onun için sadaka olur, buyururdu.57

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Halkın menfaatini devletin menfaatinden önde tutardı.

Halkın genelinin menfaatini önceleyen Allah Resûlü (s.a.v.) sahabileri zekât toplamaya veya ürünlerin miktarını tahmin için gönderdiğinde:

Mahsulü insanların lehine tahmin et. Zira o maldan ihtiyaç sahiplerine, oradan geçenlere, akraba ve komşulara verilir, buyururdu.”58

Müsabîh b. Asar anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) zekât memurlarından birinin müsinne (üç yaşında sığır) aldığını görünce, zekât veren kişinin aleyhine alındığını sanarak rahatsız oldu:

-Bu nedir? diye sordu. Sahabi:

-Onu iki deve yerine aldım, deyince rahatlayan Efendimizin kızgınlığı geçti.”59

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Her konuda olduğu gibi malî konularda da hak-hukuk ve adaleti gözetirdi.

Ticaret yapılırken mal fiyatlarının adalet ölçüsüne uygun olarak belirlenmesini ister, gereken tedbirleri alırdı. Malını pazara getiren köylünün şehir girişinde karşılanarak malının ucuza alınmasını yasakladığı gibi “Kim pahalanması maksadı ile malını kırk gün saklarsa (sonra satışa arz ederse) o Allah’tan Allah’ta ondan beri olur.” Buyurarak ihtikârı yasaklardı.60

İnsan hak ve hukuku konusunda çok titiz olan Efendimiz, düşmanı dahi olsa tavrı değişmezdi. Saîd b. Müseyyib anlatıyor:

Hz. Osman’ın bir hutbesini dinledim. Hutbede şöyle diyordu:

-Yahudi kabileleri Kaynukâoğulları’ndan hurma alır, çok karlı bir şekilde satardım. Durumum Allah Resûlü’ne (s.a.v.) ulaşınca bana:

-Ey Osman! Bir şey aldığında da tart, sattığında da tart, buyurdu.”61

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Fakir, miskin ve ihtiyaç sahiplerini özellikle gözetirdi.

İslâm gelir dağılımı makasının fakirin aleyhine açılmaması istemezdi. Bunun için zenginlere çeşitli sorumluluklar yükler, zekât, sadaka gibi ibadetlerle fakirlere yardıma yönlendirdi. İbadetlerde yapılan ihmallerden dolayı verilen kefaret cezaları ile zenginleri fakirlere yardıma yönlendirir.

Fakirler devlet boyutunda da gözetilir, fey ve humus harcamalarından fakirlere pay veren İslâm, devlet yöneticilerini yardıma muhtaç olan insanlara el uzatmakla sorumlu tutar.

İnsanları iyilik ve ihsana teşvik eden Allah Resûlü (s.a.v.) zenginle fakir arasında köprü kurmakla kalmaz, gelir dağılımındaki dengeyi sağlardı. Kendisi de fakirler gözetir, devlet kasasına gelen malı vakit kaybetmeden ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Efendimizin vekil harcı, devletin mal müdürü konumunda olan Bilâl-i Habeşî bunun en yakın şahitlerindendi.

Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) Bilâl-i Habeşî’nin evine gitti. Evde bir öbek hurma vardı. Hurmaları görence şaşırdı.

-Bunlar ne Ey Bilâl? Diye sordu. Bilâl-i Habeşî:

-Misafirleriniz için hazırladım, dedi.

İnsanlar bir gün aç bir gün tok yatarken Bilâl-i Habeşî’nin konuklar için de olsa hurma biriktirmesini hoş karşılamayan Efendimiz:

-Sen kendine cehennemden bir ateş hazırlamaktan korkmuyor musun? Bunları hemen Allah için ihtiyaç sahiplerine dağıt! Sakın Allah azaltır diye korkma, buyurdu.”62

Efendimizin tavrı yalnızca devlet malı ile ilgili değildi. O kendi şahsi malında da aynı şekilde davranırdı. Evindeki ekmeye kadar her şeyi ihtiyaç sahiplerine verir, kendi ve ailesi aç yatardı. Hz. Ömer Efendimizin bu husustaki tavrını şöyle özetlerdi.

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) payına düşen ganimetlerden ona mahsus üç arazi vardı. Bunlar Nadiroğulları, Hayber ve Fedek topraklarındaydı. Efendimiz bunlardan Nadiroğulları arazisinin fey gelirlerini savaş, kıtlık ve sıkıntı gibi zor zamanlar için saklardı. Cihada hazırlık için at ve silah gibi mallar alırdı. Fedek arazisinin gelirlerini yolcu ve misafirler için kullanırdı. Hayber arazisinin gelirini ise üçe bölerdi. İki parçayı Müslümanlara verir, bir parçasının geliri ile ailesinin geçimini sağlardı. Ondan arta kalanını fakir Müslümanlara dağıtırdı.”63

Halifeler tarafından devam ettirilen bu tavır, kısa zamanda meyve verdi. Efendimizin vefatından iki yıl sonra göreve gelen Hz. Ömer döneminde Yemen’de zekâtı kabul eden kimse bulunamadı.64

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Kurduğu İslam Devletinde

Gelir Kaynakları ve Harcama Yerleri

İslâm devletinin gelir kaynakları, zekât, sadaka, bağışlar, humus, fey, cizye ve öşürdür. Gelirlere zaman içinde başka kaynaklarda eklendi. İlk halifeler döneminde pazarlara gelen yabancı tüccarlardan yüzde beş veya on oranlarında alınan vergi bunlardan yalnızca biridir.

1-Zekât: Altın, gümüş, deve, koyun, sığır, ticaret malları ve mahsullerden zekât alınırdı. Uzak bölge ve kabileler için görevlendirilen zekât memurları ilgili yerlere giderek zekât toplarlardı. Zekât toplanırken hayvan ve malların en iyisi ve en kötüsü değil orta olan alınırdı.

Allah Resûlü (s.a.v.) “Müslüman’ın at ve köleleri için zekât yoktur.” buyurur zekât almazdı.65 Definelerin beşte biri alınırdı.66

Zekât gelirleri Tevbe suresi 60. ayette bildirildiği gibi sekiz grup için harcanır. Bunlar: Fakirler, miskinler, borçlular, zekât memurları, yolcular, cihad edenler, kölelikten kurtulacak olanlar ve müellefe-i kulüb / kalpleri İslâm’a ısındırılacak kimselerdir.

Gelir kaynaklarının tahsilinde zorluk çıkarılmasını istemeyen Efendimiz, yalnızca Müslümanlara değil Ehl-i Kitap ve gayri Müslimlere de kolaylık tanırdı. Konu ile ilgili bir olayı Saîd b. Ebyez anlatır:

Babam Medine’ye Allah Resûlü’nü (s.a.v.) ziyarete gittiğinde zekât konusunda kendisi ile konuştu. Durumlarını anlatarak ne yapmaları gerektiğini sordu. Allah Resûlü (s.a.v.):

-Ey Sebeli kardeş! Zekât mutlaka verilmelidir, buyurdu. Babam:

-Ya Resûlallah! Bizler yalnızca pamuk ekerdik. Sebe devleti yıkılınca pamuk ekimi her geçen gün azalarak yok oldu. Şu an az da olsa Merib’te ekilmeye devam ediyor, dedi.

Ekilen pamuk miktarı konusunda bilgi alana Allah Resûlü (s.a.v.) o sırada henüz Müslüman olmayan Meriblilerden cizye olarak pamuktan yapılmış kumaş almayı teklif etti. Meribli yetiştiriciler adına teklifi kabul eden babam, Efendimiz ile her yıl kaliteli Meâfir bezinden dikilmiş 700 giysi cizye vermek üzere anlaştı. Anlaşmaya uyan halk Allah Resûlü (s.a.v.) vefat ettikten sonra da sorumluluklarını yerine getirdi.67

Öşür: Toprak ve benzeri mahsullerde alınan zekâttır. Onda bir alındığı için bu isim verilmiştir. Yağmur, ırmak, nehir suyu ile sulanan mahsullerde onda bir, alet yardımı ile sulanan yerlerde yirmide bir zekât alınırdı.68 Arıların devlet arazisinden topladığı baldan da onda bir zekât alınırdı.69

2-Ganimet: Savaşlarda düşmandan elde edilen para, mal, toprak ve toprak mahsulleridir.

Humus: Savaş sonunda elde edilen ganimetin beşte biridir. Ganimetin beşte dördü askerler arasında dağıtılır. Beşte biri devlete kalır, devlete kalan beşte bire humus denir.70 Humusun nerelere harcanacağı “… Bilin ki, ganimet olarak ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri, Allah ve Resûlü’nün, onun yakınlarının, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur…” Enfâl 8/41 ayeti ile bildirilmiştir.

Fey: Savaşsız elde edilen ganimete denir. Askerlere verilmeyen feyin tamamı devlete kalır. Feyin nerelere dağıtılması gerektiği şu ayette “Allah’ın, fethedilen memleket halkının mallarından Peygamberine bahşettikleri, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin…” Haşr 59/7 bildirilir.

Esir: Efendimiz zamanında savaşta esir edilenler köle yapılırdı. Askerler, kendi paylarına düşenleri alır, kalan beşte bir / humus devlet hazinesine bırakılırdı. Devlet onları çeşitli işlerde çalıştırır veya satıp parası Beytü’l-Mâl’a koyardı.

İnsanların köleleştirmesine gönlü asla razı olmayan Efendimiz, savaş esirlerinin serbest bırakılması için adeta bahane arardı. Bu nedenle yüzlerce Müstalikoğulları ve Sakifoğulları esirini bir rica ile affeden Efendimiz, ashabına sık sık kölelerine insan gibi davranmalarını, yediklerinden yedirmelerini, giydiklerinden giydirmelerini söylerdi.

3-Vergi: İslâm topraklarında yaşayan Ehl-i Kitap ve gayrimüslimlerden çeşitli ad altında vergi olarak alınan para ve maldır.

Cizye: Fethedilen topraklarda İslâm’ı kabul etmeyen halktan kişi başına alınan vergidir. İlk cizye Allah Resûlü (s.a.v.) zamanında anlaşma yapılan Necrânlılardan alındı.71 Daha sonra Müslüman olmayan Yemenliler ve Bahreyn Mecusilerinden alındı. Halifeler dönemde Mecusilerden alınıp alınmasında tereddüt edildi. Abdurrahman b. Avf Allah Resûlü’nün (s.a.v.) Hacer (Bahreyn’in önemli şehirlerindendir.)Mecusilerinden aldığını söyleyince onlardan da da alındı.72

Haraç: Arazi ve mahsul vergisidir. Savaşlarda ele geçirilen topraklardan alınan vergidir. Bu vergi ilk olarak Hz. Ömer zamanda konuldu. Allah Resûlü (s.a.v.) Medine’den sürgün edilen Yahudilerden haraç almayıp, diğer ganimetleri böldüğü gibi topraklarını bölmüştü. Hayberliler için farklı bir uygulama yaptı. Toprakları halkın elinden almayıp ortakçı yapıp bağ bahçe ve ekin işlerini yapmalarına karşılık mahsulün yarısını kendilerine vermek üzere anlaştı.

Toplanan cizye, haraç ve öşürün bir kısmı fakir, miskin ve ihtiyaç sahiplerine verildi. Vali, memur gibi görevlilerin maaş ödendi. At, silah alındı. İmar işlerine harcandı.

4-Diğer Gelirler

Buluntu mallar bir yıl beklendiği halde sahibi bulunmadığında Beytü’l-Mâl’a konurdu. Sahibi çıkarsa sahibine verilir, yoksa Beytü’l-Mâl’da kalırdı. Varisi bulunmayan kişilerin malı Beytü’l-Mâl’a kalırdı.

İbrâhîm Muhammed Kutub, Kur’ân ayetlerinden hareketle devlet gelirlerinin harcama yerleri şu şekilde tespit eder:

Dini hizmetler: Âl-i İmrân, 3/85, Mâide, 5/3, Bakara, 2/132

Düşmana karşı hazırlıklı olma veya askeri harcamalar: Enfâl, 8/60

Güvenlik harcamaları: Bakara, 2/126, Yusuf, 12/99, Nahl, 16/112

İlmi hizmetler: Alak, 1-5

Adli hizmetler: Nisâ, 4/58

Sağlık hizmetleri: Nahl, 16/69

Arazi ıslah çalışmaları: A’râf, 7/58

Ticari faaliyetler: Cum’a, 62/10

Ekonomi ve turizm: Nisâ, 4/100; Tevbe, 24/2

Sanatın desteklenmesi: Müminûn, 23/2773

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Devlet Malının Korunması Konusundaki Hassasiyet

Devlet malının içinde tüm vatandaşların hakkı vardır. Bu nedenle sorumluluğu çok ağırdır. Devlete ait tek bir hurmayı ağzına götürdüğü için gece uykusu kaçan Efendiniz, torunu Hz. Hasan henüz küçük çocukken zekât hurmasından birini alıp ağzına atınca rahatsız olmuş:

-Kıh, kıh! Diyerek ağzından alıp hurmalarını içine koymuştu. Ashabını da bu terbiye ile yetiştiren Efendimiz, bir gün ganimet develerinden birinin üzerinden bir tüy kopardıktan sonra sahabilere döndü:

-Bu ganimet malında sizden birinin ne kadar hakkı varsa benim de o kadar hakkım var. Sakın ondan bir şey çalmayın! Zira bu kıyamet günü onu yapan için rezilliktir. İplik, iğne hatta bunlardan daha değersiz şeyleri dahi yanınızda saklamayın, yetkililere teslim edin! Buyurdu.”74

Konu ile ilgili bir başka örneği ise Ebû Hüreyre anlatır:

Efendimiz ile birlikte Hayber savaşına gittik. O günlerde ganimet olarak altın gümüş değil yalnızca elbise ve çeşitli eşyalar elde ettik. Ordu Vadi’l-Kurâ’ya yöneldi. Orada Dübeyb oğullarından Rifâa b. Zeyd el-Cuzâmî adında biri Efendimize Midâm isimli bir köle hediye etti. Ordu Vadi’l-Kurâ’ya varınca Midâm Rasûlullah’ın (s.a.) hayvanının palanını indirmek istedi. Palanı indirirken düşman tarafından atılan bir ok ile öldürüldü. Olayı duyan ve gören sahabiler:

-Cennet ona mübarek olsun! diyerek kutladılar. Onları duyan Efendimiz:

-Hayır, öyle değil! Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Hayber günü paylaştırılmadan önce ganimetlerden aldığı hırka şu an onun üzerinde alev alev yanıyor, buyurdu.

Sahabiler bunu duyunca endişelendiler. Bir adam koşarcasına Efendimizin yanına gitti. Ganimetten aldığı bir nalın tasmasını teslim etti. Tasmayı alan Efendimiz:

-Bu sende kalsaydı ateşten bir nalın parçası olacaktı, buyurdu.75

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Kurduğu İslam Devletinde Mali Kurumlar

Allah Resûlü (s.a.v.) tüm devlet işlerini gibi maliye ile ilgili işleri de Mescid-i Nebevî’den yürütürdü. Gelen malları hemen dağıttığı için Beytü’l-Mâl binasına ihtiyaç duymayan Efendimiz, hububat ve altın, gümüş cinsinden olan gelirleri dağıtıncaya kadar Mescid-i Nebevî ve evlerinde tutardı. Fazla olduğu zaman sahabilerden birinin ambarında muhafaza ederdi.

Deve, sığır ve koyun cinsinden olan zekât veya ganimet mallarını, cihat için devlet gelirleri ile alınan atları devlet arazilerine gönderirdi. Devlete ait olan bu arazilere Hıma adı verilirdi.

Hıma: Devlete ait hayvanların devlete ait meralarda yayılmasına hıma denirdi. Yalnızca devlete ait hayvanların yayıldığı bu geniş araziler, bekçiler tarafından korunur, halka ait hayvanlarının o bölgeye girmesine izin verilmezdi. “Hımâ ancak Allah ve Resûlü içindir.”76 buyuran Efendimiz, “Atlar için hıma Nekî’, sadaka hayvanları için hıma Rebze’dir.”77 buyurarak yerini bildirdi.

Nekî, Medine’ye 20 mil uzakta Akîk Vadisi’nin iç taraflarında ağaçlık bir yerdi. Genişliği bir mil olan bölge, çevredeki otlağı en bol vadiydi.78

Zekât develeri ve cihat için binilen atlar, Efendimizin emri ile Nekî’ de yayıldılar.79 Hz. Ömer’in mevlası Hünnâ: “Allah Resûlü’nün (s.a.v.) cihad için binilen atları oraya saldığını gördüm. Zekât develeri yeterince beslenmediği zaman Rebze’ye gönderirdi. Ancak orayı hıma yapmazdı. Görevlilere başkalarının hayvanlarını otlatmalarına ve sulamalarına engel olmamalarını özellikle emrederdi.

Zekât develeri ve cihad için hazırlanan atlar Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer döneminde de Nekî’de yayıldılar. Hz. Ömer döneminde Şam, Mısır ve Irak’tan çok sayıda at ve deve geldiğinde Nekî yetersiz kalınca Rebze ve Serif de hıma yapıldı, derdi.”80

Konu ile ilgili bir anısını anlatan Şuayb b. Şeddâd şöyle der:

Allah Resûlü (s.a.v.) Müstalikoğulları seferinden dönerken Nekî’den geçtik. Sulak ve otlak bir yer olduğunu gördü. Arazide ırmak şeklinde birçok su birikintisi vardı. Yeri beğenen Efendimiz, sahibinin olup olmadığını soruşturdu. Sahipsiz olduğunu öğrenince ırmakların durumunu sordu.

-Hava çok ısınıp sular azaldığında ırmaklar yok oluyor, dediler. Hâtib b. Beltâ’yı yanına çağıran Efendimiz kuyu kazmasını emretti. Sonra bölgeyi iyi bilen Bilâl b. Haris el-Müzenî’yi çağırıp arazinin hıma yapılması ve hıma yapılan yeri idare etmesi için görevlendirdi. Sahabi:

-Ne kadar araziyi hıma yapayım? diye sordu. Efendimiz:

-Yüksek sesli birini yanına alıp şu tepeye çıkar. Güneş doğduktan sonra var gücüyle bağırsın. Sesinin ulaştığı yere kadar olan bölgeyi tespit et! Müslümanların cihada gittiklerinde bindikleri deve ve atlar için hıma yap, buyurdu. Sahabi:

-Müslümanların hayvanları da burada otlayabilir mi? diye sordu. Efendimiz:

-Hayır, o bölgeye girmelerine izin verme, buyurdu. Sahabi:

-Az hayvanı olup da hayvanlarını otlatmakta zorluk çeken zayıf Müslümanların hayvanları için izin vereyim mi? diye sordu. Efendimiz:

-Onlar otlayabilirler, buyurdu.81

Vakıf: Bir malın veya bir gelirin, kişinin şahsi mülkiyetinden çıkarak, belli şartlarla bir hayır hizmetine ebediyen tahsis etmek, demektir.

Vakıf ilk olarak Efendimiz tarafından uygulamaya konuldu. İslâm ile şereflenen Muhayrık isimli Yahudi, Uhud savaşına giderken:

-Bahçelerim sana olsun, onları istediğin gibi kullan, diyerek Efendimize verdi. Bahçeleri alan Efendimiz onları Müslümanların istifadesine sunarak vakfetti.82 Efendimizi, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdurrahman b. Avf diğer sahabiler izlediler.

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Kurduğu İslam Devletinde Malî Uygulamalar

Efendimiz döneminde ekilip biçilmeyen çok fazla arazi olduğu gibi, fethedilerek Beytü’l-Mâl’e katılan kıymetli araziler de vardı. Arazilerin atıl kalmamasını isteyen Efendimiz, onları ihya etmek için İkta adı verilen bir uygulama başlattı. Arazileri ekip biçmeleri için ikta olarak ihtiyaç sahibi sahabilere verdi.

Mallarını ve mülklerini bırakarak Medine’ye hicret eden muhacirler, ensarın yardımı ile ayakta duruyorlardı. Efendimiz fırsat buldukça bu sahabilere ev veya ev yapmak üzere arazileri ikta olarak verdi. Nadiroğulları arazileri ikta olarak verilen arazilerdendi.

İkta ile ilgili çeşitli hükümler koyan Efendimiz bir hadislerinde: “İnsanlar su, ateş ve otlaklarda ortaktır. İkta yapılmaz!” buyurdu.

Stratejik Mal

Ülkelerde her zaman stratejik yerler ve mallar vardır. İyi bir yönetici bu tür malları onu halkın aleyhinde kullanacak olanların eline bırakmaz. Efendimiz hicret ettiğinde Rûme Kuyusu böyle bir özelliğe sahipti. Kuyu bir Yahudi elindeydi. Halkın suya çok ihtiyacı olduğunu bilen Yahudi, bu durumdan olabildiğince çok istifade ediyor, suyu pahalı olarak halka satıyordu.

Hicretten sonra durumu fark eden Efendimiz, zenginleri bu kuyuyu satın almak için teşvik etti. Kuyuyu satın alan Hz. Osman devlete hibe etti. Halk bu sayede suyu bedava içti.83

Zekât ve Vergilerin Halkın Lehine Toplanması

Efendimiz görevlendirdiği zekât mamurlarına, ürün tahmincilerine devlet hukukuna riayet edip malın kötüsünü almamalarını, halkın lehine davranıp mallarının iyisini almamalarını, yeni doğan yavruyu zekât hesabına katmamalarını tembih ederdi. Haraç toplayanlara kadınlar, buluğa ermemiş çocuklar ve fakirlerden haraç almamalarını söylerdi. Sahabilerini bu bilinçle yetiştirdi. Onlardan Süveyd b. Gafle’yi zekât toplamak için görevlendirince:

-Bir arada olanı ayırma, ayrı olanları birleştirmeye kalkma! buyurdu.

Sahabi görev yerine gidip zekât toplamaya başlayınca biri büyük bir deve getirip kendisine teslim etmek istedi. Sahabi deveyi kabul etmedi. Adam bu kez onun biraz küçüğünü getirdi. Sahabi onu da almadı. Adam neden böyle yaptığını sorunca sahabi:

-Allah Resûlü’nün (s.a.v.) huzuruna gittiğimde bana “Neden Müslümanların malının iyisini almışsın.” Derse ne yaparım. Beni hangi toprak kabul eder, hangi gök gölgeler, dedi.84

Malî Konularda Eğitim

Efendimiz her hususta olduğu gibi mali konularda da ashabını eğitirdi. Hangi mallardan, ne zaman, ne kadar zekât, vergi alınacağını öğretir, yazdırır, uygulayarak gösterirdi. Tebük Gazvesi sırasında yaşanan bir olay tatbiki eğitim için çok güzel bir örnektir. Ebû Humeyd anlatıyor:

Efendimiz ile birlikte Tebük Seferine çıktık. Vâdî’l-Kurâ isimli yere geldiğimizde bir hanıma ait bir bahçe gördük. Bahçenin önünde duran Efendimiz bize:

-Buranın mahsulünün ne kadar olduğunu tahmin edin, buyurdu. Her birimiz tahminini söyledi. Efendimiz on vasak (bir vasak altmış sa’dır.) olacağını tahmin etti. Bahçe sahibi hanıma dönen Efendimiz:

-Lütfen mahsulün ne kadar olduğunu ölçüp tespit edin. Dönüşte inşallah size uğrayıp soracağız, diye rica etti. Dönüşte hanımın yanına uğradık. Bahçeden ne kadar mahsul alındığını sorduk. Hanım Efendimizin tahmin ettiği gibi on vasak olduğunu söyledi.85

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Maliye Memurları

Efendimiz pek çok sahabiyi farklı mali işlerde görevlendirdi. Çoğu geçici görevli iken Bilâl-i Habeşî daimi görevliydi.

1-Vekil Harc /Mal Müdürü

Bilâl-i Habeşî: Devlet ve Efendimizin ailesine ait malların alımı, satımı, korunması, harcanması ve yerine verilmesi görevlerini yürütürdü. Efendimizin bir sefer sırasında Câbir b. Abdullah’tan satın aldığı devenin parasını ödeyen Bilâl-i Habeşî, Huneyn savaşından sonra Ebû Süfyân’a verilen 40 evkiye altını tartıp teslim etti…86

Bilâl b. Habeşî ve Hz. Ali Efendimizin ev işleri ile ilgilendikleri için kendilerine Hazin’u-Dâr denirdi.87

2-Devlet Mallarını Koruma Görevi

Ebû Hüreyre: Allah Resûlü (s.a.v.) sahabiyi Ramazan’da toplanan zekât mallarını korumakla görevlendirdi.88

Abdullah b. Ka’b el-Ensarî: Bedir savaşında ganimetleri korumakla görevlendirildi. Huzâa b. Abdunühm el-Müzenî’de görevliler arasındadır.89

3-Zekât Memurları

Adiy b. Hâtim; Tay ve Esedoğulları zekât memurluğuna atandı.

Huzeyfe b. Yemân; Daba kasabasında oturan Ezdlilerin zekâtı için görevlendirildi.

Hâlid b. Saîd b. Âs; Müzhicoğulları’nın zekâtını topladı.

İkrime b. Ebû Cehil; Havâzinlilerin zekâtını toplamakla görevlendirildi. Ebû Cehm b. Huzeyfe, Süveyd b. Gafle gibi sahabiler de zekât toplamak üzere görevlendirildiler.

Efendimiz genelde kabile reislerini veya kabilenin ileri gelenlerini zekât toplamak üzere görevlendirirdi. Kâfiye b. Seb el-Esedî, Kühl b. Mâlik el-Hüzelî, Hâlid b. Bersâ, Huzeyme b. Âsım el-Ukelî, Râfi b. Mükeys el-Cühenî, Sehl b. Müncâb et-Temîmî, Hâcib b. Zürâre ed-Dârimî et-Temîmî, Mâlik b. Nüveyre, Temîm b. Nüveyre et-Temîmî, Mirdâs b. Mâlik el-Ganevî bu şekilde görevlendirilenlerdendi.

Kabilesinin zekâtını toplamakla görevlendirilen Ubeydullah b. Umeyr es-Sekâfî konu ile ilgili anısını şöyle anlatır.

Allah Resûlü’nü (s.a.v.) ziyaret etmek için Medine’ye gittim. Anlattıklarını dinleyince Müslüman oldum. Orada kaldığım süre içinde bana İslâm’ı ve kabilemden İslâm ile şereflenenlerden zekâtı nasıl alacağımı öğretti. Zekât konusunu tam anlamamıştım. Yanına gittim.

-Ya Resûlallah! Zekât dışında anlattığınız her şeyi hafızama kaydettim. Zekâtla ilgili bir sorum var. İnsanlardan öşür alacak mıyım? diye sordum.

-Hayır, diye cevap verdi. Bir süre sonra memlekete döndüm.90

4-Vergi Memurları

Mehmiye b. Cez b. Abduyeğus ez-Zübeydî; Zübeydlilerin humusunu alıp Medine götürmekle görevlendirildi.

Ebû Ubeyde b. Cerrâh; Toplanan cizyeyi almak için Bahreyn halkına gönderildi.

Muâz b. Cebel; Cizye için Yemen gönderildi.91

Hz. Ali; Yemen’in Humus memuru ve kadılığını yaptı. Efendimiz hicretin onuncu yılında Hz. Ali’yi toplanan cizye ve zekâtları teslim alıp Medine’ye götürmesi için Necrân’a gönderdi.92

5-Hârisler: Bağlardaki malların miktarını belirleye memurlardır.

Abdullah b. Ravâha: Hayberlilerin bağlarında yetiştirdikleri hurmaları belirleyen sahabi, çıkan mahsulü yarıya bölerek Yahudilere verir. Diğer yarısını Müslümanlar adına teslim alıp Medine’ye götürürdü.

Attâb b. Esîd: Efendimiz üzüm bağlarında bulunan üzüm miktarını belirlemek için görevlendirdiği sahabilerdendir. Sehl b. Ebû Hasme, Süheyl b. Ebû Hayseme’nin babası Âmir b. Sâide, Salt b. Madikeribe ve Ferve b. Amr b. Vedka da bu işle görevlendirildiler.

6-Zekât Defteri Tutanlar

Efendimiz zekâtla ilgili yazıları genelde Zübeyr b. Avvâm’a yazdırırdı. O ortalarda olmayınca Cüheym b. Salt’a yazdırırdı. Huzeyfe b. Yemân ise hurma bahçelerindeki tahmini mahsulü yazdırırdı. Sahabiler kimden ne kadar zekât alındığını, kimin bahçesinde ne kadar tahmini ürün olduğunu yazarlardı.93

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED (a.s.m)

İSLAM DEVLETİNİN DIŞ İŞLERİNİN KURUCU VE İCRACISIYDI

Dünyada eşi olmayan bir dış işleri yönetimi sergileyen Efendimiz, kısa dönemde büyük başarılara imza attı. Dış işleri siyaseti ve diplomasi zaferi ile bir kaç yıl içinde tüm Arap Yarımadasını fethetti.

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Dış İşlerinde Takip Ettiği Siyaset

Hz. Muhammed’in (a.s.m) dış işleri ile ilgili siyaseti kazanmak üzerine kuruluydu. Düşmanı ile savaşırken dahi önceliği öldürmek değil kazanmaktı. Mekke’yi kan dökülmeden fethetmek için yıllarca sabretti. Onlar Müslümanları yok etmek için var güçlerini ortaya koydukça Efendimiz hep kucak açtı. Sıkıştıklarında yardım etti. Yardım taleplerini hiç bir zaman geri çevirmedi.

Uhud’a giderken Abdullah b. Übey’in emri ile ordudan ayrılarak Müslümanları düşmanla baş başa bırakan münafıkların yaptıklarını görmezden gelerek büyük çoğunluğunun samimi Müslüman olmasına vesile oldu. Kendini öldürmek için gelen pek çok müşriki affederek kazandı.

Hz. Muhammed (a.s.m) İslâm’ın insanlara savaşla değil barışla ulaşacağını düşünürdü.

Bu nedenle barış ortamını tesisi etmek için büyük çaba sarf etti, savaşın olmaması için tüm imkânları kullandı.

Bu seçimi ona her zaman kazandırdı, kalpleri kin ve nefretle dolu olan düşmanlarına ise kaybettirdi. Medine’ye hicret ettiğinde yalnızca dört bir tarafı düşmanla çevrili değildi. İçeride krallığa hazırlanan Abdullah b. Übey ve adamları ile Müslümanları düşman gören yüzde kırklık bir Yahudi nüfusu vardı. Medine’ye gidip etrafı tanıdıktan sonra ilk işi o gün henüz Müslüman olmayan Medineli Araplar ve Yahudilere dostluk eli uzatmak olan Efendimiz, onlarla meşhur Medine anlaşmasını yaptı. Yahudi ve münafıkların yaptıkları kabalıklara, gösterdikleri düşmanca tavırlara hep sabretti. Olumsuz çıkışlarını hoşgörü ile karşıladı. Mekkelilerin kışkırtması ile elleri defalarca silaha giden münafıklara her seferinde şefkatle müdahale eden Efendimiz, öfkeleri dindirerek insanları yatıştırdı.

Barış eli uzatması savaşa hazırlıksız olması anlamına gelmiyordu. Düşmanın savaş için toplandığını haber aldığı gün ordusunu üzerlerine göndererek şaşkına uğratırdı. Düşman kalpleri korku ile dolar, dağlara kaçmaktan başka çare bulamazdı. Düşmanları kıtlıktan bunaldığı zaman bunu saldırmak için değil gönüllerini kazanmak için bir fırsat bildi. Bütün iç ve dış düşmanların işbirliği yaptığı Hendek savaşını cephede değil, masada kazandı.

Mekkelilerle savaşmayı değil barışı arzu eden Efendimiz, barış ortamı sağlamak için sürekli gayret ederdi. Saldırı sırası Müslümanlara geçtiğinde savaşı değil barışı tercih ederek Hudeybiye barışı anlaşmasını yaptı. Diğer Araplarla ilişkilerinde de aynı yolu izledi. Onlara mektup yazarak savaş değil barış istediği mesajını verdi.

Hz. Muhammed (a.s.m) Düşmanını çok iyi tanırdı.

Muhatabını tanımaya önem veren Efendimiz, bunun için gereken dikkat ve özeni gösterir, bilgilenmek için gereken çalışmaları yapardı. Hudeybiye Sulhu sırasında kendisi ile görüşmeye gelen heyetten Mükriz b. Hafs b. Ahyef’i görünce yanındakilere:

-Bu güvenilmez, hilekâr biridir, buyurdu. Ardından Huleys b. Alkame göründü.

-Bu halkın kendisine büyük bir saygı gösterdiği (dindar) insandır, buyurdu. Süheyl b. Amr’ı görünce:

-Mekkeliler barış yapmak istediğinde bu kişiyi gönderir, buyurarak gelenlerin özelliklerini kısa ve açık bir şekilde ifade etti. Bilgi vermekle kalmayıp bunu hedefi doğrultusunda hayata geçirdi. Huleys’i kastederek sahabilerine:

-Kurbanlık develeri onun göreceği yerden geçirin, emrini verdi. Kurbanlık işareti bulunan develerin vadi boyunca seyrettiğini gören Huleys gözden kayboluncaya kadar onları izledi. Gördüğü manzaradan çok etkilendi. Mekke’ye geri dönerek Kureyşlilere:

-Muhammed ile Kâbe arasına girmeyin, buyurdu. Sözleri toplumu İslâm aleyhine kışkırtan Mekke liderlerini rahatsız etti.

-Sen bedevinin tekisin. Bu işlerden anlamazsın, diyerek hakaret ettiler. Onu görevden alıp halkın gözünden düşürmeye çalıştılar. Kızan Huleys:

-Ey Kureyşliler! Biz sizinle bunun için ittifak kurup anlaşma yapmadık. Kâbe’ye tazim ederek onu ziyarete gelenler bundan nasıl alıkonurlar? Vallahi ya onun önünden çekilirsiniz veya tüm Ehâbişi /Mekke dışındaki kabileleri toplar, tek bir yumruk halinde sizinle mücadele ederim, dedi. Onun kararlı tavrı Kureyşlilerin kararlarını gözden geçirmeye ve duruşlarını ciddi anlamda yumuşatmalarına neden oldu.94

Hz. Muhammed (a.s.m) Düşmana gücünü hissettirirdi.

Bu özellik kendisinin de “Düşmanın kalbine korku salmakla desteklendim.” şeklinde ifade buyurduğu üzere ona bahşedilen ilahi bir lütuftu. Uhud savaşında üç bin kişiye karşı altı yüz kişi ile savaşan Müslümanlar buna rağmen kısa sürede zafere doğru yürümeye başladılar. Lakin yapılan hata mucizenin önüne geçti.

Okçuların yerinden ayrılması ile savaşın seyri tamamen değişti. Dağılan sahabiler, Efendimizin öldürdüğü haberi ile sarsılıp dağıldılar. Eşsiz bir komuta yeteneği ile ordusunu toplayan Efendimiz, amansız saldırılardan kurtulup geri çekildi. Mekkeliler bu halde iken çok istemelerine rağmen Müslümanları takip etmeye cesaret edemediler. Aksine ertesi gün Efendimiz müşrikleri takip etti. Korkan düşman kaçarcasına Mekke’ye gitti.

Rumların Arapların hayallerinin ulaşamayacağı kadar büyük bir ordu hazırladıklarını haber alan Efendimiz, korkmadı. Aksine karşılarına dikilmek için harekete geçti. Bir kaç bin kişilik ordu ile yola çıktı. Kendilerinden on yirmi kat daha küçük bir ordudan korkan Rumlar savaşa cesaret edemeyip dağıldılar. Efendimiz bölgeye gittiğinde ortada karşısına çıkacak kimse yoktu.

Gatafan kabileleri gibi pek çok Arap kabilesi İslâm Devletine saldırmak için defalarca birleşerek ordu kurma sürecine girdiler. Durumdan haberdar olan olan Efendimiz, üzerlerine 200-300 kişilik birlikler gönderdi. İslâm ordusunun geldiğini haber alan kabileler her defasında dağılıp dağlara kaçtılar.

Hz. Muhammed (a.s.m) Düşmana dostluk elini uzatır, değer vererek kalbini kazanmaya çalışırdı.

Çoğu lider mücadele ettiği düşmanına gelip geldiğinde onu en ağır şekilde cezalandırır. Sözleri ve icraatları ile ezerek yok ederdi. Affetmek, ancak nefis terbiyesinden geçen büyük devlet adamlarının işidir. Değer vererek, kazanmak ise yalnızca Efendimiz ve onun tedrisinden geçmiş kalpleri vahiyle aydınlanan kimselerin yapacağı türden ulaşılması zor harekettir. Hayatını insan kazanmaya adayan Efendimiz, kendini öldürmek için gelenleri affeder, hayatını zindana çeviren insanları kazanmak için çırpınırdı.

Mekke Fethi sırasında müşriklerin liderleri Ebû Süfyân’ı güler yüzle karşılayan Efendimiz, “Ebû Süfyân’ın evine giren emniyettedir!” şeklinde ilan ettirerek onurlandırdı.

Huneyn’de Sakîflilerin başına geçerek Allah Resûlü (s.a.v.) ve sahabilerine savaş açan Mâlik b. Avf büyük bir yenilgiye uğradı. Kendi, ailesi ve çocukları dâhil, yüzlerce Sakifli esir düştü. Malları ganimet olarak ele geçirildi. Perişan olan Sakîfe ve Havazinler Efendimiz Medine’ye döndüğünde ancak kendilerine geldiler. İlk işleri bir heyet kurup esirleri kurtarmak için Medine’ye göndermek oldu. Gelen Havazin heyeti ile görüşen Efendimiz söz arasında:

-Mâlik b. Avf ne yapıyor? diye sordu. Heyettekiler:

-Memleketinde Sakiflerle oturuyor, dediler. Her zaman yaptığı gibi şefkat elini uzatan Efendimiz:

-Gidince Mâlik’e Müslüman olarak buraya gelirse esir olan ailesini, ele geçirilen mallarını vermekle kalmayıp üstüne yüz deve daha vereceğimi söylediğimi bildirin, buyurdu.

Haberi alınca sevinçten uçan Mâlik b. Avf hemen o an Müslüman olduğunu ilan etti. Vakit kaybetmeden Medine’ye gitti. Efendimizin iltifatına mazhar olan sahabi, vaat edilenleri almakla kalmadı, aynı zamanda Tâif valisi olarak atandı.95

Hz. Muhammed (a.s.m) Diplomasiye Büyük Önem Verirdi.

Savaşla elde edilemeyen büyük zaferleri bu yolla kazandı. İslâm Davetini diplomatik zaferlerle doldurdu. Bu sayede Medine sınırlarını aşan İslâm tüm Arap Yarımadasına yayıldı.

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Diplomasisi

Efendimizin her hususta olduğu gibi diplomaside de hedefleri ve ilkeleri vardı. Başından beri ilkelerinden taviz vermeden büyük bir sabır ve kararlılıkla hedefine doğru adım adım ilerledi. İçte Medineli münafıklar ve Yahudilerle ilişkilerini sürdürürken, dışta Mekkeli müşrikler, çevre kabileler, Hayber ve Fedek Yahudileri, Araplar ve büyük devletlerle askeri ve diplomatik ilişkilerini sürdürdü. İslâm’a davet, sosyal, kültürel ve askeri ilişkiler ile diplomasiyi birlikte yürüten Efendimiz, barış odaklı diplomasiye büyük önem verirdi.

İslâm’a davette olduğu gibi devlet işlerinde de attığı her adımı Allah’ın yönlendirmesi ile atan Efendimiz, Medine’ye hicret ettiği zaman işi hiçte kolay değildi. Karşısında henüz Müslüman olmayan Araplar dışında nüfusun % 40 nı oluşturan Yahudiler vardı. Onlar Arapların aksine çok bilgili, görgülü ve zenginlerdi. Bu özelliklerini Arapların aleyhine kullanır, onları cehaletle suçlayarak ezerlerdi. Dini bilgi noktasında aralarında büyük bir uçurum vardı. Araplar Hz. İbrâhîm ve Hz. İsmâîl’den başka peygamber ismi bilmezken, Yahudiler geçmiş peygamberler ve kitaplar hakkında en geniş bilgiye sahip olan milletti.

Medine’ye hicret eden Efendimiz ve ashabı ise vahiyden önce Medine’deki Araplardan farksızdı. Tablo Efendimizin tamamen aleyhineydi. Allah’ın peygamberi olan Efendimiz din nedir kitap nedir bilmeyen bir milletin bir ferdi iken muhatapları din ve kitap hakkında en yüksek bilgi sahip kişilerdi. Üstelik kendilerini semavi dinlerin mirasçısı olarak görüyor, Araplara tepeden bakıyorlardı. Peygamber, kitap ve semavi dinlere sahip çıkarak Efendimizin konuşmasına bile fırsat vermeyecek gibi görünüyorlardı. Bu donanımları ile yalnızca Yahudi halkını değil, Arapları kolayca ikna edip Efendimizden uzaklaştıracak imkânlara sahiplerdi.

Hicretten bir kaç yıl önce gerçekleşen Efendimizi, Miraç mucizesi ile Beytü’l-Makdîs’e götüren Allah, Miraç sırasında Hz. Âdem’den Hz. İsâ’ya kadar birçok peygamberle görüştürerek onu adeta geçmişin mirasçısı kıldı. Kur’ân ayetlerinde geçmiş ümmetlerin hayatından örnekler vererek Efendimizi bilgilendirdi.

Beytü’l-Makdîs’e doğru namaz kılarak geçmişin mirasına fiili olarak sahip çıkan Efendimiz, Medine’ye hicret edince Yahudilerle mücadeleyi değil, anlaşma yolunu seçti. Onları doğrudan hedef almadığı gibi düşman olarak da görmedi. Aksine dostluk elini uzattı, birlikte huzur içinde yaşamanın kapılarını açtı. Medine anlaşması ile bunu resmileştirdi. Bütün bunlar Yahudilerin elini zayıflatırken Efendimizin ellerini güçlendirdi. Yahudilerin saldırılarını anlamsız kılarak boşa çıkardı.

Hicretin yedinci ayında cihada izin verilince yeni bir safha başladı. Medine çevresine seferler düzenleyip birlikler gönderen Allah Resûlü (s.a.v.), bu seferlerle yalnızca askeri değil sosyal, psikolojik ve diplomatik hedefler gözetti. Çıktığı seferlerde çeşitli kabileler ile barış anlaşması yaparak, o bölgedeki güvenliği sağlamakla kalmadı, kabilelerin gönül kapılarını İslâm’a açtı. İslâm davetini kabule hazır hale getirdi.

Gönderdiği birlikler bir yandan düşmanın güçlenmesini engelleyip Müslümanların güçlü olduğunu gösterirken, diğer taraftan Müslümanların çevreye açılmasına, çevre kabilelerle yoğun ilişkiler içine girmesine vesile oldu. Seslerini çevreye duyuran Müslümanlar, birçok insanın İslâm’a yönelmesine vesile oldu. Bu sayede az veya çok her kabilede davet tohumu atıldı. Bunu çok iyi değerlendiren Efendimiz, tohumların çiçek açarak meyve vermesini hızlandırdı.

Hendek zaferine Allah’ın yardımı ile tam bir diplomasi zaferi dense abartılmış olmaz. İslâm düşmanlarının birleşerek tüm güçleri ile Medine’yi kuşatması görünürde büyük bir felaketti. Efendimizin aldığı tedbirler, savaş organizesi ve diplomatik girişimleri Allah’ın yardımı ile birleşince felaket eşsiz bir zafere dönüştü. O günden itibaren rüzgâr Müslümanların lehine döndü. Müşrikler saldırma cesaretini kaybettiler. Tabloyu çok iyi değerlendiren Efendimiz, ikinci bir atak yaparak Mekkelilerle Hudeybiye Barış anlaşması yaptı. İki yıllık barış sürecini çok iyi değerlendiren Efendimiz, davete büyük bir hız vererek çevreye açıldı. Dünya tarihinde bir eşi olmayan eşsiz bir diplomatik zafer elde etti. Elçilerle gönderdiği davet mektupları ile Arap Yarımadasının İslâm ile şereflenmesine vesile olmakla kalmadı, sesini tüm dünyaya duyurdu.

1-Davet Mektupları ve Elçiler

Zemin hazırlanınca harekete geçen Allah Resûlü (s.a.v.) fiziki yapısı düzgün, zeki, dirayetli, cesur, söylemek istediklerini çekinmeden ifade verecek medeni cesarete sahip, konuşma ve ikna kabiliyeti yüksek, gittiği yerin diline hâkim kişiler arasından elçiler seçerek Arap Yarımadası ve dünyanın dört bir tarafında ki büyük devletlere gönderdi. Yarım adanın içindeki kabile reislerinden din adamlarına hatta kabilenin önde gelenlerine kadar pek çok kişiye mektup göndererek insanları İslâm’a davet etti. Davet sonucunda pek çok vali, bey, kral, kabile reisi halkı ile birlikte İslâm ile şereflendi. İslâm bir anda tüm Arap Yarımadasında yayıldı.

Hz. Muhammed’in (a.s.m) Elçileri:

Amr b. Ümeyye ed-Damrî: Habeşistan Necaşî’si Asheme b. Ebcer’e gönderildi. Efendimiz ona iki mektup yazdı. Birinci mektupta kralı İslâm’a davet ediyor, ikinci mektupta orada bulunan Hz. Ümmü Habîbe’ye talip olduğunu bildiriyordu. Mektubu öpüp başına koyan kral, onu okuduktan sonra İslâm ile şereflendi. Mektupları özel bir sandukaya koydu:

-Mektuplar burada kaldığı sürece Habeşistan hayır üzerinde kalır, dedi.96

Dıhye b. Halife el-Kelbî: Bizans Kayseri Herakl’a gönderildi. Davet mektubunu okuyan imparator, İslâm ile şereflenmeye niyet etti. Din adamları ve bürokratların aşırı tepkisine karşı koyamayacağını düşünerek geri adım attı.97

Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî: İran Kisrası Pervîz b. Hürmüz b. Mâlik’e gönderildi. İmparator mektubu okuyunca öfkeye kapıldı, yırtıp attı. Olanları haber alan Efendimiz çok üzüldü. “Allah’ta onun mülkünü parçalasın!” buyurdu.98

Hâtib b. Belta el-Lehmî: Mısır Mukavkıs’ı Cüreyc b. Mînâ’ya gönderildi. Davetten etkilenen kral, Müslüman olmak istedi lakin cesaret edemedi. Efendimize iki cariye, Mebûr isimli bir köle, bin miskal altın, Mısır kumaşından mamul yirmi elbise, Düldül isimli cins bir katır, Ufeyr isimli bir merkeb, bardak, bal vs. hediye olarak gönderdi. Hediyeleri kabul eden Efendimiz: “Cimri davranıp krallığından vazgeçemedi. Lakin krallığı devam etmeyecek.” buyurarak üzüntüsünü belirtti.99

Şucâ b. Vehb el-Esedî: Şam tarafında bulunan Gassanilerin Belkâ kralı Münzir b. Hâris b. Ebû Şemir’e gönderildi. Arap olan Gassaniler İran imparatoruna bağlı tampon devletti. Mektubu okuyunca Müslümanlara savaş açmaya kalkıştı. İran imparatoru buna engel oldu.100

Salît b. Amr el-Âmirî: Yemâme beyleri Hevze b. Ali el-Hanefî ile Sümâme b. Usal’a gönderildi. Davetten memnun kalan Hevze:

-Ben şair ve hatip bir insanım. Sözden anlar, değerini bilirim. Bunlar çok güzel sözler, diyerek Müslüman olmak istedi. Ancak İslâm’a girmek için bir takım şartlar ileri sürdü. Efendimiz kabul etmeyince vazgeçti. Sümâme onun gibi olumlu yaklaşmadı. Mektubu okuyunca öfkeden yerinde duramadı. Efendimizi öldürmek için yollara düştü. Yolculuğu hidayetle sonuçlandı.101

Amr b. Âs: Hicretin 8. yılı Şaban ayında Ummân kralı Ceyfer ve kardeşi Abd b. Cülendâ’ya gönderildi. Mektubu okuyunca ikisi de çok etkilendi. Bu Amr b. Âs’ın etkileyici konuşma ve telkinleri ile birleşince İslâm ile şereflendiler.102

Alâ b. Hadremî: Huneyn savaşından sonra Cirâne dönüşünde Bahreyn kralı Münzîr b. Sâvâ el-Abdî’ye gönderildi. Mektubu okuyan kral, elçinin de teşviki ile İslâm ile şereflendi.103

Hz. Ümmü Seleme’nin kardeşi Muhâcir b. Ümeyye: Yemen’in Himyer bölgesi beylerinden Hâris b. Abdukülâl’e gönderildi. Mektubu okuyunca İslâm ile şereflendi.104

Ayyâş b. Rebî: Hâris ve kardeşleri Şurahbîl / Mesrûh ve Numân b. Abdukülâl’a gönderildi. Mektubu okuyunca İslâm ile şereflendiler. Allah Resûlü (s.a.v.) Tebük seferinden dönünce hicretin 10. yılı Rebîulâhır ayında Ebû Mûsâ el-Eşarî ve Muâz b. Cebel’i insanları irşad etmek eğitmek ve aralarında hüküm vermek için Yemen’e gönderdi. Sahabileri dinleyen halk İslâm’a koştu.

Cerîr b. Abdullah el-Hasamî el-Becelî: Yemen beylerinden Zû Külâl ve Zû Amr’a gönderildi. Her ikisi de İslâm ile şereflendiler.

Amr b. Ümeyye ve Sâib b. Zübeyr: Belli aralıklarla Yemâme beylerinden Müseyleme’ye gönderdi. O da halefi gibi Efendimize iktidarı paylaşma şartı koştu. Efendimiz şartını kabul etmedi.

Mesûd b. Sa’d: Bizans İmparatorunun Filistin valisi Ferve b. Amr el-Cüzâmî’ye gönderildi. İslâm ile şereflenen vali, Mesûd b. Sa’d’ı hediyelerle Efendimize gönderdi. Hediyeler arasında Darb isimli at, Fidde isimli katır, Yafûr isimli merkep, elbise, altın işlemeli sündüs cübbe vardı. Elbiseleri hanımlar arasında paylaştıran Efendimiz cübbeyi Mahreme b. Nevfel’e hediye etti.

Muhammed ve Abdullah b. Büdeyl b. Varâka kardeşler: Yemen halkına davetçi ve elçi olarak gönderildiler.

Hâris b. Umeyr el-Ezdî: Allah Resûlü (s.a.v.) bir davet mektubu yazdırarak Busrâ Emir’ine elçi olarak gönderdi. Elçi Şam’ın Belkâ vilayetine bağlı Mûte köyünden geçerken Gassân kralı Şurahbîl b. Amr ile karşılaştı. Kral sahabiye:

-Nereye gidiyorsun? diye sordu.

-Şam’a, cevabını verdi. Kral:

-Sanırım sen Muhammed’in insanlara gönderdiği şu elçilerden birisin, diye sordu. Evet, cevabını alınca adamlarını sahabiyi öldürmelerini emretti. Üzerine saldıran askerler yakalayıp şehit ettiler. Sahabi, Efendimizin gönderdiği elçilerden şehit edilen ilk kişiydi. Haberi alan Efendimiz çok üzüldü.105

Hz. Muhammed (a.s.m) ve Heyetler

Hicretin ilk yıllarında birer ikişer Medine’ye gelen heyetlerin Efendimiz ile görüşerek Müslüman oldular, kimi anlaşma yaptılar. Hicretin 7. yılının başında gönderilen mektuplar hedefine ulaşınca heyetlerin gelişi hızlandı. Mekke Fethinden sonra daha fazla hızlanarak heyetler akın akın Medine’ye gelmeye başladılar. Bu nedenle heyetlerin yoğun olarak geldiği hicri 9. Yıla “Âmu’l-Vüfûd /Elçiler Yılı” adını verdiler.

Sakif gibi heyetlerin kılınan namazı görüp okunan Kur’ân’ı dinleyip etkilenmesini arzu eden Efendimiz, elçileri Mescid-i Nebevî’nin avlusunda kurdurduğu çadırlarda ağırlardı.

Heyetleri Mescid-i Nebevî’de kabul eden Efendimiz, gelenleri diplomatik misafir olarak kabul eder, kim olurlarsa olsunlar, nereden gelirlerse gelsinler en güzel şekilde karşılayarak her biriyle ayrı ayrı ilgilenirdi.

Diplomatik kabullerde giyimine özen gösteren Allah Resûlü (s.a.v.) Hadramevt mamulü hırkasını giyerdi. Efendimiz vefat edince halifelere intikal eden hırka, bayramlarda giyildi.106 Heyetler geldiğinde sahabilerin güzel elbiseler giyinmelerini tavsiye eden Efendimiz, diplomatik ilişkileri güçlü olan kişilerin yanında bulunmasını isterdi.107

Cerîr b. Abdullah anlatıyor:

Arap kabileleri Allah Resûlü’nü (s.a.v.) ziyarete geldiğinde bana haber gönderir, yanına gitmemi isterdi. Haberi alınca en güzel elbiselerimi giyerek huzuru saadete giderdim.”108

Gelenler genellikle Hanife ve Selâmânoğulları heyetleri gibi evi müsait olan Remle binti Hâris’in evinde ağırlanırdı. Sabah akşam bir defasında ekmek ve et, bir defasında ekmek ve süt, bir defasında ekmek ve yağ ikram edilirdi.109 Abdurrahman b. Avf, Ferve b. Amr ve Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evi de heyetlerin ağırlandığı evlerdendi. Ezd heyeti Ferve b. Amr’ın, on dört kişilik Necrân heyeti Ebû Eyyûb’un evinde ağırlandı. Pek çok heyetin ağırlandığı Abdurrahman b. Avf’ın evi Dâru’l-Kübrâ veya Dâru’d-Deyfân / büyük ev veya misafir evi diye anılırdı.110

Gelen heyetlere İslâm’ı anlatan Efendimiz, onları İslâm’a davet eder, lakin asla baskı yapmazdı. Necrân heyeti gibi birçok heyet, Müslüman olmamakla kalmayıp Efendimiz ile mücadele ettiği halde asla baskı yapılmadı. Yalnızca anlaşma yapmakla yetinen heyettekiler, Müslüman olmadan memleketlerine döndüler.

Bazılarını evine davet ederek, özel ilgilenirdi. Tay lideri Adiy b. Hâtem bunlardan biridir. Sahabinin elini tutan Efendimiz, evine davet etti. Eve girince kendisine içi hurma lifiyle doldurulmuş minder uzattı. Kendisi kuru yere oturdu. Buna gönlü razı olmayan Adiy b. Hâtim edeben minderde oturmadı.

Gelen kişileri ashabına önceden veya geldikten sonra tanıtırdı. Hadremevt şehzadesi gelince kendisi ile yakından ilgilenip iltifat ettikten sonra sahabilere döndü:

-Ey Müslümanlar! Bu, Vâil b. Hucr’dur. Uzaktan Hadramevt’ten sizlere geldi. Zorlama olmadan, baskı yapılmadan İslâm’ı kabul ederek, ona rağbet ederek koşarcasına geldi. Kendisi kral oğullarının bakiyyesidir, buyurdu. Sonra gelen heyetlerin çoğuna yaptığı gibi ona da “Allah’ım! İslâm’ı Vâil’e, onun oğluna ve oğlunun oğluna mübarek kıl!” diye dua etti. Vâil’in başını eliyle sıvadı.111

Kaldıkları yere uğrar, hal hatır sorar, sohbet ederek bilgi verirdi. Misafirhane veya mescidin avlusundaki çadırlara düzenli olarak giden Efendimiz, misafirlerle yakından ilgilenir, sohbet ederdi. Sakif heyeti ile gelen Evs b. Huzeyfe, Efendimizin yatsı namazını kıldıktan sonra yanlarına gittiğini kendileri ile konuşup İslâm davet mücadelesini anlattığını bildirir.112

Gelen heyet ve elçilere yol azığı ve bahşiş verirdi. Medine’de bir süre kalan heyet geri döneceği zaman yol azığı hazırlanır ve bahşişler verilirdi. Bahşiş genelde 12, 5 evkiye yani beş yüz dirhem olurdu.113

Elçi ve Heyetlerle İlgilenen Sahabiler:

Hâlid b. Sâid b. Âs ve Bilâl-i Habeşî: Tebük seferinden sonra Ramazan’da Medine’ye gelen Sakif elçileri ile ilgilenmek üzere görevlendirildiler. Heyetin ihtiyaçlarını karşılayan sahabiler akşamları iftar yemeği, gece sahur yemeği götürürlerdi.114

Muâviye b. Ebû Süfyân: Efendimiz Vâil b. Hucr’u misafir etmesi için Muâviye b. Ebû Süfyân’a emir buyurdu. Şehzadeyi Harre’deki evine götüren sahabi burada ağırladı.115

Sevbân ve Remle binti Hâris: Gelen heyet ve elçilerin çoğu Remle hanımın evinde ağırlanırdı. Konu hakkındaki örneklerden birini Habîb b. Amr anlatır:

Hicretin 10. yılı Şevval ayında yedi kişilik Selâmân heyeti ile birlikte Medine’ye gittik. Mescid-i Nebevî’nin kapısına geldiğimizde Allah Resûlü (s.a.v.) ile karşılaştık. Cenaze için çağrılan Efendimiz, oraya gidiyordu. Kendisini görünce:

-Es-Selamu aleyküm ya Resûlallah! diye selam verdik:

-Aleyküm selam! Hoş geldiniz. Nerelisiniz? Diye sordu.

-Selâmânoğulları’ndanız. Kendimiz ve geride bıraktığımız halk adına Müslüman olmak üzere sana biat etmeye geldik, dedik.

-Hoş geldiniz, diyen Efendimiz hizmetlisi Sevbân’a döndü.

-Onları heyetleri ağırladığımız eve götür, dinlensinler buyurdu. Sevbân bizi hurma bahçesi bulunan büyük bir eve götürdü. Orada bizim dışımızda da heyetler vardı. Sonra gittiğimiz yerin Neccâroğulları’ndan Remle binti Hâris’in evi olduğunu öğrendik…116

c-İstihbarat

Efendimiz istihbarata çok önem verir, düşmanlarının düşünce ve hareketlerini zamanında öğrenerek tedbir alırdı. Kendi yaptığı faaliyetlerin gizliliğine önem verir, duyulmasını istemediği faaliyetleri büyük bir gizlilikle yürütürdü. Mekke döneminde Dâru’l-Erkâm’da yapılan faaliyetleri Mekkelilerden yıllarca gizledi.

Hicretten önce Medinelilerle iki hatta üç kez Akabe’de buluştu. Özellikle sonuncusu hac mevsiminde müşrik hacıların ortasında büyük bir buluşma olmasına rağmen kimse duymadı.

Hicret sırasında Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, kızı Esmâ ve azatlı kölesi Âmir b. Füheyre ile oluşturduğu istihbarat grubu, Mekkelilerin hareketlerini günlük olarak Efendimize rapor ettiler.

İstihbarat amacı ile Müslüman olduğunu gizleyen amcası Hz. Abbâs, önemli istihbaratçı sahabilerden biriydi. Mekkeli müşriklerin Uhud savaşı için hazırlandıklarını görünce yazdığı bir mektupla Efendimize bildirdi. “Akrabalarına karşı tavrı” bölümünde anlatıldığı gibi Bedir savaşında Müslümanlara esir düşen Hz. Abbâs, diğer esirler gibi elleri bağlandı, esaretten kurtulmak için diyet ödemesi konusunda taviz verilmedi.

Efendimizin istihbarat konusundaki başarısının en önemli delillerinden biri Mekke Fethi sırasında yaşananlardır. Çevre kabilelerinin katılımı ile on bin kişilik büyük bir ordu kuran Efendimiz, aldığı tedbirlerden dolayı Mekke yakınlarına gelinceye kadar ordudan hiç bir Mekkelilerin haberi olmadı. Orduyu fark ettiklerinde iş işten geçmişti.

İkinci hususta Arap Yarımadasının neresinde olursa olsun, Müslümanlara saldırmak için bir araya toplanma faaliyetlerinden anında haberdar olur, onlar toplanmasını tamamlamadan İslâm ordusu toplananları dağıtmak üzere yola çıkmış olurdu.

d-Basın Yolu İle Mücadele

Efendimizin yaşadığı dönemde en etkili iletişim aracı şiirdi. Günümüz medyası gibi işlevi olan şiir, zaman zaman insanları etkilemek için silah gibi kullanılırdı. Müşriklerin Efendimiz ve İslâm’a saldıran üç şairi vardı. Bunlar, Amr b. Âs, Abdullah b. Zibarâ ve Ebû Süfyân b. Hâris’di. Müslümanları onlara karşı savunan üç Medineli sahabi vardı. Sahabiler zaman içinde Allah Resûlü’nün (s.a.v.) şairleri diye meşhur oldular.

Hassân b. Sâbit: İslâm’ı ve Müslümanları şiiri ile müşriklere karşı savunan hiciv şairiydi. Genelde tarihi olaylar ve yapılan yanlışlardan hareket ederek müşrikleri suçlardı. Efendimizin onun şiirine verdiği özel önemi anlatan Hz. Âişe şöyle derdi:

Allah Resûlü (s.a.v.) Mescid-i Nebevî’de Hassân b. Sâbit’in şiirlerini söylemesi için minber koydururdu. Onun üzerine çıkan sahabi, Efendimizi öven şiirlerini söylerdi. Bundan memnun kalan Efendimiz:

-Allah Hassân’ı peygamberini överken Ruhu’l-Kudüs ile destekler, buyururdu.117

Müşrikleri hicvet! Cebrâîl seninle!” buyurarak sahabiyi şiire teşvik ederdi. Efendimizin sözlerini duyunca sevinen sahabinin söylediği şiirleri atılan oktan daha etkili olurdu.118

Abdullah b. Ravâha: Söylediği şiirlerle müşriklere inançlarının doğru olmadığını hatırlatır, kendisine bile faydası dokunmayan putlara tapmanın yanlışlığını gündeme getirirdi.

Ka’b b. Mâlik: Müşrikleri tarihi olaylar ve atalarının yaptıkları yanlışlar üzerinden hicveden şairdi.

Hitabette de yetenekli sahabiler vardı. Bunlardan en fazla öne çıkanı Allah Resûlü’nün hatibi olarak anılan Sâbit b. Kays’tı.119

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED (a.s.m)

İSLAM DEVLETİNİN İMAR İSKAN KURUCUSU VE İCRACISIYDI

İslâm Medeniyetinin ve mimarisinin merkezinde Kâbe örneğinde olduğu gibi mescid /cami vardır. Mahalle, sokak ve çarşılar onun etrafında halelenir. Efendimizin dedesi Kusay Mekke yönetimini ele geçirdikten sonra Kureyş mahallelerini Kâbe’nin etrafına kurmuştu. Her mahallenin Kâbe’ye açılan bir kapısı oldu. Bu gelenek Efendimiz ve diğer Müslümanlar tarafından da devam edildi.

Kubâ Mescidi: Allah Resûlü (s.a.v.) Medine’ye hicret edince ettiğinde doğrudan şehre girmeyip bir süre Kubâ’da kaldı. Kubâ Medine’ye iki mil Mescid-i Nebevî’ye 2,5 mil uzaklıkta Mekke’ye giderken sol tarafta kalan bir köydür. Efendimiz orada kaldığı on dört veya yirmi üç günlük zaman içerisinde bir taraftan sahabileri eğitip birbirlerine kaynaştırırken bir taraftan Kubâ Mescidi’ni yaptırdı.

Mescid’in arsasını Külsûm b. Hidm Efendimiz niyetini açıklayınca koyun barınağı olarak kullandığı yeri mescit yapımı için bağışladı.120 Sahabiye teşekkür eden Efendimiz, Allah’ın takva üzerine yapılan mescid buyurarak övdüğü121 mescidin yapımına başladı. İlk taşı koyarak kıbleyi belirlediği mescidin yapımında bizzat çalıştı. Câbir b. Abdullah o günleri şöyle anlatır:

Allah Resûlü (s.a.v.) misafir kaldığı evde birlikte oturduğu sahabilere:

-Kalkın Kubâ halkını ziyaret gidip selamlaşalım, buyurdu. Hep birlikte oraya gittik. Selamlaşıp hal ve hatırlarını sorduktan sonra halka dönen Efendimiz:

-Taşlıktan taş getirip şuraya yığın, buyurdu. Emri yerine getiren sahabiler çok miktarda taş getirdiler. Bastonu ile kıbleyi çizen Efendimiz bir taş alıp oraya koydu. Sonra:

-Ey Ebû Bekir bir taş alıp yanına koy! Buyurdu. Sonra Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a ve diğer insanlara emretti. Herkes aldığı taşı çizginin üzerine koydu.122

Mescidin yapında bulunan Şemûs binti Numân yaşadıklarından bir kareyi şöyle anlatır:

Şu an Allah Resûlü’nün (s.a.v.) taş taşımaktan toz toprak içinde kalan halini görür gibiyim. Büyük taşları kucağına alıp mescidin duvarına koymak için taşıyordu. Onu gören sahabiler yanına koşuyor:

-Annem-babam sana feda olsun ya Resûlallah! Lütfen izin verin biz taşıyalım, diyorlar, O her seferinde:

-Sen de bir taş alıp duvara koy bir an önce yapılıp bitsin, buyuruyordu. Taşı kucağına alıp götürürken yorulduğunda yere koyuyordu. Onu gören sahabilerden biri dayanamayıp yanına koşup taşı kaldırmak istiyor ancak kaldıramıyordu. Efendimiz ona taşı bırakmasını söylüyor. Çok yorgunsa taşıması için başka birini çağırıyordu.123

Büyük bir gayretin sonunda mescid kısa zamanda bitti. Kubâ ismi verilen mescidin eni ve boyu altmış-yetmiş zira olarak kare şeklinde yapıldı. Duvarların üç ziraya yakın kısmı taşla örüldü. Üç kapı, otuz üç sütun konuldu. Kubâ ve Kubâlılara özel önem veren Allah Resûlü (s.a.v.) her Cumartesi günü yaya ve binekli olarak ziyaretlerine giderdi.124

Kubâ’dan sonra Medine’ye geçen Efendimiz, yedi ay Ebû Eyyûb’un evinde misafir kaldı. Bu süre içinde çevreyi, insanları ve sosyal yapıyı tanıdı. İç ve dış tepkileri ve bunun dışa yansımalarını görüp tedbir aldı. Muhacir ve ensarı kardeş yaptı. Halkı birbiri ile kaynaştırdı. Bu sırada namazlarını vakit geldiğinde nerede bulunuyorsa orada kılardı. Dengeler yerine oturmaya başlamaya başlayınca hicretin yedinci ayında Mescid-i Nebevî’yi inşa etmek için harekete geçti.

Mescid-i Nebevî:

Mescid yerini tespit eden Efendimiz, fikrini sahabilere açtı. Burası şehrin ortalarında Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinin karşısında bulunan, zaman zaman ambar olarak kullanılan boş bir arsaydı. Burası sahabilerin hicretten önce ibadet ettikleri yerdi. Sahabilere Cuma namazı kıldıran Esad b. Zürâre, Mus’ab b. Umeyr gelince burayı ilim merkezi haline getirdi. Mus’ab b. Umeyr burada Medinelilere Kur’ân ve İslâm’ı öğretti.

Yerin konumu İslâm davet mücadelesi açısından çok güzeldi. Zira Neccâroğulları mahallesi Medine’nin ortasında, burası ise Neccâroğulları’nın yaşadığı mahallenin ortasındaydı. Efendimiz Neccâroğulları’na:

-Buraya kaç para istiyorsunuz? Diye sordu. Onlar:

-Para istemeğiz, onu Allah rızası için bağışlıyoruz, dediler. Bundan sonra neler olduğuna dair iki rivayet vardır. Birine göre Efendimiz Neccârlıların talebini kabul etti. Diğerine göre arsayı asıl sahipleri Sehl ve Süheyl b. Râfi kardeşlerden on dinara satın aldı. Parasını Hz. Ebû Bekir ödedi. Ebû Maşer’e göre Ebû Eyyûb satın alıp Efendimize teslim etti. Arsada kurumuş hurma ağaçları ve müşrik kabirleri vardı. Ağaçlar kesildi, kabirler başka tarafa nakledildi. Temizlik işi bitince inşaat başladı. Habhabe mezarlığından toprak getirilip kerpiç yapıldı. Efendimiz kerpiçten yapılan mescidin yapımında da bizzat çalıştı.

Allah’ım! Ahiret hayrından başka hayır yoktur.

Ensar ve muhacirlere rahmet et!” beyitleri ile sahabilerini çalışmaya teşvik eden Efendimiz, neşe içinde çalışılarak en kısa zamanda bitirilmesini sağladı. Mescidin boyu ve eni yetmiş arşın olarak yapıldı. Hayber fethinden sonra genişletilen mescid, yüz arşına çıkarıldı. Üç kapısı vardı. Biri Âtike veya Rahmet ismi verilen kıble tarafındaki kapı, ikincisi arkadaki kapı, üçüncüsü Cibrîl kapısı adı verilen Efendimizin kullandığı doğudaki kapıydı. Mescidin kıblesi önceleri Beytü’l-Makdîs’e doğru idi. Kıble Kâbe’ye doğru çevrilince, o tarafındaki kapı kapatıldı. Önceki kıble tarafında bulunan duvarda yeni bir kapı açıldı. Daha sağlam olması için çamuru Yemen toprağından yapıldı. Harç yapımı ve duvar ustalığını Efendimizi ziyarete gelen Yemâmeli Talk b. Ali yaptı. Duvarlar kerpiçle örüldü, sütunlar hurma ağacı ile yapıldı, tavan hurma ağacının dalları ile örtüldü.125 Talk b. Ali o günleri şöyle anlatır:

Allah Resûlü’nü (s.a.v.) ziyaret için Medine’ye gittiğimizde mescid yapılıyordu. Efendimiz mescidin yapımında Müslümanlarla birlikte çalışıyordu. Ben harç ve çamur ustasıydım. Hemen bir tırmık alıp çamuru karıştırmaya başladım. Bir süre beni izleyen Allah Resûlü (s.a.v.):

-Toprağı onun yanına götürün, Hanifli kardeş tam bir çamur ustasıymış.”126 Buyurarak işi ehline bıraktı.

Efendimizi her hususta olduğu gibi imar işlerinde de yapılan işe özen gösterilmesini ve güzel olmasını isterdi. Bir keresinde bir mezarın önünden geçerken gördüğü bir boşluk nedeni ile durdu. Sahabilere eksik olan mezar taşının yerini göstererek doldurulmasını emretti.

-Allah bir kulu bir iş yaptığında onu yerli yerinde güzel yapmasından hoşlanır, buyurdu.127

Mescid-i Nebevî’nin doğu-batı istikametinde altı sütun vardı. Üçü minberin sağında üçü solundaydı. Doğu tarafındaki son sütuna tevbe sütunu denirdi.128 Sütunlardan birine Üstüvânetü’l-Vufûd denirdi. Efendimiz heyetleri bu sütunun olduğu yerde kabul ederdi.129

Mescid-i Nebevî’yi şehrin ortasına yaptırarak Kâbe örneğinde olduğu gibi merkeze yerleştiren Efendimiz, mahalleleri etrafına konumlandırdı. Sonradan hicret eden kabileleri şehrin dışında oluşturulan mahallelere yerleştirdi.

Mescid yapımına önem veren Efendimiz, gelen heyetlere memleketlerine döndüklerinde mescit yapmalarını söylerdi. Teşvikleri kısa zamanda yerini buldu. Medine mahallelerinde veya şehre yakın yerleşim birimlerinde mescitler yapılmaya başlandı. Mescid yapılmadan önce Efendimize bildirilir. Mahalle veya kabileye giden Efendimiz, mescidin kıblesini tespit ederdi. Câbir b. Üsâme el-Cühenî anlatıyor:

Bir keresinde çarşıda Efendimiz ile karşılaştım. Sahabileri ile bir yere gidiyorlardı. Birine yaklaştım, nereye gittiklerini sordum. Sahabi:

-Senin kabilenin yaşadığı yere gidiyoruz. Orada bir mescit yapımını başlatacağız, dedi. İşim bittikten sonra kabilemin yanına döndüm. Oraya varınca neler olduğunu sordum.

-Allah Resûlü (s.a.v.) bizim için mescit yeri çizdi. Kıblenin bulunduğu yeri belirlemek için direk dikti.130

Çok Fonksiyonlu Kurum Mescid-i Nebevî

Mescid-i Nebevî yapılınca Efendimiz orayı yalnızca namaz için değil, din işleri, devlet işleri hatta kültürel faaliyetler için kullandı. Elçi ve heyetleri burada kabul eden Efendimiz, Suffe’yi / yatılı okul yaptı. Devlet ile ilgili kararları mescitte aldı, anlaşmazlığa düşenleri burada yargıladı. Habeşilerin mızrak gösterisi yaptığı mescit yeri geldi, geçici olarak hapishane, çilehane ve hastane görevi yaptı. Ümâme b. Usâl burada hapsedildi. Ebû Lübâbe gibi sahabiler hatalarının affedilmesi için kendilerini Mescid-i Nebevî’nin direklerine bağladılar. Yaralı sahabiler mescidin avlusunda kurulan çadırlarda tedavi edildiği gibi, gelen heyetler bu çadırlarda ağırlandılar.

Bedir’de esir alınan müşrikleri kurtarmak için Medine’ye gelen kişiler, anlaşma yapıp esirlerini kurtarıncaya kadar Mescid-i Nebevî’de misafir edildiler. Onlardan biri de Cübeyr b. Mu’tîm’di. O günleri anlatan sahabi:

-Medine’ye gittiğimde Mescid-i Nebevî’de kaldım. Orada iken sürekli Allah Resûlü’nün (s.a.v.) okuduğu Kur’ân’ı dinlerdim, derdi.131

Kurumlar

İslâm Devleti kurulurken ibadetten ahlaka, aile ve toplumsal iletişimden adaba, nefis terbiyesinden kalbin tezkiyesine kadar insana dair ne varsa her şey yeniden inşa ediliyor, yaşanarak insanlığın önüne eşsiz tablolar sunuluyordu. Bu sırada ekonomiden hukuka, tıptan diplomasiye tüm alanlarda ilerleme kaydediliyor, her dalda devlet organları oluşuyor, alt yapısı, hedefleri, ilkeleri belirleniyordu. Bunlar yaşanırken kurumlara olan ihtiyaç her gün daha açık bir şekilde kendini gösteriyordu. İhtiyaç, Mescid-i Nebevî, Efendimizin ve diğer Müslümanların evleri ile geçici olarak karşılandı. Konu ile ilgili bir örneği Hz. Ali anlatıyor:

Şiddetli bir hastalığa yakalandım. Hastalandığımı haber alan Allah Resûlü (s.a.v) ziyaretime geldi. O teşrif ettiğinde ben sırt üstü uzanmış yatıyordum. Gelip yanı başıma oturdu. Üzerim açıktı. Ortalarda örtecek bir şey yoktu. Allah Resûlü (s.a.v) üzerindeki cübbeyi çıkararak üzerime örttü. Bir süre oturduktan sonra namaz vakti geldi. Benim kalkıp camiye gitmeye takatim olmadığını görünce tek başına gitti. O Mescid-i Nebevî’de ben evde namaz kıldım. Namazdan sonra geri döndü. Dua buyurduktan sonra üzerime örttüğü elbiseyi kaldırdı.

-Kalk ey Ali! Artık iyileştin, buyurdu. Ne olduğunu anlamamıştım. İtiraz etmeden dediğini yaptım. Hiç bir şeyim kalmamış iyileşmiştim. Allah Resûlü (s.a.v):

-Şimdiye kadar Rabbimden ne istediysem onu mutlaka bana verdi. Ondan kendim için ne istediysem aynını senin içinde istedim, buyurdu.

Efendimiz benimle uzun süre kalınca nerede olduğunu bilmeyen sahabiler merak edip endişelenmişler. Karın ağrım geçince birlikte sahabilerin yanına döndük. Bizi gören sahabiler:

-Ya Resûlallah! Sizi çok merak ettik, neredeydiniz? diye sordular.

– Ali rahatsızlandı, onunla ilgileniyordum, buyurdu. O sırada Bedir esirleri getirildi. Hapishane olmadığı için onları gözetmeleri maksadıyla ashap arasında dağıtan Allah Resûlü (s.a.v):

-Esirlere iyi davranın! tavsiyesinde bulundu.132

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED (a.s.m)

İSLAM DEVLETİNİN ADALET İŞLERİ

KURUCUSU VE İCRACISIYDI

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de, aile ilişkileri ve hukuku, ticari ilişkilerin ve ticaret hukuku, insanlar arasındaki ilişkiler bireysel hukuku, miras meselesi ve miras hukuku, borç meselesi ve borçlar hukuku, yönetim meselesi ve idari hukuku, kamu meselesi ve kamu hukuku, iş ve işveren arasındaki ilişkiler ve iş hukuku ve ceza hukukunu vazetti. Vahyin tebliği ve teybini ile görevli olan Allah Resûlü (s.a.v.) Medine hayatı boyunca bunları ashabına bildirdi, ayetleri açıklayarak detaylandırdı, bizzat uygulayarak ve uygulatarak hayata yansımasını gösterdi.

Adalet husussunda çok hassas biri olan Efendimiz, hak hukukun fert ve toplum haklarının nasıl korunacağını hayatının her karesinde gösterdi. Bunu bizzat yaşayarak örnek oldu. Örneklerden birini seferlerde Efendimizin Şehbâ isimli katırı ile ilgilenen, yularından tutup sevk ve idare ederden Ukbe b. Âmir el-Cühenî anlatır:

Bir gece Efendimizin devesinin yularından tutup sevk ettim. Belli bir süre yol aldıktan sonra bana seslenerek:

-Hayvanı durdur, buyurdu. Deveyi durdurup çöktürünce yere indi. Sonra bana:

-Şimdi sen bin ey Ukbe! Buyurdu. Şaşırdım:

-Sübhanallah! Sizin bineğinize nasıl binerim ya Resûlallah! Dedim. O emrini tekrarladı, ben çekincemi bildirdim. Emrini yenileyince isyan etmiş konumuna düşmekten korktum. Durumu fark eden Efendimiz, beni rahatlatmak için kendi de deveye bindi. Kısa bir süre sonra deve ikimizi taşımakta zorlandı. Aşağı inen Allah Resûlü (s.a.v.) devenin yularından tutarak yola koyuldu.”133

İslâm hukuku ve adli sistemin temellerini atan Efendimiz, yargının kaynaklarını, yargılama esaslarını, yargıda dikkat edilmesi gereken hususları uygulayarak gösterdi. Yargı sistemini öğreterek, pek çok kadı yetiştirdi. Hüküm vermek için yönlendirip gözetmenlik yaptı. Ukbe b. Âmir anlatıyor:

Aralarında anlaşmazlık olan iki kişi gelip davalarını Efendimize arz ettiler. Bana dönen Efendimiz:

-Ey Ukbe! Kalk ikisi arasında hüküm ver, buyurdu.

-Ya Resûlallah! Siz buna benden daha liyakatlisiniz, diyerek edeben geri durdum. Lakin:

-Dediğin gibi olsa da yine de kalkıp ikisi arasında sen hüküm ver! Buyurdu. Bütün çabanı sarf ederek doğru karar verdiğinde on sevap, bunu yapıp yanıldığında ise bir sevap alırsın, buyurdu.134

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m) Kadıları

Efendimiz adalet alanında pek çok sahabi yetiştirdi. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Muâz b. Cebel, Abdullah b. Mesûd, Ebû Mûsâ el-Eşarî, Muğîre b. Şu’be, Ukbe b. Âmir, Efendimiz döneminde kadılık konusunda öne çıkan sahabilerdendir.135

Görevlendirdiği sahabilere nasıl hükmetmeleri gerektiğini ayrıntılı şekilde öğretti. Hz. Ali konu ile ilgili bir örneği şöyle anlatır:

Allah Resûlü (s.a.v.) beni Yemen’e kadı olarak göndereceği zaman:

– Ya Resûlallah! Beni Yemen’e gönderiyorsun. Oraya gidince insanlar bana anlaşmadıkları konuları getirip soru soracak, aralarında hükmetmemi isteyecekler. Hâlbuki benim hüküm vermekle ilgili bir bilgim yok. Gittiğim yerde yaşını almış, güngörmüş insanlar olacak, onların yanında hükmederken isabet ettirememekten korkarım, dedim. Allah Resûlü (s.a.v.) elini göğsüme koydu.

-Allah’ım! Kalbini doğruya yönelt, dilini doğruda sabit kıl! diye dua etti. Sonra:

-Bir konuda anlaşamayan iki kişi gelip önüne oturduğunda, birinciyi dinlediğin gibi ikinciyi de dinlemeden hüküm verme. Böyle yapmak hüküm vereceğin mevzunun hakikatini daha iyi anlamanı sağlayacaktır, buyurdu. O an kalbimin üzerindeki perde açıldı. Ondan sonra hiç bir zaman şüpheye düşmeden hüküm verdim.”136

Bir başka örneği Muâz b. Cebel anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) beni Yemen’e göndereceği zaman:

-Sana hakkında hüküm vermen gereken bir olay getirildiğinde nasıl hükmedersin? diye sordu. Ben:

-Allah’ın kitabı ile hükmederim, dedim. Efendimiz:

-Vereceğin hükmü Allah’ın kitabında bulamazsan ne yaparsın, diye sordu. Ben:

– Allah Resûlü’nün sünneti ile hükmederim, dedim. Efendimiz:

– Allah Resûlü’nün sünnetinde bulamazsan? diye sorunca:

-Görüşümle ictihad ederim, dedim. Allah Resûlü (s.a.v.) eli ile göğsüme vurdu.

-Peygamberinin elçisini razı olduğu şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun, buyurdu.137

Bizzat davalara bakıp hüküm veren Allah Resûlü (s.a.v.) uygulamaları ile hüküm verirken karşılaşılacak hususları ortaya koyardı. Konu hakkındaki bir hadisi Hz. Ümmü Seleme anlatıyor. Allah Resûlü (s.a.v.):

Ben bir insanım. (yanılabilirim.) Aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz meseleler hakkında hüküm vermek için bana geliyorsunuz. Taraflardan bir kısmı meselesini diğerinden daha iyi ifade edip beni yanıltabilir. Duyduklarıma dayanarak onun lehine hüküm verebilirim. Bu şekilde birinin lehine hükmettiğimden dolayı kardeşinin hakkı birine geçerse sakın ha onu almasın. Zira verdiğim hükümle aslında ateşten bir parça koparıp ona vermiş oluyorum, buyururdu.”138

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m) İnfaz Memurları

Efendimizin verdiği hükümler arasında cezalar da vardı. Cezaları uygulamak için birçok sahabiyi görevlendirdi. Hz. Ali, Zübeyr b. Avvâm, Muğîre b. Şu’be, Mikdâd b. Amr, Muhammed b. Seleme ve Âsım b. Sâbit ceza uygulamalarını yerine getiren sahabilerden bir kaçıdır.

Uygulamalardan biri Bedir savaşından sonra oldu. Abdullah b. Seleme Bedir savaşında esir aldığı Ukbe b. Ebû Muayt’ı hakkında gerçekleşti. Ukbe, Mekke’de iken namaz sırasında Efendimizin başına deve işkembelerini koyarak işkence eden kişiydi. Esir düşünce yaptıkları bir filim şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Endişeye kapılarak korktu. Öldürüleceğinden emindi. Medine’ye dönünce Allah Resûlü (s.a.v.) Efendimizin esirlere gösterdiği hoşgörü ümitlenmesine neden oldu. Lakin umduğu olmadı. Zira zulmü hoşgörü sınırını çok aşmıştı. Âsım b. Sâbit’e dönen Efendimiz, amansız İslâm düşmanı öldürmesini emretti. Emri alan sahabi harekete geçti. Durumu fark eden Ukbe b. Ebû Muayt yıllarca yaptığı işkence ve zulmü unutmuş gibi:

-Ey Kureyşliler! O kadar esir arasında neden yalnızca ben öldürülüyorum, diye bağırarak yardım istedi. Ancak kimseden ses çıkmadı. Efendimiz:

-Allah ve Resûlü’ne olan amansız düşmanlığından dolayı öldürülüyorsun. Vallahi Allah, Resûlü ve kitabını senden daha fazla inkâr eden, peygamberine senden daha çok hakaret eden ve işkence yapan birini görmedim. Bana bu günleri gösteren Allah’a hamd ederim, buyurarak sorusunu cevapladı.139

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED (a.s.m)

İSLAM DEVLETİNDE EĞİTİM ÖĞRETİMİN

KURUCUSU VE İCRACISIYDI

Peygamberlik ile ilgili vahyin tebliği, tebyini, talimi, insanları terbiye ve tezkiye etme görevleri Efendimizi insanların eğitiminden doğrudan sorumlu tutuyordu. Bu görevlerini ifa etmek için insanları İslâm’a davete başladığı günden itibaren kalplerde ilim aşkını ateşleyen Efendimiz, iman ile ilimi birleştirdi. İman eden herkes var gücü ile Rabbinin emirlerini öğrenmeye gayret etti. Büyük bir dikkatle peygamberin ne dediğini, neyi nasıl yaptığını takip ederek kalbinin en mutena köşesine yazdı.

Mekke’deki amansız baskı ve işkenceye rağmen ümmi bir toplumu eğitmek için iman edenlerle Dâru’l-Erkâm’da buluşan Efendimiz, burayı bir okul gibi kullanarak insanları eğitti. Medine’ye hicretten sonra Mescid-i Nebevî ile birlikte Suffe Mektebini yaptırdı. Burada kendisi ve konusunda uzman sahabiler ders vererek ümmetin âlimlerini yetiştirdi.

Efendimizin ilimle alakasını tamamen kesmiş bir toplumu çok kısa zamanda yediden yetmişe ilim aşığı haline getirmesi, dünyanın hiç bir zamanında, hiç bir coğrafyasında benzeri görülmemiş eşsiz bir inkılâptı. Bir kaç misal Efendimizin toplumu ilimle yeniden nasıl inşa ettiğini göstermeye yetecektir sanırız.

Zeyd b. Sâbit: Allah Resûlü (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde sahabi henüz on bir yaşında bir çocuktu. O hicret etmeden yetiştirdiği öğrenciler Mus’ab b. Umeyr ve İbn Ümmü Mektûm ilim aşkını Medine’ye taşımışlardı. İlim aşkı ile tutuşan sineler Mus’ab b. Umeyr ve İbn Ümmü Mektûm’a koşup Kur’ân ve sünnet öğreniyorlardı. Babasını savaşta kaybettiği için yetim kalan küçük Zeyd babalığı ile birlikte sahabilerin dersine katılarak Kur’ân ve sünnet öğreniyorlardı. Kısa sürede büyük bir mesafe kat ederek tam on yedi sure ezberledi. Bundan sonra neler olduğunu sahabi şöyle anlatır:

Allah Resûlü (s.a.v.) hicret edince sahabeler beni huzuru saadete çıkarıp başarılarımı anlattılar:

Ya Resûlallah! Bu Neccaroğulları’nın çocuklarındandır. Sana inen Kur’ân’dan tam on yedi sure ezberledi, dediler. Güzel sözleri ile beni takdir eden Allah Resûlü (s.a.v.) Kur’ân okumamı istedi. Bildiğim sureleri tek tek okudum. Beni dinleyen Allah Resûlü (s.a.v.) çok beğendi ve hoşlandı. Daha sonra beni yanına çağırdı:

Ey Zeyd! Benim için Yahudilerin dilini öğren! Vallahi yazışma konusunda onlara güvenemiyorum, buyurdu. Emri aldıktan hemen sonra Yahudilerin dillerini öğrenmeye başladım. Bir ayın yarısından az bir zamanda dillerini güzel bir şekilde öğrendim. İhtiyaç olduğu zaman mektup yazıyor, mektup geldiğinde onu okuyordum. Görüşmelerde tercümanlık yapıyor, yapılan yanlışları ve kasıtlı tahribatları tespit edip Allah Resûlü’ne (s.a.v.) söylüyordum. Bir gün Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gittiğimde bana:

-Süryanice biliyor musun? Diye sordu. Hayır, değince,

-Bana insanlardan mektuplar geliyor. Onu başkalarına okutmak istemiyorum. Fazladan bir şeyler söylemelerinden ya da eksik okumalarından korkuyorum. Süryaniceyi öğrenebilir misin? Buyurdu.

-Evet! diyerek işe koyuldum. On yedi günde öğrendim.140

Ukbe b. Âmir: Efendimizden önce ilim irfandan habersiz olan Ukbe b. Âmir dağda bayırda deve otlatan biriydi. İslâm ile şereflenince hayatı değişti. Kalbi ilim aşkı ile doldu. Arkadaşları da kendi gibi iman ve ilim nuru ile aydınlanmıştı. Deve otlattıkları sırada kalpleri sürekli Efendimiz ileydi. Sahabilere ne öğrettiğini merak ediyor, ilimden mahrum kalmak istemiyorlardı. Aralarında konuşup bir formül buldular. Ukbe b. Âmir anlatıyor:

Her birimiz deve otlatan on iki kişilik bir grup arkadaştık. Allah Resûlü’nden (s.a.v.) en güzel şekilde istifade edebilmek için nöbetleşerek sırayla Mescid-i Nebevî’ye gider, günü Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanında geçirirdik. Gelince duyduklarımızı ve gördüklerimizi arkadaşlarımıza anlatırdık.

Bana sıra geldiği akşam develerimi arkadaşlara teslim ederek Medine’ye gittim. Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına vardığımda etrafında toplanan insanlara konuşma yapıyordu. Yaklaştığımda:

-Bir Müslüman güzel bir abdest alır sonra kalkıp iki rekât namaz kılar, bedeni ve kalbi ile tam olarak Allah yönelirse ona cennet vacip olur, buyuruyordu. Duyduğum sözlerden heyecanlandım. Gayri ihtiyari:

-Allahu ekber! Bu ne büyük cömertlik, dedim. Yanımdaki biri:

-Biraz önceki sözler daha büyü lütuflarla doluydu, dedi. Konuşan Hz. Ömer’di. Bana:

-Yeni geldiğini gördüm. Allah Resûlü (s.a.v.) sen gelmeden önce “Sizden biri azalarının tamamını kaplayacak şekilde abdest alır. Sonra ‘Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed’en abdühü ve Rasûlühü’ der, kalbi dilini tasdik ederse, sekiz cennetin sekizinin de kapıları açılır. İstediği kapıdan içeri girer.” buyurdu, dedi.141

Bir gün kendi kendime dedim ki:

– Böyle yapmakla hayırdan mahrum oluyorum. Medine’de bulunanlar benim Allah Resûlü’nden (s.a.v.) duymadığım pek çok şeyi duyuyor, görmediğim şeyleri görüyor, öğrenmediğim şeyleri öğreniyorlar. Bu şekilde nöbetleşe mescide gitmek yerine sürekli orada kalmalıyım, dedim. Develeri arkadaşlara bırakıp Medine’ye gidip Suffe’de kalmaya başladım. Arkadaşlar benden sonra sıra ile gelme işini aksattılar. Aradan günler aylar geçti. Allah Resûlü’nü (s.a.v.) her gün görüyor, sözlerini dinliyor, hal ve hareketlerini görerek istifade ediyordum.

Suffe’de iken yanımıza gelen Efendimiz bize İslâm hakkında bilgi veriyor, sorularımızı cevaplandırıyor, Allah ve Resûlü’nün emirlerini yerine getirmeye teşvik ediyordu. Yine öyle bir gündü. Allah Resûlü (s.a.v.) Suffe’ye geldi. Arkadaşlar etrafında halka oldular. Daha iyi dinlemek için karşısına geçip oturdum. Allah Resûlü (s.a.v.) benden yüz çevirdi. İlk önce “Herhâlde yanlış anladım.” dedim. Lakin bunu defalarca yaptı. Dördüncüde bir problem olduğunu düşündüm.

-Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü! Niçin yüzünü benden başka tarafa çeviriyorsun, diye sordum. Bana döndü:

-Ey Ukbe! Sence bir kişinin öğrenmesi mi daha faziletlidir yoksa on iki kişinin öğrenmesi mi? diye sordu.

Hatamı anladım. Özür dileyerek arkadaşlarımın yanına döndüm ve o güne kadar öğrendiklerimi arkadaşlarımla paylaştım. Bundan sonra önceden olduğu gibi yeniden sıra ile Medine’ye gidip Efendimizi dinlemeye devam ettik.142

Ebû Eyyûb el-Ensarî: Efendimizi yedi ay evinde konuk eden sahabi, İslâm ile şereflendiğinde kırklı yaşlardaydı. Diğer sahabiler gibi o da yaşını engel görmeden ilim deryasına daldı. Kur’ân’ın yanı sıra yüzlerce hadis ezberledi. İlmini sonraki nesillere doğru bir şekilde aktarmak için gösterdiği hassasiyet, Efendimizin eğitim alanında yaptığı inkılâbın güzel örneklerinden yalnızca biridir. İbn Cüreyc anlatıyor:

Ebû Eyyûb el-Ensârî, Allah Resûlü’nden (s.a.v.) duyduğu bir hadis konusunda küçük bir şüpheye düştü. Şüphesini gidermek için hadisi duyan birinden teyit ettirmek istedi. Lakin hadisi Efendimizden dinleyenlerden yalnızca Ukbe b. Âmir hayatta kalmıştı. Ebû Eyyûb Medine’de o Mısır’daydı. Yolun çok uzak kendisinin de yaşlanmış olmasına aldırmadan hazırlıklara başladı. Bitirince devesine bindi. Medine’den Mısır’a doğru yola çıktı. Bir aylık zorlu bir yolculuktan sonra doğruca o sırada Mısır emiri olan Mesleme b. Mahlad’ın evine gitti. Kapıyı bir hizmetli Ebû Eyyûb’un geldiğini haber verince emir koşarcasına kapıya gitti. Sarılıp hasret giderdi. İçeri buyur etti. Sohbet sırasında:

-Niçin geldin? diye sordu. Ebû Eyyûb:

Bir hadisi sormak için geldim. Bu hadisi duyanlardan sadece Ukbe b. Âmir ile ben hayatta kaldım. Ona sormak için geldim. Beni bilen biri ile evine gönder, dedi. Evine gidince kapıyı açana kendini tanıttı. Sahabinin geldiğini duyan Ukbe b. Âmir hızla kapıya gidip arkadaşına sarıldı. İçeri buyur etti. Bir süre sonra Ebû Eyyûb:

-Müslümanların ayıbını örtme konusunda seninle birlikte Efendimizden duyduğum bir hadisi teyit ettirmek için geldim. O hadis hatırladın mı? diye sordu. Ukbe:

Evet. Allah Resûlü (s.a.v.): “Kim dünyada iken bir müminin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” buyurduğunu duydum, dedi. Dinlenmek için kısa bir süre sahabiye konuk olan Ebû Eyyûb, evden ayrılıp devesine bindiği gibi Medine’nin yolunu tuttu. Sahabinin yola çıktığını haber alan Mesleme b. Mahlad onun için hazırladığı hediyeyi zor yetiştirdi.143

Ebû Mûsâ el-Eşarî: İlmin zirvesinde olan sahabilerdendi. Yaşadığı bir olay Efendimizin toplumu ilimle inşası hususunda gösterdiği hassasiyetin güzel örneklerinden biridir.

Eşarî’ler şehir merkezinden uzakta oturan bir kabileydi. Bitişik sokakta ise Müslüman oldukları hâlde İslâm hakkında fazla bilgisi olmayan sahabeler oturuyordu. Eşarî’ler onların aksine son derece bilgili ve kültürlü insanlardan oluşuyordu. Bu zıtlık başlangıçta birbirlerinden uzak durmalarına ve faydalanmalarına perde oldu. Olanların farkına varan Allah Resûlü (s.a.v.) bir gün Mescid-i Nebevî’de ayağı kalktı ve insanlara bir konuşma yaptı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra Müslüman kabileleri isim isim anarak tek tek saydı. Her biri hakkında güzel sözler söyledi. Sonra:

-Bir kabileye ne oluyor da bildiklerini komşularına öğretmiyorlar. Onlara İslâm fıkhını bildirmiyor, yol göstermiyorlar. İyilikleri emretmiyor, kötülüklerden sakındırmıyorlar. Nefsim yedi kudreti elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya komşularınıza bildiklerinizi öğretir, İslâm esaslarını kavratır, onlara nasihat eder, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız ya da cezanız daha dünyada iken size acil olarak gelir, buyurdu.

Konuşması bitince insanların şaşkın bakışları arasında evine gitti. Efendimiz gittikten sonra panikleyen sahabeler, aralarında Efendimizin bu sözlerle kimi kastettiğini konuşmaya başladılar. Birçoğu:

-Allah Rasûlü (s.a.v.) bu sözlerle Eşarî’lerden başkasını kastettiğini sanmıyoruz, Zira onlar âlim ve fakih insanlar. Hemen yanı başlarında bedevi cahil komşuları var, dediler.

Konuşmalardan çok rahatsız olan Eşarî’ler hemen bir araya gelip istişare ettiler. Bir gurup kurarak görüşmek üzere Efendimizin yanına gönderdiler. Huzura varınca:

-Ya Rasûlallah! Diğer kabileler hakkında güzel şeyler konuştuğun hâlde bizim hakkımızda olumsuz sözler söylediniz. Ne yapmamızı istersiniz? Bu yanlışımızdan nasıl telafi ederiz, diye sordular. Efendimiz:

-Ya komşularınıza bilmediklerini öğretirsiniz, İslâm esaslarını kavratır, onlara nasihat eder, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız ya da cezanız size daha dünyada iken acil olarak gelir, buyurarak önceki sözünü tekrarladı. Eşarî’ler:

-Ya Rasûlallah! Bize bir yıl zaman ver. Onları istediğiniz şekilde eğitelim ve öğretelim, dediler. Allah Resûlü (s.a.v.) istediklerini kabul ederek onlara bir yıl zaman verdi. Sonra onlara Mâide suresinin 5/78-79. ayetlerini okuyarak bunu yapmadıklarında nasıl bir akıbetle karşı karşıya kalacaklarına işaret buyurdu.144

SAĞLIK, KÜLTÜR, SPOR, SANAYİ alanlarında da ciddi çalışmalar yapan Efendimiz, halkı eğitti, yönlendirdi. Temel ilkeleri vazederek, örnek çalışmalar yaparak kurduğu İslâm devletinde bu yönde sağlam temeller attı.

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

ASKERİ KİMLİĞİ

Kurduğu İslâm devletinin savaş ve barış kararından, askeri hedefler, stratejiler ve bunların uygulamaya geçirilmesi dâhil bütün askeri işler, Efendimiz tarafından planlanıp yürütülürdü. O mükemmel bir devlet başkanı olduğu gibi mükemmel bir komutan, mükemmel bir başkomutandı.

Mekke’de İslâm’a davet etmek için amansız bir mücadeleye öncülük eden Efendimiz, baskılar artınca ashabıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Lakin baskılar durmadı. İslâm’ı yok etmeye kararlı olan müşrikler, Medineli müşriklerden çevre kabilelere kadar tüm muhalif unsurlarla irtibata geçtiler. Müslümanları Medine’den çıkarmaları için baskı yapıp, tehdit ettiler. Başarılı da oldular. Müslümanlar aylarca baskın korkusu ile yatıp kalktı. Buna rağmen uzun süre sabredip karşılık vermediler. Bundan cesaret alan Mekkeliler, baskılarını artırdılar. Sonunda cihada izin verildi. Harekete geçen Efendimiz, baskıları azaltmak, düşmana güçlü olduklarını göstermek, çevre kabilelerle iletişime geçmek, bölgeyi tanıyıp kontrol etmek ve düşmanın hareket alanını daraltmak için seferler düzenledi. Seferlerin birçoğuna bizzat katılarak komuta etti. Bir kısmına katılmayıp sahabileri gönderdi. Efendimizin komuta ettiği seferlere gazve, sahabilerin komuta ettiklerine seriyye ismi verildi.

Cihad stratejisini ve hedefleri belirleyen Efendimiz, kimlerin, nereye, ne zaman, kimin komutasında, kaç kişilik birlikle gideceğini planlar, sebep ve sonuçları değerlendirir, yeni planlar yapardı.

Hz. Ümmü Seleme ve Enes b. Mâlik’in bildirdiğine göre Allah Resûlü (s.a.v.) cihad ve yolculuğa Perşembe günleri çıkmayı severdi.145 Seher vaktinde konak yerinden ayrılarak yola koyulurdu. Sefere dua ve zikirle çıkar, sefer boyunca Allah’ı çokça anar, dua ederdi. Evine gece gitmezdi. Genelde kuşluk vaktini bekler, dönüş zamanını o şekilde ayarlardı. Şehre varınca önce Mescid-i Nebevî’ye gidip iki rekât namaz kılardı. Namazdan sonra bir süre oturur, ilgili kişilerden rapor alır, meselesi olan kişileri dinler daha sonra evine giderdi.”146

Kendi katılmadığında sahabileri yolcu eder, dualarla uğurlardı. “Sefere çıkan kişinin ailesinin yanında bırakacağı en değerli şey iki rekât namazdır.” 147 buyurur, hazırlıklar bitip yola çıkılacağı zaman iki rekât namaz kılardı.

Yola çıkarken Ayete’l-Kürsî okur: “Kim evden çıkmadan önce Ayete’l-Kürsî’yi okursa dönünceye kadar hoşlanmayacağı şeyle karşılaşmaz.” buyururdu.148

Efendimiz, on beş veya on yedi kez sefere çıktı. Bunlardan yalnızca yedisinde savaştı. Bunlar Bedir, Uhud, Hendek, Müstalik, Hayber, Kureyza ve Huneyn savaşlarıdır. Bazı müellifler Nadiroğulları kuşatması ve Vadi’l-Kura seferlerin de savaş yapılan seferler arasında sayarlar.149 Sahabileri elli sefer için görevlendirdi.

Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m) BAŞKOMUTAN SEÇİMİ

Ordu komutanlığı son derece önemli ve zor bir görevdir. Orduya komuta edecek kişide birçok vasfın bir arada olmasını gerektirir. Savaş halindeki ordulara başkomutanlık daha çok vasıf ve liyakat gerektirir. Efendimiz, yaptığı icraatları ve elde ettiği büyük başarılarla bu vasfa başkaları ile kıyas edilmeyecek kadar liyakatli olduğunu göstermiştir.

1-Liyakati

Başkomutanlık yalnızca gayret ile yapılabilecek bir görev değildir. Onu yapacak kişi birçok üstün vasfı kendisinde toplaması gerekir. Bunlar kısaca şöyle açıklanabilir:

a-Şahsi Özellikler

Ordu komuta etmek fıtrî olarak özel kabiliyetlerle donanmanın yanı sıra ciddi bir ilim ve tecrübe gerektirir. Efendimiz, fıtraten özel kabiliyetlere sahip olduğu gibi risâlet görevinden itibaren büyük bir bilgi ve tecrübe edindi.

Bedenî Liyakat: Efendimiz Rukâne adında büyük bir pehlivanı yenecek kadar güçlü-kuvvetli, savaşa giderken kilometrelerce yürüyecek kadar dayanıklıydı. Bir tehlike olduğunda herkesten önce harekete geçecek kadar çevik, sahabilerle yürürken arkadaşlarının kendisine kavuşmakta zorlanacağı kadar hızlıydı.

Müstalik savaşından dönerken gece boyunca mola vermeden yüründü. Sahabiler yorgunluktan bitap düştüğü halde o hala yürüyebilecek durumdaydı. Hendek savaşında kaya ile karşılaşan sahabiler, onu kırmakta zorlandıklarında Efendimizin yanına koşarlardı.

Aklî Liyakat: Ordu komuta etmek ve savaş yönetmek, yerli yerinde, hızlı ve doğru karar verecek ciddi bir zekâya, olayların ötesini görecek bir basirete sahip olmayı gerektirir. Mekke döneminde müşriklere karşı yıllarca mücadele eden Efendimiz, zekâ ve basireti sayesinde büyük sıkıntıları üstesinden kolaylıkla geldi. Medine’ye hicret edince, başkanlığını Yahudi ve Medineli müşriklere fazla sorun yaşamadan kabul ettirdi.

Ufuk: Devlet başkanı, başkomutan gibi görevleri üstlenenler sıradan insanlarla kıyaslanmayacak kadar çok öteleri görecek vasıflara sahip olmalıdır. Efendimiz, Mekke’de işkence ve baskılardan inlerken veya Hendek savaşında sahabiler tuvalete bile gitmekten korktukları sırada Müslümanların o günün süper devletleri olan Bizans ve Fars İmparatorluklarının topraklarını fethedeceğini görecek kadar büyük ufka sahipti.

Uzak Görüşlülük: İleriyi görmeyenler, herhangi bir orduya komuta edemeyecekleri gibi başkomutanlıkta yapamazlar. Komutan, savaş başlamadan önce olabilecek hamleleri görmeli, onları karşı hamleleri planlayabilmelidir. Uhud savaşına giderken Yahudilerin yardım teklifini reddeden Efendimiz, müşrik, münafık ve Yahudi ittifakını görerek ihanet planlarını boşa çıkardı. Okçuları tepeye yerleştirirken, düşmanın savaş sırasında yapabileceği hamleyi, Müslümanların ganimet arzusu ile görev yerlerini terk edeceklerini görerek tedbir aldı.

Hendek savaşından sonra rüzgârın Müslümanlar lehine döndüğünü gören Efendimiz, eşsiz bir öngörü ile Mekkelilere barış elini uzatmaya karar verdi. Uzattığı elin havada kalmaması için umreyi vesile kıldı. Yaptığı hamle büyük bir zafer ve açılımlarla sonuçlandı.

Mekke halkından olmanın avantajını sonuna kadar kullanan müşrikler, Kâbe’nin kutsiyetinden istifade ediyorlardı. Konumlarından dolayı Araplar onlara büyük saygı gösteriyor, kendilerine aykırı hareket etmekten şiddetle kaçınıyorlardı. Bu bakış açısı değişmeden Arapların İslâm’a yönelmesi çok zordu. Problemi çözmek isteyen Efendimiz, doğru zamanda doğru bir hamle yaparak umre için yola çıktı. Müşrikler umre yapmalarına izin verirlerse Müslümanları tanımış olacak, Araplar katında kazanmalarına kapı açmış olacaklardı. Engel olduklarında Arapların gözünde haccı engelleyen zalim pozisyona düşeceklerdi. Müslümanlar iki durumda da kazanacaklardı.

Ayrıca Mekkelilerin içindeki vicdan sahibi kişilerin harekete geçerek umre yapmalarına engel olmaya kalkışanlara karşı çıkacaklarını düşünen Efendimiz, bu yolla halkın İslâm düşmanlığındaki birliğini dağıtmayı planlıyordu.

Umre yolculuğunun sonunda bunların yanı sıra Mekkeliler Müslümanları ve İslâm’ı resmen tanımak durumunda kaldılar. Bu Müslümanların Araplar neznindeki değerini yükseltti. Mekke liderlerinin halkın üzerindeki baskısını ciddi anlamda azalttı. Mekkelilerle görüşme ve halkla iletişimin yolu açıldı.

Mekkelilerin geçmişte yaptıkları ile yüzleşmeleri için zemin ve fırsat oldu. Barış ortamından istifade ederek diğer Arapların İslâm’a davet etme fırsatı yakaladı.

Münafıklara karşı stratejisi de böyleydi. Abdullah b. Übey ve arkadaşlarının üzerine giderek ezseydi her birini kahraman yapardı. Böylece Selemeoğulları gibi birçok Medineli kabilenin İslâm’a cephe almasına ve Müslümanlara karşı kan davası gütmesine sebep olurdu. Aksi olunca bu insanlar zaman içerisinde münafıklardan uzaklaşıp Efendimizin yanında yer aldılar.

Güçlü İrade ve Kararlılık: Güçlü bir iradeye sahip olan Efendimiz, çok kararlı biriydi. Zira aldığı Kur’ân terbiyesi bunu gerektiriyordu. “Karar verdiğin zaman artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Âl-i İmrân, 3/159

Uhud savaşına gitmeden önce ashabıyla istişare eden Efendimiz, görüşme sonucunda şehir dışında savaşmaya karar verdi. Efendimizi buna zorladıklarını düşünen sahabiler, pişmanlıklarını bildirdiler. Ancak “Bir peygamber ümmeti için savaş elbisesi giydiği zaman çıkarması doğru değildir.” buyuran Efendimiz kararından dönmedi.

Hamrau’l-Esed ve Bedrü’l-Mevid gibi seferlerde eşsiz bir iradeye sahip olduğunu ortaya koyan Efendimiz, sahabilerine “Tek başıma da kalsam giderim.” buyurarak kararlılığını gösterdi. Hudeybiye’de tüm sahabilerin tepkisine rağmen anlaşma imzalama kararlılığı gösterdiği gibi.

Plan-Programlı Hareket: Hicret sırasında detaylı hareket planı hazırlayan Efendimiz, Hendek Savaşı ve diğer seferlerde de plan ve programlı hareket etti. Planlı programlı hareketi sayesinde 5000 zira /2310 m uzunluğunda, 7 zira eninde, 9 zira derinliğindeki hendeği, çok soğuk, rüzgârlı bir havada, aç karnına, münafık ve Yahudilerin psikolojik baskısına rağmen, olması gereken zamandan daha erken, düşman gelmeden üç gün önce bitirdi.

Hızlı Karar Verme ve Hareket Etmek: Uhud savaşında Müslümanların her biri bir tarafa dağıldığı sırada hızlı karar vermesi ve hareket etmesi sayesinde orduyu toparladı. Tıpkı Dumetû’l-Cendel seferinde olduğu gibi.

Cesaret, basiret, sabır, aldığı sorumluluğu üstlenmek, dostlarını ve düşmanlarını tanımak komutanda bulunması gereken önemli özelliklerdir. Efendimizde bunların tamamı yüksek düzeyde vardı.

b-Uygulamaları

Her konuda olduğu gibi başkomutanlık meselesinde de şahsi yetenekler tek başına yeterli değildir. Saha uygulaması da en az yetenekler kadar önemlidir. Seferlere, sefer öncesi ve sonrası yapılanlara baktığımızda Efendimizin büyük başarılara imza attığını görürüz.

1-Ordunun Hazırlanması

Efendimiz döneminde düzenli ordu yoktu. Halkın tamamı asker sayılırdı. Savaşa karar verildiğinde duyuru yapılır, katılmak isteyenler seri bir şekilde hazırlanıp orduya katılırdı. Bu nedenle insanların her an hazır olmaları gerekirdi. Müslümanların düşmanla mücadeleye her an hazır bulunmalarını emreden Allah: Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…” Enfâl, 8/60 buyurur.

Bedeni Hazırlık: Halkı cihada hazırlayan Efendimiz: “Çocuklarınıza yüzmeyi ve atıcılığı öğretin!” “İki hedef arasında koşan kimsenin her adımı için bir hasene verilir.”, “Bilesiniz ki kuvvet remy/ atmaktır, bilesiniz ki kuvvet remydir, bilesiniz ki kuvvet remydir.” buyurarak cihada bedenen hazır olmaya teşvik eder lakin hiç kimseyi zorlamazdı. Çocuklar ve gençleri koşuya teşvik eder, yarıştırır, cihat eğitimi yapanları gördüğünde yanlarına gider, kendilerine katılarak takdirlerini bildirirdi.

Silah Eğitimi: Efendimiz “Kişinin atını yetiştirirken, eşi ile cilveleşirken ve yayı ile ok atarken yaptığı oyunlar haktır. Bunlar dışındaki eğlenceler batıl /makbul değildir.” Buyurarak insanları silah eğitimine teşvik eder, düzenlenen eğlencelerin bir faydaya matuf olmasını isterdi, faydasız eğlenceyi batıl olduğunu belirtirdi.

Kılıç kullanmasını ve ok atmasını öğrenen Eslemoğulları’nın gençleri ile karşılaşan Allah Resûlü (s.a.v.) sevindi ve:

-Atın ey İsmâîloğulları! Sizin atanızda iyi okçuydu. Atın ben de falan oğulları tarafında yer alıp atacağım, buyurarak yarışa katılmak istediğini söyledi. Gruplardan biri ok ve yaylarını bırakarak kenara çekildi. Durumu fark eden Efendimiz:

-Ne oldu? Niçin çekildiniz? Buyurdu. Grup:

-Siz onların yanında iken nasıl kazanacağız? Dediler. İtirazı haklı bulan Efendimiz:

-Atın ben tüm takımlardanım, buyurarak gönüllerini aldı.150

Eğitimin sürekli olması gerektiğini dile getiren Efendimiz: “Atıcılığı öğrendikten sonra unutan kişi isyan etmiştir!” buyururdu.151

Manevi Hazırlık: Cihadı en büyük ibadetlerden biri olarak kabul eden İslâm, şehadeti en büyük makamlardan sayar. Bu nedenle cihat için yapılan her hareketi ve fedakârlığı değerli görür. İnsanları Allah adına, onun rızası için sürekli mücadele etmeye teşvik eden Efendimiz, her vesile ile cihadın faziletini ve mücahide verilen mükâfatı bildirirdi. Onlardan birinde:

Allah bir ok sebebi ile üç kişiyi cennete koyar. Bunlar ameli ile Allah’tan hayır umarak oku yapan, oku atan ve oku atana uzatandır, buyurur.”152

Silahlanma

Enfâl suresi 60. ayetin emrini yerine getirerek düşmanla savaşırken gereken silah hazırlığına önem veren Efendimiz, kendine ait olan gelirin bir kısmını silah alımı için ayırırdı.

Atların yelelerine bağlanan hayır, kıyamet gününe kadar devam edecektir…”153 buyurur, devlet reisi olarak silahlanma konusunda gerekli tedbirleri alır, ihtiyaç duyulduğunda Tebük savaşında olduğu gibi ihtiyaç sahiplerine hazırlanan bu binek ve silahları verir, devlet imkanları bittiği yerde zengin Müslümanları yardıma çağırdı.

Bu minvalde atların bakımına önem veren Allah Resûlü (s.a.v.), Nakî’de onlar için özel bir çiftlik yaptırdı. Nakîu’l-Hayl ismi verilen harada kalan atlar, burada yetiştirilir, koşu ve yarışlarla cihat için hazırlanırlardı. Atların bakımları ile yakından ilgilenen Efendimiz, özellikle yarış öncesi kuru ot ile tekrar tekrar tımar edilmesini ister:

-Atlara su vermeği ihmal etmeyin. Sabah akşam su verin. Üzerine çul örtün! Bu terini çeker, rengini durulaştırır, derisini rahatlatır, buyurur. Her gün bir kaç kez binilmesini, bir kaç mesafe koşturulmasını tavsiye ederdi.154

At ve Deve Yarışları

Atları cihada hazırlamak için yarışlar düzenleyen Allah Resûlü (s.a.v.) tımarlı atları Hafyâ’dan onun beş-altı mil uzağındaki Seniyyetü’l-Veda / Veda tepesine kadar koşturarak yarış yaptırırdı. Tımarsız atları ise Seniyyetü’l-Veda’dan onun bir mil uzaktaki Mescid-i Nebevî’ye kadar koştururdu.155 Yarışan atların beş yaşında olmasını tercih ederdi.156

Her fırsatta atlar arasında yarış düzenleyen Efendimiz kendi atlarını da yarışa katardı. Yarış başladıktan sonra yüksekçe bir yere çıkarak izlerdi. Üç atının birden yarıştığı bir yarışı izleyen Efendimiz, üç atın doludizgin geldiğini gördü. Atlar yaklaşınca en öndekinin kendi atı Lizâz olduğunu görünce sevindi. Onu Zarb ve Sekb’in takip ettiğini görünce sevinci daha da arttı. Zarb veya Lizâz adındaki atın binicisi olan Sehl b. Sa’d der ki:

Yarışta başarılı olunca beni tebrik eden Allah Resûlü (s.a.v.), bana Yemen işi bir hırka hediye etti.157

2-Yaptığı Yenilikler

Cihat ve mücadelede başarılı olmanın en önemli şartlarından biri yeni silahlar, yeni savaş ve mücadele taktikleri üretmektir. Hendek savaşında önemli bir yeniliği uygulayan Efendimiz, Arapların bilmediği bir uygulamayla şehrin girişine hendek kazdırarak düşmanın içeri girmesini engelledi. Uygulamanın düşmanın yenilgisinde önemli rolü oldu. Tâif savaşında kaleleri ele geçirmek için mancınık ve debabe kullandı.

3-Her Cephede Mücadele Etmesi

Cihat ve mücadeleyi yalnızca savaş meydanlarında olmadığını bilen Efendimiz, ekonomik, psikolojik, ilmi, siyasi, sosyal mücadeleyi en güzel şekilde yürüterek cihat meydanlarından daha büyük zaferlere elde etti.

Ekonomik mücadelenin en önemli boyutunun üretmek olduğunu düşünen Efendimiz, halkın mali yönden güçlenmesini sağlamak için bağ, bahçe, çarşı ve tarlada çalışmaya teşvik ederdi.

4-Savaş Stratejileri

Mücadelesinde yakın ve uzak plan ve stratejiler üreten Efendimiz, cihad izni verildiğinde Müslümanların gücünü göstermek, çevre kabilelerle ile ilişki kurmak, düşmanın ekonomik gücünü zayıflatmak gibi hedefleri göstererek Medine’nin dört bir yanına seriyyeler düzenledi.

Savaşırken dahi gönülleri fethetmek için çaba gösterir, bütün düşmanlarını aynı anda karşısına alıp bütün cephelerde savaşmak yerine, hedeflerini sıralar, mümkün olduğunca tek tek savaşırdı.

İhaneti cezalandırırdı. Davetçileri tuzağa düşüren Adel ve Kare kabilelerini cezalandırmak için Lihyânoğulları seferini düzenledi. Baskın yapanlar üzerine Kürz b. Câbir’i gönderdi. Uyeyne b. Hısn’ın düzenleyip Ebû Zer’in oğlunu öldürdüğü baskını cezalandırmak için Zî Kared seferini düzenledi. Kureyzalıların Hendek savaşındaki ihanetini kalelerini kuşatarak cezalandırdı.

Dış düşman kadar iç düşmanı da gözetir, gerekli tedbirler alırdı. Bunlardan biri de ihanet edecek unsurları ordudan uzak tutmaktı. Uhud savaşına giderken ilerde bir grup görünce:

-Bunlar kim? Diye sordu. Sahabiler:

-Abdullah b. Übey’in müttefiki olan Yahudiler, müşriklere karşı Müslümanların yanında yer almak istiyorlar, dediler. Efendimiz:

-Müslüman oldular mı? Diye sordu. Hayır, cevabı alınca:

-Söyleyin geri dönsünler. Biz müşriklere karşı kâfirlerden yardım almayız, buyurdu.158

5-Savaş Prensipleri

Direktifleri tevile mahal bırakmayacak şekilde net verirdi. Uhud okçularına verdiği emir gibi. Orduya tek komutan atardı. Düşmanı topyekûn karşısına almazdı. Topyekûn geldiklerinde Hendek savaşında olduğu gibi düşmanı bölerek birbirinden ayırdı. Savaşlarda savunma değil saldırı taktiği uygulardı. Düşmanın hazırlandığını önceden haber alır, onlardan önce hareket ederek hücum ederdi. Muhârib ve Sa’lebeoğulları, Zâtu Rikâ’, Dûmetü’l-Cendel ve diğer seferlerde olduğu gibi. Düşmana beklenmedik yer ve zamanda saldırırdı. Lihyân Gazvesinde Kureyş, Adel ve Karelileri yanıltmak ve hedefin anlaşılmasını önlemek için güney yerine kuzeye yönelerek, daha sonra dönüp hedefe yönelmişti.

Gatâfânlılar üzerine giderken Recî’de karargâh kurdu. Gatâfânlılar hedefin Hayber olduğunu sanıp tedbir almadılar. Durumdan istifade eden Efendimiz onlar üzerine de seriye gönderdi.

6-İstihbaratı

İstihbarata büyük önem veren Efendimiz, düşmanın düşünce ve tepkileri hakkında bilgi toplardı. Bedir savaşı öncesi, Uhud savaşı öncesi ve sonrasında, Hendek savaşında, Hudeybiye’de ve diğer savaşlarda olduğu gibi düşmanın fikrini öğrenmek için çeşitli sahabileri görevlendirdi.

Düşmanın askeri ve silah gücü, yeri, güzergâhı komutanlarını tespit etmek içinde istihbarata başvuran Efendimiz, barış zamanlarında da istihbaratı devam ettirirdi.

7-Güvenlik Tedbirleri

Emniyet ve güvenlik konusuna özel önem veren Efendimiz, sır konusunda da hassastı. Hareket planını gizlemeye dikkat eder, vakti gelmeden açıklamazdı. Mekke Fethi hazırlıklarını Hz. Ebû Bekir’den bile gizleyen Efendimiz, Abdullah b. Cahş’ı seriye komutanı atadığı zaman eline bir mektup verdi. Mektubu nerede açacağını bildirdi. O yere gelince mektubu açan sahabi, gideceği yeri ve detayları mektuptan öğrendi.

Ordunun emniyetini sağlamak için Keşif Birlikleri gönderir, karargâh kurulduğunda nöbet tutulmasını emrederdi. Bedir savaşına giderken Besbes b. Amr, Adiy b. Zeğbâ’yı keşif için gönderdi.

8-İstişaresi

Sivil hayatta olduğu gibi askeri faaliyetlerde de istişareye büyük önem verirdi. Hz. Âişe: “İnsanlarla Allah Resûlü (s.a.v.) kadar çok istişare yapan birini görmedim, derdi.159

İnsanların fikir ve düşüncelerine açıktı. Teklif kimden gelirse gelsin değerlendirirdi. Bedir savaşında Habbâb b. Münzir’in karargâh konusundaki teklifini değerlendirdiği gibi Selmân-i Farisî’nin Hendek kazma fikrini de yerinde bularak uyguladı.

Önemli konularda genel istişare yapardı. Bedir savaşına katılıp katılmama hususunda askerleri ile istişare eden Efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Mikdâd b. Amr fikirlerini söylemesi ile yetinmedi. Medineliler adına konuşan Sa’d b. Muâz fikrini açıklayıncaya kadar istişareyi devam ettirdi.

2-Üstünlüğü

Efendimizi diğer başkomutanlardan ayıran en büyük fark, cihat ve mücadeledeki gayesi, bu sırada söylediği sözler, hal ve hareketleridir.

Hedef ve Gayesi

Efendimiz öldürmek için değil yaşatmak için savaşır, ganimet için değil imana vesile olmak için mücadele eder, güç ve kudret için değil Rabbinin rızası için cihat eder, toprak kazanmak için değil gittiği topraklara tevhidi ulaştırmak için yola çıkar, intikam almak için değil gönülleri fethetmek için gayret ederdi. Yaşantısı, insanlarla ilişkisi, Mekke fethinin ardından kendine ve ashabına olmadık işkenceleri yapanları bağışlaması, esir aldığı insanları defalarca serbest bırakması, ganimetleri Müellefe-i Kulûb’a dağıtması, Müslüman olan köy, kasaba ve şehirlerin yöneticilerini değiştirmemesi hedef ve gayesini gösteren yüzlerce örnekten sadece bir kaçıdır.

Askere, halka, düşmanına karşı takındığı tavır:

Kur’ân ahlakı ile ahlaklanan Efendimiz, sivil hayatta olduğu gibi başkomutanlık esnasında da hal ve hareketleri ile insanlığa örnek oldu. Savaş alanından bir örnek dahi her şeyi anlatmaya yetiyor.

Bedir savaşına gidilirken İslâm ordusunda yetmiş deve vardı. Gruplara ayrılan sahabiler develere dönüşümlü olarak biniyorlardı. Allah Resûlü (s.a.v), Hz. Ali ve Mersed b. Ebû Mersed bir guruptaydı. Deveye binme sırası Hz. Ali ile arkadaşının gelince sahabiler tedirgin oldular. Allah Resûlü’nün (s.a.v) yürümesine gönülleri razı olmadı.

– Ya Resûlallah! Lütfen siz binmeye devam edin! Biz sizin yerinize yürürüz dediler. Ancak Allah Resûlü (s.a.v) tekliflerini kabul etmedi.

– Siz yürüme konusunda benden daha güçlü değilsiniz. Ayrıca benim sevaba olan ihtiyacım sizden daha az değildir, buyurarak ümmetin liderlerine örnek oldu.160

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED (a.s.m)

İLMİ KİMLİĞİ

Efendimiz ümmi bir toplum içinde doğup büyüyen, okuma yazma bilmeyen ümmi bir peygamberdi. Bilgisi vahiyle muhatap oluncaya kadar hayat tecrübelerinden ibaretti. Mekke halkından biri ne biliyorsa Efendimiz de biraz az biraz fazla onu biliyordu. Vahiyle birlikte bütün hayatı değiştiği gibi ilmi hayatı ve ilmi kimliği de değişti. Rabbi onu Kur’ân ahlakı ile terbiye ettiği gibi bilmediğini de öğretti. Bildiklerini ashabına öğreten Efendimiz, onlara sosyal ilimlerden insan psikolojisine, tarihten tıbba kadar pek çok konuda konunun uzmanlarını hayrete düşürecek çok şey söyledi.

Çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi insanları ilme teşvik eden Efendimiz, Dâru’l-Erkâm, Suffe gibi ilmi müesseseler kurarak ashabını eğitti. Efendimiz, İslâm devletinin temellerini attığı, birçok problemle mücadele ettiği, yokluk ve yoksulluğun had safhada olduğu o günlerde Mescid-i Nebevî’nin bir bölümünü yatılı okul yapması ilme ne kadar çok önem verdiğini gösterir. Suffe öğrencilerinden biri olan Ebû Saîd yaşadıkları şartları şöyle anlatır:

Ben Medineli Müslümanların ilim öğrendikleri ders halkasında bulunuyordum. O günlerde üzerimizde doğru düzgün giyecek elbisemiz yoktu. Vücudumuzun görünen taraflarını kapatmak için birbirimizin arkasına gizlenirdik. Bizi okutan öğretmen yanımıza gelince Allah’ın Kitabını okur, bizde sessizce dinlerdik. Bir seferinde yine bu şekilde Kur’ân okurken Allah Resûlü (s.a.v.) yanımıza geldi. Kendini bizden biri göstermek, bize moral ve destek vermek için aramıza oturdu. O oturunca öğretmenimiz sustu. Sevgili peygamberimiz:

-Ne okuyordunuz? diye sordu. Biz:

-Ya Resûlallah! Öğretmenimiz bize Allah’ın Kitabını okuyor, bizde dinliyorduk, dedik.

-Dersinize devam edin! buyurdu. Derse dönüp bir süre daha Kur’ân okuduk. Efendimiz bir süre sonra bize eli ile etrafında halka olmamızı işaret etti. Yerimizden kalkıp etrafında halka olduk. Sanırım Peygamberimiz o halkanın içinde benden başkasını tanımıyordu. Bize döndü:

-Emredildiği zaman sabreden ümmetim olduğu için Allah’a hamd ederim. Size müjdeler olsun ey yoksul gençler! Sizler zenginlerden beş yüz yıl önce cennete gireceksiniz. Sizler cennet nimetlerinden faydalanırken zenginler dünyada yaptıklarının hesabını verecekler, buyurdu.”161

KUR’ÂN-I KERİM İLİMLERİ

Efendimizin tecrübî bilgisi dışında bütün bilgisi ona vahiy yolu ile bildirilen bilgidir. Bu husus “O hevasından konuşmaz. O konuştuğu ancak kendisine bildirilen vahiydir.” Necm, 53/3-4 buyuran Allah Teâlâ tarafından bildirilir. Abdullah b. Amr anlattığı bir olayda Efendimiz de aynı gerçeğe vurgu yapar:

Allah Resûlü’nden (s.a.v.) duyup da ezberlemek istediğim her şeyi yazıyordum. Beni gören Kureyşliler:

-Sen Rasûlullah’tan duyduğun her şeyi yazıyorsun. Hâlbuki Allah Resûlü (s.a.v.) de bir insan, her insan gibi o da konuştuğunda kızgın veya çok neşeli olabilir, diyerek ikaz ettiler. Sözlerinden etkilenerek bir süre yazmayı bıraktım. Ancak kalbim mutmain olmadı. Bir gün dayanamayıp Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gittim. Söylenenleri anlattıktan sonra:

-Ya Resûlallah! Sizden duyduklarımı yazmak, elimle kalbime yardım etmek istiyorum. Ama kızdığınız veya neşeli olduğunuz zamanlarda da konuştuğunuzu düşünerek yazmayı bıraktım. Kızgın veya neşeli olduğunuz zamanlarda da yazayım mı? Bu hususta ne buyurursunuz? diye sordum. Efendimiz:

-Yazmaya devam et! Çünkü nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benim ağzımdan haktan başka bir şey çıkmaz, buyurdu.162

Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar harf harf hece hece Allah Teâlâ tarafından Efendimize inzal buyruldu, kalbine bir daha silinmeyecek şekilde nakşedildi. Bu durum bizzat Rabbimiz tarafından bildirilir: “Sana vahyedileni hemen ezberlemek ve bellemek için dilini hareket ettirme. Çünkü onu (senin kalbinde) toplayıp okutmak bize aittir. Öyleyse onu okuduğumuz zaman sen sadece okunuşunu takip et. Ayrıca onu açıklamakta bize aittir.” Kıyâme, 75/16-19

“… Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’ân’ı (okumakta) acele etme ve “Rabbim, benim ilmimi artır” diye dua et.” Tâ Hâ, 20/114

Kendisine vahyedilen Kur’ân ve Kur’ân ilimlerini en iyi bilen Efendimiz, Allah’ın emri ile bildiklerini ümmetine öğretti.

Kıraat İlmi:

Efendimizin ashabına öğrettiği Kur’ân-ı Kerim ilimlerinin başında kıraat gelir. Rabbinden aldığı ilmi sahabilere öğreten Efendimiz, Hz. Osman, Hz. Ali, Übey b. Ka’b, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mesûd gibi pek çok kıraat âlimi yetiştirdi. Sahabiler de Efendimizden öğrendiklerini diğer sahabilere ve yeni gelen nesillere öğrettiler. Ebû İshâk anlatıyor:

Esved b. Yezîd Mescid-i Nebevî’de insanlara Kur’ân okuturken bir adam:

-“Fehel min müddekir.” ayetini nasıl okuyorsunuz? Dal ile mi zal ile mi? diye sordu.

-Dal ile okuyoruz. Zira Abdullah b. Mesûd’tan duydum. Dedi ki: “Allah Resûlü (s.a.v.) ayeti “Fehel min müddekir.” şeklinde okudu.”163

Enes b. Mâlik: “Allah Resûlü (s.a.v.) Kur’ân’ı sesini belli ölçüde yükseltip med yaparak okurdu.164 Bismillah derken uzatır, Rahmân derken uzatır, Rahîm derken uzatırdı.”165

Hz. Ümmü Seleme anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) Kur’ân’ı kesik kesik okurdu. “Elhamdulillahi Rabbîl’alemîn.” Deyince durur. “Errahmânir’rahîm.” Deyince durur. “Mâliki yevmiddîn.” Deyince tekrar dururdu…”166

Ezvâc-ı Tâhirat hayatta iken Kur’ân-ı Kerim’i yazan Hz. Ömer’in mevlası Amr b. Nâfi anlatıyor:

Hz. Hafsâ bir gün beni yanına çağırıp kendisi için bir mushaf yazmamı istedi. Bana:

-Bakara suresindeki falan ayete geldiğinde yazmayı bırak, yazdığın sahifeyi bana getir. O ayeti ben Allah Resûlü’nden ezberlediğim gibi yazmak istiyorum, dedi. Bildirdiği ayete gelince yazdığım sahifeyi alıp yanına gittim. Bana:

-“Hâfizû ala’s-selavâti ve selâti’l-vustâ” ve salâti’l-asr, Ve kûmû lillahi kânitîn.” şeklinde yaz dedi.”167

Tefsir İlmi:

Daha önce belirttiğimiz gibi Efendimizin peygamberlik görevlerinden biri tebyin yani Kur’ân-ı Kerim’i açıklamaktı. Rabbinden aldığı emri en güzel şekilde yerine getiren Efendimiz, ayetler indikçe onları tefsir ederek açıkladı.

Namazlarınızı özellikle orta namazı kılın…” Bakara, 2/238 ayetinde geçen orta namazın ikindi namazı olduğunu açıklayarak ayeti tefsir etti.168

Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın.” Enfâl, 8/60 ayetinde geçen kuvvet kelimesini ok /silah olarak açıklayarak tefsir etti.169

Hadis kitaplarında bir bölümün ismi Tefsir’dir. Bölümde Efendimizin yaptığı tefsirler yer alır. Onlardan birini Abdullah b. Şihhir /Şihiyyîr şöyle anlatır:

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına gittiğim bir seferde Tekâsür suresini okuyordu. Okuması bitikten sonra bize döndü:

-Âdemoğlu “Malım malım!” deyip durur. Hâlbuki bir insanın malı, yalnızca yiyip bitirdiği yiyecekler, kullandığı eşyalar ve giyinip eskittiği elbiseler ile tasadduk ettiği şeylerdir, buyurdu.”170

Efendimiz Kevser suresinde açıklamak istediğinde:

-Kevser nedir? Diye sordu. Sahabiler:

-Allah ve Resûlü daha iyi bilir! deyince:

-Allah’ın bana vermeyi vaat ettiği cennette bir nehirdir. Onda pek çok hayır vardır. Ümmetim ona ellerindeki su kapları ile koşarlar… buyurdu.171

Hadis kitaplarında yer alan on binlerce hadis, Efendimizin engin ilmini gösterir. Orada akâid, fıkıh, hadis, tefsir, muamelat, hukuk, Peygamberler tarihi, İslâm tarihi, ahlak, tıb… gibi pek çok ilim dalına ait hadisler yer alır.

1 Abdurrezâk, Musannef, 279.

2 Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 5/122.

3 Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 9/21.

4 Ebû Dâvud, Etime 3773; İbn Manzûr, Muhtasar, 12/47.

5 Müstedrek, 4/150; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/281.

6 İbn Manzûr, Muhtasar, 2/296.

7 Müslim, Eşribe 30; Tirmizî, Etime 1841; el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 18166; Nevevî, Şerhi Müslim, 14/251; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/271.

8 Buhârî, Salât 71.

9 Müslim, Fedâil 76; Müsned, 3/119; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/332; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 2.

10 İbn Manzûr, Muhtasar, 2/31.

11 Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 741; el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 18187; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/345.

12 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/345.

13 Ebû Dâvud, Tahâret 16; Nesâî, Tahâret 29; Müsned, 5/82; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 30; Mizzî, Tuhfe, 5322; Mücteba, 1/33; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 10/5623; el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 2011.

14 Buhârî, 6034; Müslim, 2311; el-Humeydî, Müsned, 1228; Tayâlisî, Müsned, 1720; İbn Sa’d, Tabakât, 1/386; İbn Hibbân, Sahîh, 6376; Dârimî, 1/34; Ebû Ya’lâ, Müsned, 2001; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/325; el-Begavî, Şerhu sünne, 3685.

15 Tirmizî, Şemâil, 356; Bezzâr, Müsned, 3663; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 10/242.

16 Bezzâr, Müsned, 18/131; el-Humeydî, Müsned, 1499; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 178.

17 Buhârî, Zekât 1461; Müslim, Zekât 42; Ebû Dâvud, Zekât 1689; Müsned, 3/141; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/346.

18 Müslim, Fedâil 127; Ebû Dâvud, Edeb 4788; Beyhâkî, Delâilu’n-nübüvve, 1/318.

19 İbn Sa’d, Tabakât, 8/166.

20 Vâkıdî, Megâzî, 1/309; Zübeyrî, Nesebi Kureyş, 397; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/65; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/6; İbn Mibred, Şeceretü’n-nebevî, 153; İbn Cemâa, Sîre, 123.

21 İbn Sa’d, Tabakât, 4/286; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/180.

22 Buhârî, İtikâf 8-12; Müslim, Selâm 24; Ebû Dâvud, Savm 79; İbn Mâce, Sıyam 65; Müsned, 6/337; İbn ebî Âsım, el-Âhâd ve’l-mesânî, 3117; Ebû Ya’lâ, Müsned, 7121; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 24/190; Ebû Nu’aym, Ma‘rifetü’s-sahâbe, 3755; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/153; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 11/216.

23 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/142.

24 Buhârî, 5872; Ebû Dâvud, 4214; Tirmizî, 2718, Şemâil, 85; Nesâî, 8/174; Müsned, 3/180; İbn Sa’d, Tabakât, 1/471; İbn Hibbân, Sahîh, 6392; el-Begavî, Şerhu sünne, 3131.

25 Buhârî, Salât 42; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/171.

26 Beyhakî, Sünen, 11693; Dârakutnî, Vakıf 14; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 7196; Hâkim, Müstedrek 5448; Ebû Nu’aym, Ma‘rifetü’s-sahâbe, 1539; el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 30711; İbn Kesîr, Câmiu’l-mesânîd, 8/10; Nevevî, Tehzîbu’l-esmâ, 299.

27 İbn Manzûr, Muhtasar, 2/312.

28 Müsned, 3/199.

29 İbn Manzûr, Muhtasar, 2/300.

30 Buhârî, Vekâlet 6; Huzâî, Muhtasar tahrîcu delâlât, 108.

31 Müsned, 4/226; Buhârî, Tarihü’l-kebîr, 7/33; İbn Hacer, İsâbe, 5577; İbn Abdilber, İstîab, 3/1070; İbn Manzûr, Muhtasar, 17/85; Mizzî, Tehzîbü’l-kemâl, 20/152.

32 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/136.

33 Buhârî, İlim 2.

34 Müslim, İmâret 16; Ebû Dâvud, Vasâya 4; Nesâî, Vasâya 3697; Tayâlisî, Müsned, 487; İbn Hibban, Sahih, 5569.

35 Buhârî, 244; Müslim, 254; Ebû Dâvud, 49; Müsned, 19666; İbn Hibbân, Sahîh, 1071; Mizzî, Tuhfe, 9083, Mücteba, 1/9.

36 Buhârî, Ahkâm 5-6; Müslim, İman 1652; Tirmizî, Nezr 1529; Ebû Dâvud, 2929; Müsned, 5/61; Dârimî, 2351; İbn Kâni‘, Mu‘cemu’s-sahâbe, 644 İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/1214.

37 Müslim, 1072; Ebû Dâvud, 2985; Nesâî, 2599; Müsned, 17065; İbn Huzeyme, Sahîh, 2342; Zübeyrî, Nesebi Kureyş, 87; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, 4/400; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 5/4566; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 13521; Ebû Nu’aym, Ma‘rifetü’s-sahâbe, 1926; İbn Kudame, Ensâb, 103.

38 İbn Manzûr, Muhtasar, 11/305.

39 Buhârî, 6923; Müslim, 3403; İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 100.

40 İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 2/337; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/1008.

41 İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 2/343.

42 İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 2/344.

43 Buhârî, Menâkib, 25; Müsned, 4/257; Hâkim, Müstedrek, 4/564.

44 Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, 1/97.

45 Müslim, 438; Ebû Dâvud, 680; Nesâî, 2/83; Ebû Avâne, Müsned, 2/42; İbn Hibbân, Sahîh, 6339; el-Begavî, Şerhu sünne, 814; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 3/103.

46 Müsned, 11815; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/281.

47 Tirmizî, Buyû 76; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/238.

48 Buhârî, Buyû 49; Huzâî, Muhtasar tahrîcu delâlât, 136; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/239.

49 Huzâî, Muhtasar tahrîcu delâlât, 137; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/239.

50 İbn Manzûr, Muhtasar, 2/351.

51 Buhârî, 7228; Müsned, 2/316; İbn Hibbân, Sahîh, 6350; el-Begavî, Şerhu sünne, 1653.

52 Müsned, 6/293; Ebû Ya’lâ, Müsned, 7017; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/345; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 10/238; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 7/67.

53 İbn Mâce, 2475; Dârimî, 2611; Heyet, Mesânidü’l-câmi, 5.

54 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 215.

55 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 216.

56 Ebû Dâvud, Zekât 26; Tirmizî, Buyu 10; İbn Mâce, Ticarât 25;Huzâî, Muhtasar tahrîcu delâlât, 333; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 2/41.

57 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 214.

58 Kutub, İbrâhîm Muhammed, Siyâsetu Maliye li’r-Resûl, 85.

59 Kutub, İbrâhîm Muhammed, Siyâsetu Maliye li’r-Resûl, 80.

60 Müsned, 2/33.

61 Müsned, 1/62, 75; İbn Mâce, Ticâret 38; İbn Kesîr, Câmiu’l-mesânîd, 17/193. İsnadı sahihtir. Hadisi Ahmed b. Hanbel üç ayrı tarikten, İbn Mâce bir başka tarikle rivayet etmiştir.

62 Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/347; Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-Evliyâ, 1/149.

63 Buhârî, 2904; Müslim, 1757; Ebû Dâvud, 2965; Müsned, 1/25; İbn Hibbân, Sahîh, 6357; İbn Şebbe, Târihu’l-Medîne, 1/75; Beyhakî, Sünen, 6/296; Makdisî, Ehâdisü’l-muhtare, 274 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/312. İsnadı hasendir.

64 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 217.

65 Tirmizî, 1/196.

66 Abdurrezâk, Musannef, 5/226; İbn ebî Şeybe, Musannef, 12/438; İbn Zenceveyh, Emvâl, 2/749.

67 Ebû Dâvud, 3028; İbn Kesîr, Câmiu’l-mesânîd, 10; Heyet, Mesânidü’l-câmi, 5.

68 Abdurrezak, Musannef, 4/129; İbn ebî Şeybe, Musannef, 2/414.

69 Nesâî, 5/46; Dârakutnî, 4/238; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/126.

70 Abdurrezâk, Musannef, 5/238; İbn ebî Şeybe, Musannef, 12/471; Nesâî, 7/133; Belazûrî, Ensâbu’l-eşrâf, 1/156; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/342.

71 Ebû Dâvud, 3/429; Ebû Yusuf, Harâc, 72; İbn Sa’d, Tabakât, 1/287; Ebû Ubeyd, Emvâl, 201; Belazûrî, Futûhu’l-büldân, 87; Taberî, Tarih, 3/321.

72 Buhârî, 2/200; Ebû Dâvud, 3/168; Tirmizî, 3/73.

73 Kutub, İbrâhîm Muhammed, Siyâsetu Maliye li’r-Resûl, 15.

74 İbn Sa’d, Tabakât, 5/330.

75 İbn Manzûr, Muhtasar, 2/309

76 Buhârî, Musâkât 2270; Ebû Dâvud, Harâc 3084; Hâkim, Müstedrek, 2/70; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/257.

77 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/257.

78 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/260.

79 Nakî, Medine’ye 20 fersah uzakta ağaçlık ve bol otlaklı sulak bir vadidir.

80 Buhârî, Cihad ve Siyer 146; Vâkıdî, Megâzî, 2/425; İbn Sa’d, Tabakât, 5/11.

81 Vâkıdî, Megâzî, 2/425; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/258.

82 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/317.

83 İbn Sa’d, Tabakât, 1/506; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/350.

84 İbn Sa’d, Tabakât, 7/31; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/315.

85 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/316.

86 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/327.

87 İbn Mibred, Şeceretü’n-nebevî, 154.

88 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/324.

89 Ebû Nu’aym, Ma‘rifetü’s-sahâbe, 1642; Makrîzî, İmtâu’l-esma’, 1/95; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/324.

90 Ebû Dâvud, Harâc 31; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/311.

91 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/311.

92 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/323.

93 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/316.

94 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 217.

95 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 219.

96 Buhârî, 1245; Müslim, 951; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/ 330, Nûru’l-uyûn, 98; İbn Haldûn, Sîre, 154; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 116.

97 Buhârî, 7; Müslim, 1773; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/324; Nûru’l-uyûn, 98; İbn Haldûn, Sîre, 153; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 114.

98 Buhârî, 64; Nesâî, 5829; Müsned, 1/243; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/328, Nûru’l-uyûn, 98; İbn Haldûn, Sîre, 156; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 116.

99 İbn Sa’d, Tabakât, 1/260; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 4/395; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/ 332, Nûru’l-uyûn, 99; İbn Haldûn, Sîre, 153; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 116.

100 İbn Sa’d, Tabakât, 1/261; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/ 339, Nûru’l-uyûn, 100; İbn Haldûn, Sîre, 154; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 115.

101 İbn ebî Âsım, el-Âhâd ve’l-mesânî, 620; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 20/8; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/ 338, Nûru’l-uyûn, 100; İbn Haldûn, Sîre, 153; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 118.

102 İbn Sa’d, Tabakât, 1/262; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 20/8; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/ 335, Nûru’l-uyûn, 99; İbn Haldûn, Sîre, 153; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 118.

103 İbn Sa’d, Tabakât, 1/263; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 18/94; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/ 334, Nûru’l-uyûn, 100; İbn Haldûn, Sîre, 153; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 117.

104 el-Külâî, İktifâ, 2/378; İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 100.

105 İbn Cemâa, Sîre, 114; Semhûdî, Vefâü’l-vefâ, 2/737; el-Hudarî, Nûru’l-yakîn, 115.

106 İbn Cemâa, Sîre, 129.

107 İbn Sa’d, Tabakât, 1/346.

108 Zehebî, S. A’lâmü’n-nübelâ, 2/382.

109 İbn Sa’d, Tabakât, 1/316; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/346.

110 İbn Sa’d, Tabakât, 1/338; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/345.

111 Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Fedâilü’s-sahabe 13; Tirmizî, Menâkib 17; İbn Mâce, Edhâ 6; Müsned, 3/246; Beyhakî, Delâil, 5/349; Halebî, Sîre, 296; İbn Hacer, İsâbe, 9106.

112 Ebû Dâvud, Tehzîbu’l-Kur’ân 1393; İbn Mâce, İkâmi’s-salât 1340; Müsned, 4/9; Tayâlisî, Müsned, 1204; İbn Sa’d, Tabakât, 5/510; Begavî, Mu‘cemu’s-sahâbe, 15; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 1/220; Ebû Nu’aym, Marifetü’s-sahâbe, 180.

113 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/348.

114 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/348.

115 İbn Sa’d, Tabakât, 1/351.

116 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/345.

117 Ebû Dâvud, 5015; Tirmizî, 2846, Şemâil, 251; Müsned, 3/72; Ebû Ya’lâ, Müsned, 4591; el-Begavî, Şerhu sünne, 3408; Hâkim, Müstedrek, 3/487.

118 Buhârî, Salât 68, Megâzî 31; Müslim, Fedâil 34; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/38.

119 İbn Cemâa, Sîre, 123; İbn Mibred, Şeceretü’n-nebevî, 155; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/42.

120 Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, 1/250.

121 Tevbe, 9/108.

122 Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, 1/251.

123 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/71; Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, 1/253.

124 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/77.

125 Buhârî, Salât, 1/111; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/82-88, 91; Semhûdî, Vefâü’l-vefâ, 1/323; Kutbeddîn, Tarihu Medine, 94; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 2/53.

126 İbn Sa’d, Tabakât, 5/552; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/91; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 2/57.

127 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 2/57.

128 Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, 1/348.

129 Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 2/55.

130 Buhârî, Ta’rihu’l-kebîr, 1/211; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 2/53.

131 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/172

132 İbn Abdilberr, İstîab, 3/1101; Halebî, İnsânü’l-uyûn, 2/257; İbn Manzûr, Muhtasar, 17/377.

133 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/223.

134 Müsned, 4/205.

135 İbn Mibred, Şeceretü’n-nebevî, 153; Kettânî, et-Terâtîbu’l-idariyye, 1/223.

136 Müsned, 1145; Tayâlisî, Müsned, 100; Ebû Ya’lâ, Müsned, 293, 316; Veki’, Ahbârü’l-kudât, 1/85; İbn Sa’d, Tabakât, 2/337; İbn Abdilber, İstîab, 3/1100, 1104; Beyhakî, Sünen, 10/86; Makdisî, Ehâdisü’l-muhtare, 696; İbn Kesîr, Câmiu’l-mesânîd, 19/23; Zehebî, S. A’lâmü’n-Nübelâ, 1/435. Hadisin isnadı hasendir.

137 Ebû Dâvud, 3593; Tirmizî, 1328; Tayâlisî, Müsned, 560; Müsned, 22060; Dârimî, 1/60; Veki’, Ahbârü’l-kudât, 1/98.

138 Muvattâ, Akdıye 1.

139 Vâkıdî, Megâzî, 1/113; Makrizî, İmtâu’l-esmâ’, 10/5.

140 Müsned, 5/182; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebîr, 5/173; el-Hindî, Kenzü’l-ummâl 29225.

141 Müslim, Tahâret 17; Ebû Dâvud, Tahâret 65; Tirmizî, 55; İbn Mâce, 470; Müsned, 4/153; Dârimî, 722; İbn Huzeyme, Sahîh, 222; Ebû Ya’lâ, Müsned, 72.

142 İbn Manzûr, Muhtasar, 17/97.

143 Müsned, 4/17, 4/153; el-Humeydî, Müsned, 384; Heyet, Müsnedü’l-cami, 13/51.

144 el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 8457; İbn Manzûr, Muhtasar, 13/241.

145 Buhârî, Cihad 103; Ebû Dâvud, 84; Müsned, 4/491; Dârimî, 2436; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 23/542; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 243; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/150.

146 Buhârî, 4677; Ebû Dâvud, 2773; Nesâî, 2/54; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 766.

147 Nevevî, Ezkâr, 533; İbn Kayyîm, el-Vâbilü’s-Sayb, 244.

148 Nevevî, Ezkâr, 533.

149 İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 40.

150 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 235.

151 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 235.

152 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 239.

153 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 239.

154 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/201.

155 Buhârî, Cihad 2868; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/202.

156 Ebû Dâvud, Cihad 2577; Dârkutnî, Sebk beynel hayl 1; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/205.

157 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/207.

158 Kal’acî, Şahsiyeti’r-Resûl, 242.

159 Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 756.

160 İbn Hişâm, Sîre, 1-2/613; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 3/106; Halebî, İnsânü’l-uyûn, 2/202-204.

161 Tirmizî, Zühd 2353; Müsned, 2/296; Dârimî, Rikâk 118; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/352; Zehebî, S. A’lâmü’n-nübelâ, 2220.

162 Müsned, 2/158; İbn Manzûr, Muhtasar; 13/195; İbn Sa’d, Tabakât, 4/252; Hâkim, Müstedrek, 357, 6246.

163 Buhârî, 4871; Müslim, 823; Müsned, 1/463; İbn Hibbân, Sahîh, 6328.

164 Buhârî, 5045; Ebû Dâvud, 1465; Nesâî, 1014; İbn Mâce, 1353; Müsned, 3/119; Dârimî, 1/308; İbn ebî Şeybe, Musannef, 10/524; Ebû Ya’lâ, Müsned, 2906; İbn Hibbân, Sahîh, 6316; Beyhakî, Sünenü’l-kübrâ, 2/52; İbn Sa’d, Tabakât, 1/476.

165 Buhârî, 5046; İbn Sa’d, Tabakât, 1/367; el-Begavî, Şerhu sünne, 1214; İbn Hibbân, Sahîh, 6317.

166 Ebû Dâvud, 4001; Tirmizî, 2927, Şemâil, 317; Müsned, 6/302; Dârimî, 1/307; İbn ebî Şeybe, Musannef, 2/520; Ebû Ya’lâ, Müsned, 6920; İbn Huzeyme, Sahîh, 493; Hâkim, Müstedrek, 2/231; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 23/603; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 2/44; Tahavî, Şerhu meânî, 1/199.

167 Buhârî, Ta’rihu’l-kebîr, 5/281; Muvattâ, 1/139; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 1/463; Tahâvî, Şerhu müşkil, 1/172.

168 Müslim, 629; Ebû Dâvud, 410; Tirmizî, 2882; Nesâî, 471; Muvattâ, 1/138; Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, 3/78.

169 Nevevî, Şerhu Müslim, 13/64.

170 Müslim, Zühd 2958; Tirmizî, Zühd 2342; Müsned, 4/24; el-Humeydî, Müsned, 513; İbn Kâni‘, Mu‘cemu’s-sahâbe, 497. Tirmizî, hadis hasen sahihtir der.

171 Müslim, 400.

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMED’İN (a.s.m) BEDEN DİLİ

İnsanı tanımanın en önemli vasıtalarından biri belki de en önemlisi beden dilidir. Kişinin olaylar karşısında takındığı tavır doğrudan beden diline yansır. Kalp ve duygular beden dili ile dışa vurur. Bu nedenle beden dili, insanın şahsiyet ve karakterini ortaya koyan, nasıl biri olduğunu gösteren en önemli amillerden biridir, dersek abartmış olmayız. İnsanlar birbirlerini sözleri ve fiillerinden çok beden dilleri ile tanırlar. Beden dilinin önemini bilen hadis âlimleri, hadis ve sünneti üçe ayırmışlardır. Efendimizin sözlerine kavlî hadis, yapıp ettiklerine fiili hadis, bir söz, fiil ve olay karşısında gösterdiği tavır ve tepkiye /beden diline ise takriri hadis demişlerdir.

Bundan hareket eden Ahlâku’n-Nebi, Şemâil, Hasâis kitapları ve hadis kaynakları yerinde bir uygulamayla Efendimizin beden dilini konusuna geniş yer vermiş, ayrı başlıklar altında incelemişlerdir. Konun önemini tespit eden birçok âlim, Efendimizin beden dilini anlatan müstakil eserler yazmışlardır. Konuya geniş pencereden bakan eski ve yeni âlimler, Efendimizin yürüyüşü, oturuşu, yatışı, uykusu, konuşması, mimikleri, gülmesi, ağlaması, şakası, dua ve rüyalarını konu etmişlerdir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

YÜRÜYÜŞÜ

Efendimiz hiç bir zaman aciz ve tembel insanlar gibi kendinden vazgeçmiş bir halde yürümez, aksine kendinden emin ve hızlı adımlarla yürürdü. Ebû Hüreyre: “Allah Resûlü’nden (s.a.v.) daha güzel birini görmedim. Güneş yüzünde dolaşıyor gibiydi. Yolda hızlı yürürdü. Ondan daha hızlı yürüyeni görmedim. Yürürken yer sanki onun için dürülürdü. Yanında olduğumuzda biz ona kavuşmak için zorlanırken o gayet rahat bir şekilde yola devam ederdi.”1 Der.

Enes b. Mâlik, Ebû Hüreyre, Hz. Ali ve Ebû Tufeyl: “Efendimiz ayaklarını sürtmeden, kaldırıp indirerek, hafifçe öne eğik bir şekilde yürür, adımlarını dengeli atardı.”2 derken, Hz. Ali: “Vakarlı bir şekilde, yokuştan aşağı iner gibi yürürdü.”3 Der. Yürürken göğe değil daha çok yere bakardı. Bakışları daha çok bir ibret içindi.4 Ayağını yere tam basar,5 zaman zaman baston ile yürürdü.6 Bir yere gidip gelirken bayramlarda namazgâha gidip geldiği gibi genelde değişik yolları kullanmayı tercih ederdi.7

Toplu olarak yürüdüğünde ashabına: “Arkamı meleklere bırakıp önümde yürüyün!” buyurur. Sahabileri öne geçirir, kendi arkadan yürürdü.8 Yürürken yanında bulunan sahabinin elini tutardı.9

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

OTURUŞU

Tevazusu oturuşuna yansıyan Efendimiz, bir yaygı ve minder üzerine oturduğu gibi çoğu zaman yere veya hasır üzerine otururdu. İbn Abbâs onu şöyle anlatırdı: “Allah Resûlü (s.a.v.) yerde oturur, yerde yemek yerdi. Kurbanını kendi yere yatırıp keser, kölelerin davetine icabet ederdi.”10

Birçok oturuş şekli vardı. Kayle binti Mahreme’nin de belirttiği gibi genelde dizleri üzerine oturur, ellerini dizleri üzerine koyar, öne doğru eğilerek huşu içinde otururdu.11 Onu yakından tanımayanlar bu halde görünce şaşırsa da o bu şekilde oturmaktan hoşlanır, Rabbine kulluğunu gösterirdi.

Abdullah b. Büsr anlatıyor:

Bir keresinde Allah Resûlü’ne (s.a.v.) bir miktar koyun eti ikram ettim. Dizlerinin üzerine çökerek yemeye başladı. Orada bulunun bir bedevi onu bir süre şaşkınlık içinde izledi. Sonra dayanamadı:

-Nasıl oturuyorsun? Diyerek hayretini dışa vurdu. Efendimiz:

-Şüphesiz Allah beni zorba ve kibirli biri değil, mütevazı ve kerem sahibi bir kul olarak yarattı, diye cevap verdi.”12

Genelde bir yere yaslanmadan oturan Efendimiz, yorulduğu zamanlar yastığa yaslanırdı. Simâk b. Harb ve Câbir b. Semûre yastığı sol tarafına koyarak yaslandığını gördüklerini söylerlerken,13 Kurre b. Mûsâ otururken zaman zaman dizlerinin üzerine hırka v.b şeyler örttüğünü söyler.14

Nadiren sırt üstü yatarak ayaklarını ayaklarının üzerine koyardı.15 Bağdaş kurarak oturmaktan da hoşlanırdı.16 “Bir yere yaslanarak yemek yemem.”17 buyuran Efendimiz, özel durumlar hariç yemek yerken asla bir yere yaslanmazdı.18

Özel durumlardan birini Enes b. Mâlik şöyle anlatır: “Bir keresinde Allah Resûlü’ne (s.a.v.) hurma ikram edildi. Açlıktan oturmakta bile zorlanan Efendimiz, yaslanarak yedi.”19

Kayle binti Mahreme onu ayaklarını karnına çekmiş, ellerini dizlerinde birleştirerek otururken gördüğünü söyler. Devamla:

Efendimizi iki büklüm bir şekilde huşu içinde görünce içim acıdı. O sırada Adiy b. Hâtim geldi. İslam ile şereflenme ihtimali yüksek olan bu zatla yakından ilgilenerek evine götürdü. Hizmet eden hanım oturması için bir minder getirdi. Efendimiz minderi Adiy b. Hâtim’e uzattı. Gelen zat edeben oturmaktan kaçınınca minder ortada kaldı. Her ikisi de yerde oturdu. Efendimizin halini gören konuk, karşısındakinin kral olmadığını anlamakta gecikmeyip İslam ile şereflendi.”20

Oturacağı yerin durumunu gözeten Efendimiz, yere oturması mümkün olmayan mekânlarda çömelerek otururdu. Enes b. Mâlik Efendimizi bu şekilde hurma yerken gördüğünü bildirir.21

Bulunduğu mecliste özel bir şekilde belli bir yere oturmaz. İnsanların arasına karışarak onlarla birlikte otururdu.22 Yorulduğu zaman Mescid-i Nebevî’nin bir köşesinde sırt üstü yatarak dinlenir. Bu sırada ayak ayak üzerine attığı da olurdu.23

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

YATIŞI VE UYKUSU

Her hareketini İslam’ın emirlerine ve ruhuna uygun olarak yapan Efendimiz, yatma ve kalkma zamanlarını namaz ve ibadetlerini dikkate alarak belirlerdi. Bu nedenle yatsıdan önce yatmayı, yatsıdan sonra uyanık kalmayı hoş görmezdi. Ciddi bir işi yoksa yatsı namazından sonra yatar ve yatılmasını tavsiye ederdi.24 Gece ibadetini rahat bir şekilde yapabilmek için öğleden önce bir süre kaylûle uykusuna yatardı. Cuma günleri Cuma namazından sonra uyurdu.25 Yatarken abdest alır, dişlerini misvaklar, Kur’ân ve dua okurdu.

Huzeyfetü’l-Yemânî anlatıyor: “Allah Resûlü (s.a.v.) yatmaya karar verince önce abdest alır, gözlerine sürme sürerdi. Yatağa girince “Bismike ehyâ ve bismike ümîtü /senin isminle yaşar, senin isminle ölürüm.” derdi.26

Hz. Âişe: “Allah Resûlü (s.a.v.) her akşam yatağa girdiğinde ellerini birleştirip içine üfler. Ardından İhlâs ve Muavizeteyn( Falâk ve Nâs) surelerini okurdu. Dua ederek elleriyle başı ve yüzünden başlayarak aşağı doğru uzanabildiği kadar tüm vücudunu üç kez mesh eder, sonra sağ tarafına yatardı.”27

Yatmadan önce Müsebbihât diye bilinen Hadîd, İsrâ, Saf, Haşr, Cuma, A’lâ ve Teğâbûn sureleri ile Secde ve Mülk surelerini okurdu.28

Berâ b. Âzib: “Allah Resûlü (s.a.v.) yatacağı zaman başını yastığa koyar, sağ elini sağ yanağının altına koyduktan sonra “Allahümme kınî azâbeke yevme tub’asu ibâdeke /Allah’ım! Kullarını dirilttiğin gün beni azabından koru!” diye dua ederdi.29 Der.

Efendimizin uyurken diğer insanlar farkı kalbinin uyumaması, uyurken bile gaflete maruz kalmamasıydı.30 “Ey Âişe! Benim gözlerim uyusa da kalbim uyumaz!” buyuran Allah Resûlü’nün (s.a.v.) uykusu çok hafifti.31 Gece birkaç kez kalkıp ibadet ederdi.

Sahabiler Efendimizi sırt üstü yatarken gördüklerini söylerler.32 Zaman zaman başını eşlerinden birinin dizine yaslayarak uyurdu.33 Bir sefer sırasında başını Hz. Âişe’nin dizi üzerine koyarak uyuyan Efendimiz, vefat ederken de başı Hz. Âişe’nin göğsüne yaslanmış haldeydi.34

Yattığında hangi duaları okuduğuna ve okunmasını tavsiye ettiğine dair pek çok rivayet vardır. Bir gün dua tavsiye ettiği bahtiyar sahabilerden biri olan Berâ b. Mâlik’e:

-Ey Berâ! Yatağına yattığında nasıl dua ediyorsun? diye sordu. O da:

-Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Efendimiz:

-Sana yatağına yatarken dua edeceğin sözleri öğreteyim mi? Bu duayı okursan gece yatağına yattığında fıtrat üzere yani kötülüklerden arınmış olarak yatar, sabaha kalktığında hayırla kalkarsın. Böyle olmasını istiyorsan namaz abdesti gibi abdest alıp yatağına gir, sağ tarafına yat, sonra şöyle dua et:

Allah’ım! Nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, korku ve ümitle işimi sana teslim ettim. Sırtımı sana dayadım. Senden başka sığınak ve kurtuluş yeri yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin nebiye inandım.”35

Uyandığında güne Rabbine hamd ve dua ederek başlayan Efendimiz, ashabına:

-Uykudan uyandığınızda

Bana ruhumu geri veren, vücudumu afiyette kılan ve kendisini zikretmeğe müsaade eden, Allah’a hamd olsun.” diye dua edin!”36 tavsiye buyururdu.

Huzeyfetü’l-Yemânî’nin naklettiğine göre Allah Resûlü (s.a.v.) sabah uyandığında: “Elhamdü lillahillezi ehyânâ ba’de mâ emâtenâ ve ileyhinnuşûr /Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamd ederiz. Dönüş onadır.”37 diye dua ederdi.

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

GÜLMESİ

İslam davetçisinde bulunması en önemli vasıflardan biri güler yüzlü olmasıdır. Asık suratlı, etrafına negatif enerji yayan, en küçük hatada insanları paylayan, hoşgörüsüz biri asla başarılı bir davetçi olamaz. Bu hususu dile getiren Allah azze ve celle şöyle buyurur:

Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli biri olsaydın onlar çevrenden dağılıp giderlerdi. Onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et…” Âl-i İmrân, 3/159

Allah Resûlü (s.a.v.) son derece güler yüzlü biriydi. Onu görenler rahatlar, kalplerinin kapılarını sonuna kadar açarak güven içinden kendisine teslim olurdu. Sevdiği insanlar ve güzel işler yapıldığını gördüğünde tebessümü daha çok artar, yüzü sevinçten parlardı.

Onu anlatan sahabilerden Câbir b. Semûre: “Efendimiz kahkaha ile gülmeyip tebessüm ederdi.”38 derken, Abdullah b. Hâris “Allah Resûlü (s.a.v.) kadar çok tebessüm eden birini görmedim.”39 der. Cerîr b. Abdullah ise: “Müslüman olduğumdan beri Allah Resûlü (s.a.v.) bir kere dahi bana kaşlarını çatmadı. Beni gördüğünde mutlaka tebessüm ederdi.”40 Der.

Duyguları simasına çabuk yansıyan bir kişiliğe sahip olan Efendimiz, huzurunda espri yapıldığında kızıp somurtmaz, bilakis hoş karşılar, tebessümüyle espriye katılırdı. Ashabına sohbet ettiği bir gün onlara:

-Cennete giren bir kişi ziraat yapmak için Allah’tan izin isteyecek, istediği kabul edilecektir. Sevinçle işe giren kişi toprağa tohum atıp ziraata başlayacak, tohum hemen ürün verecek. Şaşıran adam, vakit kaybetmeden ürünlerini toplamaya başlayacak. Bunun üzerine Allah:

-Ey Âdemoğlu! İşte isteğin oldu. Seni hiç bir şey doyurmaz, buyuracak…

Efendimizi dinleyenlerden bir bedevi anlatılanları pek beğendi. Fırsatı kaçırmayıp söze karıştı.

-Allah’a yemin ederim ki ekin ekmek isteyen o kişi ya Kureyşli ya da Ensar’dandır. Zira onlar ziraatçıdırlar. Bedeviler o işten anlamazlar, dedi. Espriyi beğenen Efendimiz tebessüm ederek beğendiğini gösterdi.41

Efendimiz insanların öfkeden yerinde duramayacağı sayısız olayı hoşgörü ile karşılayıp hoşgörüsünü genelde tebessümü ile ifade ederdi. Ebû Hüreyre Efendimizin tebessüm ettiği olaylardan birini şöyle anlatır:

Allah Resûlü (s.a.v.) Mescid-i Nebevî’de iken sahabelerden biri, elini göğsüne vurup, saçını başını yolarak, büyük bir telaş içinde Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına geldi.

Yâ Resûlallah! Helak oldum. Rahmetten uzak olan karşındaki şu kişi helak oldu! diye feryat etti. Sahabiyi sakinleştirmeye çalışan Efendimiz:

Seni helak eden nedir? Diye sordu. Sahabi:

Ramazan orucu tutmuşken hanımıma yaklaştım, dedi. Sahabiye yanına oturmasını işaret eden Allah Resûlü (s.a.v.) onunla yakından ilgilendi:

Bir köle azat edebilir misin?

Hayır.

Aralıksız iki ay oruç tutabilir misin?

Hayır.

Altmış fakiri doyurabilir misin?

Hayır.

Sorulardan hiç birine olumlu cevap alamayan Allah Resûlü (s.a.v.) sahabiyi sorununu çözmeden göndermek istemiyordu. Bunun için

Şurada oturup bekle, buyurdu. Bir süre sonra bir başka sahabi büyük bir sepet hurma ile içeri gerdi. Sepeti Allah Resûlü’nün (s.a.v.) önüne koydu. Sepeti orucu bozulan sahabiye uzatan Efendimiz:

Şunları alıp sadaka olarak fakirlere dağıt! buyurdu. Sahabi sabrı zorlarcasına:

Yâ Resûlallah! Bizden daha fazla fakir mi var? Vallahi şu an çok aç olduğum halde yiyecek hiçbir şeyim yok! Şu iki taşlık arasında (Medine’de) benden daha fakir biri yoktur, dedi.

Bu kadar iyilikten sonra hâlâ iyilik istemesine kızmayan Efendimiz, sahabinin sözlerini hoşgörü ile karşıladı. Hoşgörüsünü azı dişleri görülünceye kadar gülerek gösterdi. Sonra sahabiye döndü:

Haydi, onları al! Götürüp ailene yedir, buyurdu.42

Hayret Tebessümü

Kişi her zaman beğendiği bir şeye veya espriye gülmez. Bazen önceki misalde olduğu gibi hoşgörüsünü belirtmek veya yapılanı onayladığını göstermek için tebessüm eder, bazen de hayretini belirtmek için tebessüm eder. Efendimiz de zaman zaman hayret ettiği bir şeyden dolayı tebessüm ederdi.

Bir defasında Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yanına giden Kureyşli kadınlar, Efendimizden çeşitli isteklerde bulundular. Olumlu cevap aldıkça daha fazla şey isteyip kabul ettirmek için seslerini yükselttiler. O sırada Efendimizi ziyarete giden Hz. Ömer içeri girmek için izin istedi. Sahabinin sesini duyan hanımlar, anında susup perde arkasına doğru kaçıştılar. Olup biteni şaşkınlıkla izleyen Efendimiz hayretini gizleyemeyip tebessüm etti. Hz. Ömer:

-Anam-babam sana feda olsun! Allah yüzünü daima güldürsün! Niçin güldünüz? Diye sorunca Efendimiz:

-Hanımların haline şaşırdım. Senin sesini duyunca perde arkasına kaçıştılar, buyurdu. Hz. Ömer:

-Ya Resûlallah! Siz saygıya benden daha layıksınız, dedikten sonra kadınlara döndü:

-Ey nefislerine uyan hanımlar! Allah Resûlü’ne (s.a.v.) saygı göstermeyip benden mi çekiniyorsunuz? Diye çıkıştı. Hanımlar:

-Evet! Zira Efendimiz çok fazla hoşgörülü iken sen ağır sözler söyleyen katı birisin, dediler. Araya giren Efendimiz:

-Ey Ömer kadınlarla tartışmayı bırak! Nefsim yedi kudreti elinde olan Allah’a yemin ederim ki sen bir yola girdiğinde şeytan bile korkusundan başka bir yola girer, buyurdu.43

Acı Tebessüm

Kişi bazen iki zıt duygu arasında kalır. Kalbinin bir tarafı gülerken diğer tarafı hüzünle dolar. Bu hali dışa vuran en belirgin beden dili ise acı tebessümdür. Tıpkı Efendimizin gördüğü bir tablodan dolayı yaptığı tebessüm gibi. Amr b. Avf anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı anlaşma yapmış olduğu devletten toplanan cizyeyi teslim almak ya da toplamak için Bahreyn’e gönderdi… Bahreyn’e giden Ebû Ubeyde, görevini tamamladıktan sonra geri döndü. Sahabinin döndüğünü duyan Ensar, onu görmek için sabah namazında Mescid-i Nebevî’ye akın etti.

Allah Resûlü (s.a.v.) sabah namazını kılınca Mescid-i Nebevî’den ayrıldı. O sırada sahabiler Ebû Ubeyde’nin etrafını çevirmişlerdi. Çıkarken onları gören Allah Resûlü (s.a.v.) tebessüm etti. Bu acı bir tebessümdü.

-Sanırım Ebû Ubeyde’nin çok büyük bir mal ile geri döndüğünü duydunuz! diye latife etti. Sahabiler:

-Evet ya Resûlallah! deyince Efendimiz:

-O halde sizi müjdelerim! Sizi sevindiren şeyle geldi, buyurdu. Ardından kalbini hüzne boğan düşünceyi söyleyerek mesajını verdi:

-Lakin şunu bilmenizi isterim ki, sizin hakkınızda korktuğum şey fakirlik değil! Dünyanın sizden öncekiler gibi sizin de önünüze serilmesinden korkuyorum. Onlar gibi mal hırsına kapılıp helak olmanızdan endişe ediyorum, buyurdu.44

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

AĞLAMASI

Eşsiz bir lütuf olan ağlamak, mümin için acizlik ifadesi değil, kalbin katılaşmayıp olup bitene karşı duyarlı olduğunun işaretidir. Kişi korku, üzüntü, hüzün ve kederden ağladığı gibi, şefkat ve merhametten, öfke veya sevinçten de ağlar. Gülme ve ağlama hali, duyguların en güzel tercümanlarından biridir. Sözden ve yazıdan kıyas bile edilmeyecek kadar etkilidir. Sözlerle anlatılamayan, kelimelerin ifade etmekte aciz kaldığı duygular, çoğu zaman bir gülücük veya iki damla gözyaşıyla en güzel şekilde ifade edilir. Doğrudan kalbe hitap ettikleri için etkileri çok fazladır. Kalplerde ömür boyu silinmeyecek iz bırakırlar.

Lakin her ikisi de ölçülü ve samimi olmalıdır. Riya ve şeytanın vesvesesi bulaşmamalı, kalbin derinliklerinden gelmelidir. Örnek bir ölçü insanı olan Allah Resûlü (s.a.v.), ağlamayı şefkat ve merhamet eseri olarak tarif ederken, ölçüsüz ağlamayı hoş görmemiş, bağırıp çağırarak, dövünüp üst baş yırtarak ağlamayı yasaklamıştır. Tebessümü sadaka olarak değerlendirirken kahkahalar atarak gülmenin kalbi öldürdüğünü bildirmiştir.

Allah Korkusu ve Haşyetten Ağlaması

Haşyet, sorumluluk bilinci, sevgi ve saygı ile dolu olun kalplerin hata yaparda mahbûbun sevgi ve rızasından uzaklaşırım korkusu ile titremesidir. Haşyet sahipleri hata yaptıklarını anladıklarında gözyaşı dökerek affedilmeleri için Rablerine yalvarırılar. Allah bu bahtiyar insanları şöyle anlatır:

Onlar, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları kurar ve korurlar. Rableri karşısında kalpleri ürperir ve pek kötü bir hesaptan korkarlar.” Rad, 13/21

Ben içinizde en fazla Allah’tan ittikâ eden ve haşyet duyan kişiyim.”45 buyuran Allah Resûlü (s.a.v.), geçmiş ve gelecek günahları affedildiği halde en küçük bir hata yaptığında uykuları kaçar, Rabbimin rızası ve hoşnutluğundan uzaklaşırım korkusu ile hıçkıra hıçkıra ağlardı. Ashabı korkusunun nedenini anlamaya çalıştığında “Benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz…”46 buyururdu. Korkusuna şahit olanlardan biri olan Abdullah b. Şihıyyîr gördüğü tabloyu şöyle anlatır:

Medine’de kaldığımız sırada Allah Resûlü’nün (s.a.v.) arkasında namaz kıldım. Haşyetinden ağlayıp inliyordu. Göğsünden tencerenin fokurtusu gibi bir ses geldiğini duyuyordum.47

Allah’ın azabını hatırladıkça kalbi titreyen Efendimiz, O’nun sevgi ve rızasından uzaklaşmaktan çok korkardı. Korku ve haşyetinden ağlamadığı gün yok gibiydi. O anlardan birini Abdullah b. Mes’ud anlatır:

Bir gün Allah Resûlü(sav) bana:

-Bana Kur’ân okur musun? buyurdu.

-Size mi okuyayım? Kur’ân size indirildiği halde nasıl okurum!? dedim. Efendimiz:

-Onu başka birinden duymak hoşuma gidiyor, buyurdu. Nisâ suresini okumaya başladım. Bir süre okuduktan sonra:

-Yeter, buyurdu. Başımı kaldırıp baktığımda Allah Resûlü’nün (s.a.v.) gözlerinden yaşlar akıyordu.”48

Ashabına sık sık Allah’tan korkmalarını tavsiye eden Efendimiz:

İki göze cehennem ateşi değmez. Biri Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri geceyi Allah yolunda nöbet tutarak geçiren kişinin gözüdür.”49, “Allah, kendisini andıktan sonra iki damla gözyaşı akıtan ve gözyaşları yere ulaşan kişiye kıyamet günü azap etmez.”50 buyurdu.

Cennet ve cehennem her birinize ayakkabısının bağı kadar yakındır.” buyurarak ahiret azabını ve mükâfatını hatırlatırdı.51

Şefkat Gözyaşları

Allah Teâlâ’nın şefkat ve merhametine şahitlik ettiği Efendimiz, tüm canlılara karşı şefkat ve merhamet duyguları ile doluydu. Hz. Âişe: “Osman b. Mazûn vefat ettiğinde cenazesine katılan Allah Resûlü (s.a.v.) sahabisini öperken gözyaşı döküyordu.”52 Der.

Oğlu İbrâhîm’in hasta olduğunu haber alan Allah Resûlü (s.a.v.) sahabileri ile birlikte sütannesinin evine gitmişti. Oğlunu kucağına aldığında küçük İbrahim’in hastalığı iyice artmış, kesik kesik nefes alıyordu. Onun bu hali yüreğini parçaladı. Oğlunu büyük bir şefkatle bağrına bastığında gözleri yaşla dolmuştu. Kucağında ruhunu teslim edince gözlerinden akan yaşlar yanaklarından aşağı süzülürken Efendimiz:

Yavrum! Allah’ın takdir ettiği konuda senin için de olsa bir şey yapamam.

Ey İbrâhîm! Eğer ölüm herkesi içine alan kaderi ilahi olmasaydı ve önden giden arkadan gelene kavuşmayacak olsaydı senin için daha fazla üzülürdüm.

Ey İbrâhîm! Senin ölümün bizi çok üzdü. Gözler yaş döker, kalp hüzünlenir. Ancak bu hâlde bile Rabbimizin razı olmayacağı bir söz söylemeyiz, buyurarak oğlu İbrâhîm’e içini döktü. Onu bu halde gören Abdurrahman b. Avf üzgün ve şaşkındı.

Yâ Resûlâllah! Siz insanlara ölenler için ağlamayı yasaklamadınız mı? Müslümanlar sizi bu şekilde ağlarken görürse bundan sonra onlar da ağlarlar, dediğinde

Bu rahmetten kaynaklanıyor. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Biz ağlamayı değil, insanların bağırıp çağırarak, dövünüp yırtınarak ağlamasını yasakladık. Göz yaşarır, kalp mahzun olur. Vallahi ey İbrâhîm! Ölümünden dolayı çok mahzunuz.”53 Buyurdu.

Sevinç Gözyaşları

En büyük arzusu Rabbinin rızasını kazanmak olan Efendimiz, Rabbinin eşsiz nimetlerine şükretmek için ayakları şişinceye kadar ibadet ederdi. Sağanak sağanak yağan nimetleri gördükçe sevinç gözyaşları dökerdi. Abdullah b. Ömer ile Ubeyd b. Umeyr Hz. Âişe’nin ziyaretine gittikleri bir gün:

-Bize Allah Resûlü’nün (s.a.v.) dikkat çeken özel anlarından birini anlatır mısınız? Diye rica ettiler. Duygulanan Hz. Âişe gözyaşlarına boğuldu. Bir süre sonra gözyaşlarını sildi.

-Onun her hareketi ve her anı özeldi. İsterseniz birini size anlatayım. Bir gece yatma vakti gelince hafifçe yorganı kaldırıp yatağa girdi. Bana sarıldıktan bir süre sonra:

-Ey Âişe! Rabbime ibadet etmem için izin verir misin? Diye sordu.

-Elbette! Sizin istediğiniz bir şeyi yapmanız ve Rabbinize yakınlaşmanız en çok isteyeceğim şeydir, dedim. Yavaşça yataktan çıktı, bir köşede duran kırbayı alıp abdest aldı. Ardından namaza durup Kur’ân okumaya başladı. Okurken gözlerinden aşağı yaşlar akıyordu. Yanaklarından süzülen yaşlar sakalını ıslattı. Uzun süre gözyaşları içinde Kur’ân okudu. Sonra yatağa geldi. Başını sağ elinin altına koyup yattı. Sabaha kadar ağladı. Gözyaşları toprağı ıslattı. Bilâl-i Habeşî sabah namazına çağırmak için geldiğinde o hâlâ ağlıyordu. Namaza kalktığında ağlamaya devam ediyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş olan Efendimizin halini gören Bilâl-i Habeşî çok üzüldü.

-Ya Resûlallah! Geçmiş ve gelecek günahlarınız affedilmişken ne diye bu kadar çok ağlıyorsunuz? Dedi. Vahiy indiği için sevinen Efendimiz:

-Şükreden kul olmayayım mı? Bu gece bana “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru !” Âl-i İmrân, 3/190, 191 ayetleri nazil oldu. Bu ayetleri okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun, buyurdu.”54

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

ŞAKA VE ESPRİLERİ

Şakaları ölçülüydü. Kendini küçük düşürecek, muhataplarını kırıp incitecek, meclisin havasını gerecek türden değil, yüzleri tebessüm ettirecek şekildeydi. Şaka yapak adına yalan, küfür, uygunsuz sözlere asla tenezzül etmezdi. Ebû Hüreyre:

-Ya Resûlallah! Sahabilerinize şaka yapar mısınız? Diye sorunca Efendimiz:

-Elbette! Ancak ben şaka da olsa yalan söylemem, buyurdu.55

Abdullah b. Hâris b. Cez, “Allah Resûlü’nden (s.a.v.) daha çok tebessüm eden birini görmedim. Çocuklarla karşılaştığında şakaları ile onların dünyasına girerdi.”56 Der.

Efendimiz hizmetine adanan Enes b. Mâlik’e ilk günden itibaren sevgi göstererek onun dünyasına girdi. Başını okşayarak, kendisine “Oğlum! Yavrum!” diye hitap ederek kalbini kazandı. Aralarındaki bağı güçlendirmek için zaman zaman ona şaka yaptı. Enes b. Mâlik bir soru üzerine: “Allah Resûlü (s.a.v.) benimle şakalaşır, bana:

Ey iki kulaklı! derdi.57

Peygamber Efendimiz sık olmasa da zaman zaman şaka yapardı. Onlardan birini Enes b. Mâlik şöyle anlatır:

Bir adam Allah Resûlü’ne (s.a.v.) gelerek binmek için bir deve istedi. Adama şaka yapan Efendimiz:

-Olur! Sana bir deve yavrusu verelim, buyurdu. Espriyi anlamayan adam:

-Deve yavrusunu ne yapayım ya Resûlallah! Dedi. Efendimiz:

-Her deveyi bir anne doğurmuyor mu? Buyurarak esprisini açıkladı.”58

En fazla dadısı Ümmü Eymen ile şakalaşırdı. Deve yavrusu esprisini ona da yapmıştı. Muhammed b. Kays anlatıyor:

Ümmü Eymen’in bir bineğe ihtiyacı vardı. İstemek için Allah Resûlü’ne (s.a.v.) gitti.

-Beni bir deveye bindirir misin? dedi. Dadısı ile şakalaşmak isteyen Efendimiz:

-Seni ancak bir deve yavrusuna bindirebilirim, buyurdu. Ümmü Eymen, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) şaka yaptığını anlamadı.

-Yâ Resûlallah! O beni taşıyamaz ki! Ben öyle bir şey istemiyorum, dedi. Efendimiz:

-Ben seni deve yavrusundan başka bir şeye bindiremem! buyurarak şakasını devam ettirdi. Espriyi hala anlamayınca:

-Her deveyi bir anne doğurmuyor mu? Buyurdu.59

Bir başka gün Allah Resûlü’ne (s.a.v.) giden Ümmü Eymen:

-Eşim senin için çokça dua ediyor, dedi. Annemizin kaygılandığını ve üzüldüğünü fark eden Efendimiz kendisini rahatlatmak istedi. Bunun için:

-O kim? Gözünde aklık olan kişi mi? diye sordu. Şaşıran Ümmü Eymen:

-Hangi gözünde yâ Resûlallah? Onun gözlerinde aklık yok ki! dedi. Allah Resûlü (s.a.v.) tekrar:

-Evet, onun gözünde aklık var, buyurdu. Ümmü Eymen daha da şaşırdı. Oradan ayrılıp doğruca eve gitti. Eşinin gözlerine açıp dikkatle baktı. Şaşıran eşi:

-Ne yapıyorsun? Dediğinde

-Efendimiz gözünde aklık olduğunu söyledi. Ona bakıyorum, dedi. Şaşkınlığı daha da arttı eşinin konuşmasına fırsat vermeden Efendimizin yanına gitti.

-Hayır, vallahi eşimin gözlerinde aklık yoktur, dedi. Allah Resûlü (s.a.v.) aklıktan kastının hastalık olan aklık değil beyazlık olduğunu bildirmek için:

-Herkesin gözünde beyaz yok mudur? Buyurarak şaka yaptığını belirtti. Durumu anlayan Ümmü Eymen annemiz, gülerek yanından ayrıldı.60

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

JESTLERİ

Jestler konuşmayı daha etkili ve canlı hale getirir. Muhatabın zihninde daha derin izler bırakır, düşüncelerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. Bu nedenle her zaman ve her insan tarafından kullanılmıştır.

Beden dili güçlü olan Allah Resûlü (s.a.v.) jest ve mimiklerini ustalıkla kullanırdı. El kol hareketlerini kimi zaman duygu ve düşüncelerini doğrudan ifade etmek, kimi zaman da sözlerinin daha iyi anlaşılmasına destek olması için kullanırdı. Bir gün huzuruna gelen Süfyân b. Abdullah kendisinden öğüt isteyince:

-‘Rabbim Allah’tır.’ De! Sonra dosdoğru ol! Buyurdu. Sahabi:

-En çok neden korkayım? Diye sorunca Allah Resûlü (s.a.v.) önce dilini sonra kalbini gösterdi.

-Takva buradadır, buyurdu.61

Müminlerin kardeşliğini anlatırken parmaklarını kenetleyen Efendimiz, bir başka konuşmasında “Cennetin kapısını ilk olarak ben çalacağım!” buyurdu. Sözlerinin daha iyi anlaşılması için eliyle kapının tokmağını tutup tıklatır gibi hareket yaptı.62

Jestlerini çoğu zaman muhatabını ikna etmek için kullanırdı. Konu ile ilgili örneklerden birini Beşîr b. Hasâsiye şöyle anlatır:

İslâm’a girmeye karar verince memleketimden çıkıp Allah Rasûlü’nün (s.a.v) yanına gittim… Allah Rasûlü’ne (s.a.v) biat edeceğim zaman:

– Yâ Resûlallah! Sana ne üzerine biat edeyim? diye sordum.

– Allah’tan başka ilah olmadığına, benim O’nun kulu ve elçisi olduğuma şahadet edersin. Ramazan orucunu tutar, haccını yapar, zekâtını verir, Allah yolunda cihat edersin, buyurdu.

– Yâ Resûlallah! Zekât ve cihadı yerine getiremem. Benim yalnızca on tane devem var. Onlardan elde ettiklerimle ancak ailemin ve çocuklarımın geçimini sağlıyorum. Cihada gelince, duyduğuma göre savaştan kaçanlar Allah’ın gazabına uğruyorlarmış. Katıldığım bir savaştan ölüm korkusu ile kaçıp, Allah’ın gazabına çarpılmak istemem, dedim. Allah Resûlü (s.a.v) elini göğsüme koydu:

– Zekât yok! Cihad yok! Peki, ne ile cennete gireceksin? buyurdu. O andan itibaren kalbimde bulunan bütün endişe ve kaygı gitti. O zaman:

– Yâ Resûlallah! Uzat elini biat edeyim, dedim.

Allah Resûlü (s.a.v) elini uzattı, bana bütün söyledikleri için biat ettirdi.”63

Jestlerini sıkça kullandığı hususlardan biri de sözlerine dikkat çekmek ve vurgu yapmak içindi. Bu husustaki bir örneği Ebû Ümâme anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) bir gün:

-En beğendiğim dostum ve en fazla gıpta edilecek Allah dostu, hazları az, ibadetten elde ettiği pay fazla olandır. O malı az olsa da insanlara yük olmayan, namaza devamlı ve duyarlı olan, Rabbine en güzel şekilde kulluk yapan kişidir. Gizli açık her durumda Allah’a itaat eder, insanlar arasına karıştığı halde durumu bilinmediği için meşhur olmaz, parmakla gösterilmez. Ancak yaşayacak kadar rızkı olan bu kişi rızkı husussunda olduğu gibi karşılaştığı diğer olumsuzluklara da sabreder, buyurdu. Ellerini birbirine vurarak dinleyicilerin dikkatlerini çektikten sonra:

-Ölümü çabuk, ağlayan ve mirası az olandır, buyurdu. Dinleyenlerden biri:

-Ya Resûlallah! Dünyadan istifade edeceğim asgari ihtiyacım ne olmalıdır? diye sordu.

-Karnını doyuracak kadar yiyecek, üzerini örtecek elbise, içinde oturacak bir evin varsa o da olabilir. Binecek bir bineğin varsa peh! (aliyyülala). Kişi kıyamet günü giyecek izar, yiyecek ekmek ve oturacak evden fazlasından hesaba çekilecektir, buyurdu.64

Sevgisini göstermek için elini sıkça kullanırdı. Hz. Fâtıma ile tartışan Hz. Ali’nin Mescid-i Nebevî’de olduğunu öğrenen Efendimiz yanına gitti. Ayağı ile hafifçe dokundu:

-Kalk ey Ebû Türâb! Buyurarak yattığı yerden kalkmasını istedi. Bu sırada tozlanan elbiselerini elleri ile silkerek sevgisini gösterdi.65

Üzüldüğünü ve kızgınlığını ifade için el hareketi yaptığı zamanlar da olurdu. Efendimiz Hz. Ali ve Hz. Fâtıma’yı evliliklerinin ilk aylarında sabah / teheccüd namazına kaldırırdı. Hz. Ali bir keresinde kalkmakta zorlandı. Efendimiz kaldırmak için bir kaç kez gidip gelince:

-Ya Resûlallah! Nefislerimiz Allah’ın elindedir. İstediğinde kaldırır, dedi. Sözlerinden rahatsız olan Efendimiz, geri dönerken ellerini dizine vurdu. “İnsan tartışmaya ne kadar da düşkündür.Kehf, 18/54 ayetini okuyarak tepki gösterdi.66

El kol hareketlerinde aşırılığa kaçmazdı. Bunu bilen Ümâre b. Rüveybe, Medine valisi Bişr b. Mervân’ın hutbede elini kolunu fazlaca hareket ettiğini görünce kızıp tenkit etti. Sonra:

-Allah Resûlü (s.a.v.) şehadet parmağını kaldırmaktan başka bir şey yapmazdı, dedi.67

Konuşmasını etkili kılmak için el ve ayak hareketleri yaparak olayı canlandırırdı. Müslümanlar arasındaki dayanışmayı anlatmak için parmaklarını birbirine geçirerek kenetler, yetimi himaye edenin cennette kendisine yakınlığını ifade için işaret ve orta parmağını kullanır, bir vaktin kısalığını belirtmek için parmakları ile işaret ederdi…

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

MİMİKLERİ

a-Yüz ifadesi: İnsanların beden dili en çok yüzden okunur. Duyguları önce yüze yansır. Korku, heyecan, istek, acı, ıstırap, öfke, sevinç, neşe, hüzün, sevgi, nefret, utanma duygusu önce yüzde belirir. Efendimizin sevinci, kızgınlığı, hüznü, acısı, hoşlandığı veya hoşlanmadığı şeyler yüzünden rahatça okunurdu.68 Hoşuna giden bir şey olduğunda tebessüm eder, Allah korkusundan ve şefkatten ağlardı.

Sevindiği zaman yüzü parlar, üzüldüğünde solardı. Duyduklarının yüzüne yansıdığına dair örnekler onlarca sahabi tarafından nakledilmiştir. Hz. Ali: “Efendimiz: ‘Lutfu ile işimizi güzel bir şekilde sonuçlandıran Allah’a hamd olsun!’ buyurarak şükrünü dile getirirken yüzü parıldadı.”69 Derken, Kab b. Mâlik “Allah Resûlü (s.a.v.) sevindiği zaman bunu yüzünden anlardık. Zira yüzü nurlanır, ay parçası gibi parıldardı.”70 Diye anlatır.

Kızdığı zaman alnının ortasındaki damar şişer,71 gözleri kızarır, yüzünün rengi değişir, yanakları al al olurdu.72 Birine kızdığında yüzünü başka yöne döner, kızdığı kişiye değil farklı yerlere bakardı.73

Kontrolsüz öfkenin çok kötü bir tepki olduğunu dile getiren Efendimiz, ashabını bu hususta sık sık uyarırdı. Güçlü güreşte rakibini yenen değil, kızdığında öfkesini yenip kontrol edendir.74 hadisi şerifi onlardan yalnızca biridir. Sahabilerden biri Allah Resûlü’ne (s.a.s.):

-Bana tavsiyede bulunur musun? diye rica edince:

Kızma! buyurdu.

Tavsiyeye uyan sahabi kızmamaya gayret edince sıkıntıları azaldı. Biraz düşününce başına gelen bütün sıkıntıların kaynağının kızgınlık olduğunu fark etti.75

Öfkesini kontrol edemeyenlere bulundukları konumu değiştirmelerini, abdest almalarını besmele veya “Lâ havle velâ kuvvete illa billah” demelerini tavsiye ederdi. Süleyman b. Sûred anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.s.) ile oturuyordum. O sırada iki adam birbirlerine kızıp bağırmaya başladılar. Birinin yüzü kıpkırmızı oldu avurtları şişti, burnundan solumaya başladı. Onun bu hâlini gören Allah Resûlü (s.a.s.):

-Ben bir kelime biliyorum eğer o kişi bunu söylerse kızgınlığı geçer, buyurdu. Sonra:

-Kişi kızdığında “Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm” derse kızgınlığı geçer, buyurdu. Bunun üzerine sahabeler adamın yanına gitti:

-Allah Resûlü (s.a.s.) senin için “Şeytandan Allah’a sığınırsa kızgınlığı geçer.” buyurdu, dediler. Adam Efendimizin tavsiyesine uyunca kızgınlığı geçti.76

Efendimiz nefsi için asla kızmazdı. Defalarca suikasta maruz kaldığı halde bile nefsi için kızmadı. Her defasında failleri affetti. Yalnızca Allah için kızar, kızgınlığı onu yanlışa sevk etmezdi.

Çok fazla kızdığı ve üzüldüğünde uyguladığı öfke kontrolünden biride yatmaktı. Hudeybiye barış anlaşması yapılınca şartları çok ağır bulan sahabeler, yaşanan bazı olaylar sonucu üzüntüden perişan oldular. Öfkeden kendini yiyip bitirenlerden biri de Hz. Ömer’di. Efendimize:

Sen peygamber değil misin!? sorusunu soracak kadar kızmıştı. Diğer sahabeler de benzer hâldeydiler. Efendimiz onlara:

Kalkıp kurbanlarınızı kesin, sonra da tıraş olup ihramdan çıkın, buyurduğunda umre yapmadan geri dönecek olmaları onlara çok ağır geldi. Efendimizin emrini hiç duymamış gibi yerlerinden kıpırdamadılar. Allah Resûlü (s.a.v.) ikinci kez:

Kalkıp kurbanlarınızı kesin, sonrada tıraş olup ihramdan çıkın, buyurduğunda yine bir hareket olmadı. Üçüncüsünde de yerinden kalkan olmayınca öfke, endişe ve üzüntü ile yanlarından ayrılan Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Ümmü Seleme’nin çadırına gitti. Kızgınlık ve üzüntüsünden yattı. Öfke ve üzüntüsü anlamakta gecikmeyen eşi sıkıntısını paylaşmak için yanına yaklaştı.

Ne oldu ya Resûlallah? diye sordu. Allah Resûlü (s.a.v.) ashabının emrini yerine getirmediğini anlattı. Eşi:

Bunu yapmalarını ister misin? diye sordu. Efendimiz başı ile “evet” işareti yaptı. Eşi:

Dışarı çık, kimse ile konuşmadan kurbanını kes! Sonra tıraş ol, dedi. Eşinin tavsiyesine uyan Allah Resûlü (s.a.v.) çadırdan çıktı. “Bismillahi Allahu ekber” diyerek kurbanını kesti. Sonra tıraş oldu. Onu gören sahabeler kurbanlarını kesip tıraş olarak peygambere isyan ettikleri için helak olmaktan kurtuldular.77

Öfke kontrolünde uyguladığı bir başka metot yüzünü başka yöne çevirmesiydi. Bu hususta pek çok örnek vardı. Onlardan birini Alkame b. Vâil babasından naklen anlatıyor:

Seleme b. Yezîd bir gün Allah Resûlü’ne (s.a.v.):

-Ya Resûlallah! Başımıza içimizden bizden haklarını isteyen ama kendi sorumluluklarını yerine getirmeyen yöneticiler geldiğinde ne yapmamızı emredersiniz? diye sordu.

Efendimiz cevap vermeyip yüzünü başka tarafa çevirdi. Sahabi sorusunu üç kez tekrar etti. Efendimiz her defasında cevap vermeyip yüzünü başka tarafa çevirdi. Sahabinin sorusunu tekrarlamaya hazırlandığını gören Eşas b. Kays elbisesinden çekerek ısrar etmemesi için uyardı. Üçüncü sorudan sonra sahabiye dönen Efendimiz:

-Dinleyin ve itaat edin. Onların yaptıklarının sorumluluğu kendilerine, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu sizedir, buyurdu.78

Endişelendiğinde ve kaygı duyduğunda rengi kaçar, yüzü solardı. İlk vahiy geldiğinde büyük bir korkuya kapıldı, endişeden donup kaldı. Yüzü bembeyaz olmuş, vücudu tir tir titriyordu…79

Her insan gibi Efendimiz de müjde veya ceza kabilinden olumlu ve olumsuz durumlarda heyecanlanıp telaşlanırdı. Güneş tutulduğunu haber alınca telaşlanan Efendimiz, telaştan eşinin elbisesini alarak dışarı çıkmış, evdekiler kendi ridasını peşinden götürmüşlerdi.80 Yağmur yüklü bulut gördüğünde veya gök gürlediğinde endişe ile içeri girip çıkar, rengi değişirdi. Yağmur yağınca endişesi gider, yüzü gülerdi.81

Telaşlı anlarından birini Hz. Âişe anlatır. “Allah Resûlü (s.a.v.) havanın bulutlu ve rüzgârlı olduğunu gördüğünde kaygılanıp telaşlanır, kaygısı yüzüne yansırdı. Bir keresinde hava bulutlanınca yüzünün rengi değişti. Telaştan yerinde duramayıp kâh içeri girdi, kâh dışarı çıkıp buluta baktı. Korku ve endişesi her halinden belliydi. Bunu bir anlam veremedim.

-Ya Resûlallah! İnsanlar bulut gördüğünde yağmur yağacak ümidi ile sevinirler. Sizin yüzünüzde ise kaygı işareti görüyorum, bunun sebebi nedir? diye sordum. Efendimiz:

-Ey Âişe! Onun azap olmayacağından emin olamıyorum. Belki Âd kavminin dediği gibi bir azaptır. Nitekim bir kavim rüzgârla helak oldu. Bir başka kavim bir başka şeyden helak oldu, buyurdu. Ardından: “Nihayet onu, vâdilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur, dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgârdır!” Ahkâf 44/24 ayetini okudu.82

Ağrı ve sancısı fazla olduğunda sakalını mesh ederdi. Hz. Âişe : “Efendimiz rahatsız olduğunda, ağrıları şiddetlenince sık sık sakalını mesh ederdi.”83 Der.

b-Bakışları: İnsan sevincini, öfkesini, hüznünü, kederini, korkusunu, ümidini önce bakışları ile ifade eder. Samimiyeti, riyası, ümit ve ümitsizliği, yapılan işten memnuniyet ve memnuniyetsizliği önce gözlerinden okunur.

Bakışlarını etkin bir şekilde kullanan Efendimiz, kimi zaman duygularını bakışları ile anlatır, kimi zaman söylemek istediğini bakışları ile söylerdi. Abdullah b. Amr’ın üzerinde sarıya boyanmış elbise görünce gözlerini dikip bakarak bakışları ile yaptığını onaylamadığını belirtti.84

Kimi zaman sözün etkisini artırmak için anlam yüklü bakardı. Önce bakışları ile meramını anlatıp muhatabını hazırlar, ardından maksadını sözlü olarak ifade ederdi. Bir gün sahabilerden biri:

-Gerçek anlamda Allah yolunda savaşmak nasıl olur? Takdir edersiniz ki aramızda farklı farklı niyetlerle savaşanlar var, dedi. O sırada ayakta olan Allah Resûlü (s.a.v.) başını kaldırıp bir süre sahabiye baktı. Sonra:

-Kim Allah’ın kelimesini yüceltmek için savaşırsa, o Allah yolunda cihat etmiş olur, buyurdu.85

Çevresine, özellikle doğaya ibret nazarı ile bakardı. O anlardan birini anlatan Cerîr b. Abdullah şöyle der:

Ayın on dördüncü gecelerinden birinde Allah Resûlü (s.a.v.) ile oturuyorduk. Efendimiz bir süre aya baktı. Sonra:

-Şüphesiz sizler şu ayı rahatça gördüğünüz gibi Rabbinizi de göreceksiniz. Artık güneş doğmadan ve batmadan önceki namazları kaçırmamaya gayret edin! Buyurdu ardından “Rabbini güneşin doğuşundan evvel ve batışından önce hamd ile tesbih et.” Kaf, 50/39 ayetini okudu.86

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

KONUŞMASI

Hz. Âişe’nin dediği gibi Allah Resûlü (s.a.v.) tane tane, dinleyenlerin sözlerini aklında tutacağı anlaşılır bir şekildi konuşur, daha iyi anlaşılmasını istediği sözleri üç kere tekrarlardı.87

Enes b. Mâlik: “Allah Resûlü (s.a.v.) sözlerinin akılda tutulabilmesi için kelimeler sayılabilecek kadar yavaş konuşurdu.”88 Der.

Kelimelerini özenle seçer, en güzel sözlerle hitap ederdi. Kaba saba, kırıcı olmadığı gibi hak etmeyene övgü dolu sözler de söylemezdi.89 Konu hakkında bilgi veren Enes b. Mâlik: “Allah Resûlü (s.a.v.) birine asla sövmez, kaba saba sözler söylemezdi. Çok daralıp ta birini yermek istediğinde:

-Ona ne oluyor, eli toprağa deyesice! (Rabbine secde edesice!) derdi.”90

Fasih bir lisanla konuşurdu. Sözü çok uzatmaz, hatırda kalacak kadar az ve öz konuşurdu. Muhatabının anlayacağı şekilde konuşur, yanlış anlaşılacak gereksiz sözlerden ve konuşmuş olmak için konuşmaktan kaçınırdı.91

Yerli yerinde konuşur. Nerede, ne zaman ve ne konuşacağını çok iyi bilirdi. Dedikodu, iftira, samimiyetsiz ve yapmacık sözlerden uzak dururdu.92

Güler yüzle ve tatlı dille konuşurdu. Suratını asarak veya karşısındaki ile kavga eder gibi bağıra çağıra konuşmaz, konuşmaları ile insanları tedirgin etmezdi. Tam tersine Ebû’d-Derdâ’nın dediği gibi muhatabına tebessüm ederek konuşurdu.93 Karşısındaki onu dinlerken gerilmez aksine rahatlardı.

Allah Resûlü (s.a.v.) sözlerini çeşitli teknikler ve aletler kullanarak ve görsellikten istifade ederek desteklerdi. Asa ve mızrağını dikkatleri toplamak veya göze hitap etmek üzere tıpkı günümüzdeki işaret çubukları ve lazer ışıkları gibi kullanırdı. Bir keresinde ashabına konuşma yaparken elindeki asayı yere vurarak dikkatleri kendine çekti. Ardından,

-Burası Taybe’dir. Dikkat edin! Önceden de belirttiğim gibi Deccal, Mekke ve Medine’ye giremeyecektir, buyurdu.”94

Elindeki asa veya ağaç parçasıyla yere çizgiler çizerek zihinlerde yer etmesini sağlayan Efendimiz, bu vesileyle konuşmasını kalıcı hale getirirdi. Bunun pek çok örneği vardır. Bir keresinde yere birbirine paralel dört çizgi çizdi. Sahabilere dönerek bunların ne olduğunu sordu. Onlar:

-Allah ve Resûlü daha iyi bilir, deyince:

-Bunlar cennet hanımlarının en faziletlisi olan Hatice binti Huveylid, Fâtıma binti Muhammed, Âsiye binti Müzâhim ve Meryem binti İmrân’dır, buyurdu.95

Bir keresinde ise yere ortaya ana yol, sağa sola tali yollar şeklinde çizgiler çizerek doğru yol ile yanlış yolları karşılaştırmalı şekilde anlattı. “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır…” En’âm 6/153 ayetini okudu.96

Kimi zaman sözlerinin daha iyi anlaşılması ve kalıcı olması için görülen bir manzara veya yaşanan bir olayı, anlatmak istediği şeyle ilişkilendirerek anlatırdı. O anlardan birine şahit olan Ebû Zer şöyle der:

Allah Resûlü (s.a.v.) bir kış mevsiminde dışarı çıktı. Yaprakları dökülen ağaçlara baktı. Sonra ağaçtan iki dal aldı. Dalları alınca yapraklar dökülmeye başladı. Bana döndü:

-Ey Ebû Zer! Diye seslendi.

-Buyurunuz! Dedim.

-Bir Müslüman Allah rızası için namaz kıldığında günahları tıpkı şu ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökülür, buyurdu.”97

Topluluğa hitap ettiği zaman daha iyi görünmesi için yüksekçe bir yere çıkardı. Bu bulunduğu yerin durumuna göre bazen minber, bazen bir kaya bazen bir binek olurdu. İlk yıllarda Mescid-i Nebevî’de bulunan kütüğe dayanarak konuşma yapan Efendimiz, cemaat artınca konuşmalarını minberin üzerine çıkarak yaptı.98

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN (a.s.m)

SUSMASI

Yerli yerince susmak, zaman zaman konuşmaktan daha fazla mesaj verir. Susmak yalnızca onaylama işareti değil, bazen reddetmenin işaret de olabilir. Tıpkı kızgınlık, kırgınlık, bilgisizlik ifadesi olabileceği gibi. Bazen beklenen olumsuz bir durumun habercisi de olur.

İyi bir dinleyici, iyi bir konuşmacı kadar etkindir. Yeter ki yer ve zaman doğru tespit edilsin. Susma ve dinlemenin etkisini kavrayan liderler, yalnızca konuşan liderlerden her zaman daha fazla dinlenmişlerdir.

Çok iyi bir hatip olan Allah Resûlü (s.a.v.) aynı zamanda iyi bir dinleyiciydi. İnsanları dinler, zaman zaman karşılık vererek muhatabı ile iletişimini derinleştirerek dinlemenin etkisini artırırdı. Nerede ne kadar konuşulacağını bildiği gibi, nerede ne kadar susulacağını da çok iyi bilirdi.

Susmak ta mimik ve jestlerde olduğu gibi farklı anlamlar ifade eder. Dinlemek, kızmak bunlardan yalnızca ikisidir.

a-Dinleme İçerikli Susma: Çeşitli dinleme biçimleri vardır. Etkin dinleme, seçerek dinleme, saplantılı dinleme, savunucu dinleme, dinlermiş gibi yapılan dinleme bunlardandır. İyi bir dinleme; konuşmacıyı dikkatle ve ilgi ile dinlemek, iletişim sürecini bozacak duyguları kontrol etmek, gerektiğinde katkıda bulunarak konuyu açmak, geri bildirimlerle iletişimi güçlendirmekle olur.99

İyi bir dinleyici olan Efendimiz, her zaman kendisi konuşmaz, sabah namazının ardından yapılan sohbetlerde olduğu gibi, çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ederek sahabilerini dinlerdi. Birini dinlerken can kulağı ile dinler, gerektiğinde sorular sorarak konuyu açar, katkı vererek konuşmayı etkin hale getirirdi.

b-Şefkat ve Merhamet İçerikli Susma: Kimi zaman konuşma uzadıkça olumsuz sonuçlar verir. Konuşan veya soru soran kişi sözünü uzattıkça kendini sıkıntıya sokar. Bu durumlarda susmak en doğru harekettir. Bu tür diyaloglar Efendimizin hayatında sıkça yaşanırdı. Sorular arttıkça sorumlulukların artacağını fark eden Efendimiz, ümmetine duyduğu şefkat ve merhametten muhatabının sorumaya devam etmesini engellemek için susardı. Susma ile kurtulamaz ise bakışlarını kaçırır, başını başka tarafa çevirirdi.

Ashabına konuşma yapan Efendimiz, bir ara:

-Ey Müslümanlar! Size hac farz kılındı. Hac ibadetini yerine getirin, buyurdu. Orada bulunanlardan biri:

-Her sene mi hac yapacağız ya Resûlallah? diye sorunca Efendimiz susup cevap vermedi. Efendimizin cevap vermek istemediğini fark edemeyen sahabi sorusunu tekrarladı. Soruların devam edeceğini anlayan Efendimiz ümmetine olan şefkatini şu sözlerle açıkladı:

-Evet, dersem her yıl haccetmek zorunda kalırsınız. Siz de buna güç yetiremezsiniz.100

c-Korunma İçerikli Susma: Kimi zaman öfkeli ve güçlü birine cevap vermek kişinin aleyhine olur. Konuştukça muhatabını kışkırtıp saldırganlaştırır. Bu durumlarda yapılacak en iyi iş susmaktır. Tıpkı Efendimizin Uhud savaşının bitiminde Ebû Süfyân’ın sorularına cevap vermemesi ve diyaloga girmemesi gibi…

d-Eğitim İçerikli Susma: Sahabilerden biri önemli bir soru sorduğunda kimi zaman dikkatleri çekmek için hemen cevap vermezdi. İnsanların cevaba yoğunlaştığını gördüğünde soruyu cevaplardı. Efendimiz bir mecliste ashabı ile sohbet ederken bedevilerden biri:

-Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Duymamış gibi yapan Efendimiz sohbete devam etti. İnsanlar “Acaba neydi?” diye düşünürken Efendimiz:

-Kıyamet ile ilgili soru soran nerede? diye sordu. Bedevi ileri çıkarak:

-Buradayım ya Resûlallah! dedi. İnsanlar pür dikkat Efendimiz dinlerken:

-İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle! buyurdu.101

e-Kızma İçerikli Suma: Kişi kimi zaman sorulan soruya kızarak cevap vermez, susması muhataba cevap olur. Soru devam ederse sözlü cevap verir. Bu Efendimizin zaman zaman başvurduğu cevap şekliydi.

Medine’ye geldiğinde otuz yaşında olan Ebû Hüreyre bir süre sonra evlenmek istedi. Allah Resûlü’ne (s.a.v.) giderek;

-Yâ Resûlallah! Ben gencim ve günaha düşmekten korkuyorum. Bunun için evlenmek istiyorum, ancak evlenecek dünyalık bulamıyorum. Hadım olabilir miyim? Diye sordu. Allah Resûlü (s.a.v.) susup cevap vermedi. O sözlerini tekrarladı. Ancak Allah Resûlü (s.a.v.) yine sustu. O yine tekrarladı. Dördüncüde sahabiye dönen Efendimiz:

-Ey Ebû Hüreyre! Kalem kurudu. İster kendini hadım et ister öylece bekleyip sabret, kaderinde ne yazılı ise onunla karşılaşacaksın, buyurdu. Mesajı alan Ebû Hüreyre evlenme işini bir süre erteleyip, sabırla ilme devam etti. 102

1 Tirmizî, Menâkıb 3648, Şemâil, 123; Müsned, 2/258; İbn Sa’d, Tabakât, 1/415; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/209; el-Begavî, Şerhü sünne, 3649; İbn Hibbân, Sahîh, 6309.

2 Buhârî, Menâkıb 23; Ebû Dâvud, Edeb 35; Tirmizî, Şemâil, 41; Müsned, 2/350; Muvattâ, 659; İbn Sa’d, Tabakât, 1/287; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/72; Suyûtî, Zehru’l-hamâil, 26, 36.

3 Tirmizî, Menâkıb 3637, Şemâil, 124; Müsned, 1/96; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/251; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/75.

4 Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/41.

5 Abdurrezak, Musannef, 11/259; Suyûtî, Zehru’l-hamâil, 37.

6 Buhârî, İlim 46.

7 Buhârî, İydeyn 24.

8 Müsned, 3/302; İbn Mâce, 246; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/41; İbn Hibbân, Sahîh, 6312; Hâkim, Müstedrek, 4/313; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/78.

9 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/77.

10 Hennâd, Zühd, 803; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 12/67; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, 7843; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 9/20; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 129.

11 Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1; Tirmizî, Şemâil, 128; el-Begavî, Şerhu sünne, 12/323.

12 İbn Mâce, Etime 6.

13 Müslim, 1692; Ebû Dâvud, 4143; Tirmizî, 2770, Şemâil, 131; Müsned, 5/86; Dârimî, 2/176; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 777.

14 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ, 7/61.

15 Buhârî, Mesâcîd 475; Müslim, Libâs 75; Ebû Dâvud, 4865; Tirmizî, Şemâil, 129; Nesâî, 721; İbnü’l-Kayyîm, Zâdu’l-me‘âd, 1/170.

16 Buhârî, 5017; Ebû Dâvud, Edeb 26; Tirmizî, 3402, Şemâil, 258; İbn Mâce, 3775.

17 Buhârî, 5398; Tirmizî, Şemâil, 132; İbn Hibbân, Sahîh, 5217; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 600.

18 Buhârî, 5398; Ebû Dâvud, 3769; Tirmizî, Şemâil, 133; İbn Mâce, 3262; Müsned, 4/308; Dârimî, 2/106; Tayalisî, Müsned, 1047; Ebû Ya’lâ, Müsned, 884; el-Begavî, Şerhu sünne, 2838; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 22/350.

19 Tirmizî, Şemâil, 142.

20 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/63.

21 Müslim, Eşribe 149.

22 Karataş, Hz. Peygamberin Beden Dili, 106.

23 Buhârî, 475, 5969; Müslim, 2100; Tirmizî, Edeb 19, Şemâil, 128; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ, 7/64.

24 Buhârî, Mevâkît 123.

25 Buhârî, Cuma 40.

26 Buhârî, 6312; Müslim, Daavât 59; Ebû Dâvud, 5049; Tirmizî, Şemâil, 257; İbn Mâce, 3880; Nesâî, 748; Müsned, 5/397; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 507.

27 Buhârî, Daavât 12; İbn Mâce, 3775; Tirmizî, Şemâil, 257; Ebû Ya’lâ, Müsned, 1791; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 503; Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-evliyâ, 6/261; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/80.

28 Tirmizî, Daavât 22; Müsned, 14249; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 8/86.

29 Buhârî, Edebü’l-müfred, 1215; Ebû Dâvud, 5045; Tirmizî, Şemâil, 255; Müsned, 4/281; İbn Mâce, 3877; İbn ebî Şeybe, Musannef, 9/76; Tayalisî, Müsned, 709; İbn Ya’lâ, Müsned, 1683; İbn Huzeyme, Sahîh, 2350; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 249; el-Begavî, Şerhu sünne, 1310; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 506.

30 Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 10/178.

31 Buhârî, 1147; Müslim, 738; Ebû Dâvud, 1341; Tirmizî, 439, Şemâil, 271; Nesâî, 1697; İbn Hibbân, Sahîh, 6385.

32 Buhârî, Salât 85.

33 Buhârî, Nikâh 126.

34 Buhârî, Tefsir 102.

35 Buhârî, Dua 6-9; Müslim, Dua 56; Tirmizî, Dua 16; İbn Mâce, Dua 15; Nesâî, Amelü’l-yevm 777; Taberânî, Dua, 239.

36 Buhârî, Dua 7; Müslim, Dua 59; Tirmizî, Dua 28; Taberânî, Dua, 281; Nevevî, Ezkâr, 21.

37 Tirmizî, Şemâil, 256.

38 Tirmizî, Şemâil, 226; İbn Manzûr, Muhtasar, 2/70.

39 Tirmizî, Şemâil, 227.

40 Buhârî, 3035; Müslim, 2475; Tirmizî, Şemâil, 231; İbn Mâce, Fedâil 159; Müsned, 4/358; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 2219; el-Begavî, Şerhu sünne, 3349; el-Humeydî, Müsned, 800.

41 Buhârî, Tevhîd 38; Müsned, 2/511.

42 Buhârî, Savm 30; Müslim, Sıyâm 81; Tirmizî, Savm 28; Ebu Dâvud, Savm 38.

43 Buhârî, 3292; Müslim, 2396; Nesâî, 8130; Müsned, 1/182; İbn Hibbân, Sahîh, 6893; İbn ebî Şeybe, Musannef, 32662; İbnü’l-Cevzî, Ömer b. Hattâb, 33.

44 Buhârî, Rikâk 7; Müslim, Zühd ve Rikâk 6; Tirmizî, Kıyâme ve Rikâk 28; İbn Mâce, Fiten 18; Müsned, 17234; el-Fesevî, el-Ma’rifetü ve’t-târih, 1/150.

45 Müslim, 1110; İbn Abdullah&İbn Muhammed, Nadratu’n-naîm, 5/277.

46 Müslim, 113; İbn Hibbân, Sahîh, 358.

47 Ebû Dâvud, Salât 904; Tirmizî, Şemâil, 323; Nesâî, 3/13; Müsned, 4/25; el-Humeydî, Müsned, 514; Beyhakî, Sünen, 2/251, Delâilu’n-nübüvve, 1/357; İbn Huzeyme, Sahîh, 900; Ebû Ya’lâ, Müsned, 1599; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 563; Hâkim, Müstedrek, 1/264; Ebû Nu’aym, Ma‘rifetü’s-sahâbe, 1674.

48 Buhârî, Fedâili Kur’ân 33; Müslim, Salâtu’l-müsâfirîn, 247; Tirmizî, Şemâil, 323; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/357.

49 Tirmizî, 1639; İbn Abdullah&İbn Muhammed, Nadratu’n-naîm, 5/278.

50 Hâkim, Müstedrek, 4/260; İbn Abdullah&İbn Muhammed, Nadratu’n-naîm, 5/280.

51 Buhârî, 6488; İbn Abdullah&İbn Muhammed, Nadratu’n-naîm, 5/321.

52 Tirmizî, Şemâil, 325; Ebû Dâvud, 3163; Müsned, 6/43; Tayâlisî, Müsned, 1415; el-Humeydî, Müsned, 1526; Abdurrezâk, Musannef, 6475; İbn ebî Şeybe, Musannef, 3/385; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 3/288; el-Begavî, Şerhu sünne, 1470; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 3/407.

53 Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fedâil 62; İbn Kesîr, Câmiu’l-mesânîd, 1/30.

54 İbn Hibbân, Sahîh, 523; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 537.

55 Tirmizî, Şemâil, 237; Müsned, 2/340; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/248; İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 68.

56 Tirmizî, Menâkıb 12, Şemâil, 228; Müsned, 1/101, 5/97; Abdurrezâk, Musannef, 11/259; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 25; Suyûtî, Zehru’l-hamâil, 37.

57 Ebû Dâvud, 5002; Tirmizî, Şemâil, 236; Müsned, 3/117; Ebû Ya’lâ, Müsned, 4029; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/248; el-Begavî, Şerhu sünne, 3606, Mu‘cemu’s-sahâbe, 8; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 1/240.

58 Buhârî, Edebü’l-müfred, 268; Ebû Dâvud, 4998; Tirmizî, Şemâil, 239; Müsned, 3/267; Ebû Ya’lâ, Müsned, 3736; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/248; el-Begavî, Şerhu sünne, 3605.

59 Ebû Dâvud, 4959; İbn Sa’d, Tabakât, 8/224; İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 69.

60 Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 7/114; İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 69.

61 Müsned, 3/491; İbn Hibbân, Sahîh, 8/7.

62 Dârimî, Mukaddime 8.

63 Müsned, 5/83-84; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 2/31; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 1/47; İbnü’l- Esîr, Üsdü’l-gâbe, 455; İbn Manzûr, Muhtasar, 5/226. Hadisin ravileri sikadır.

64 Tirmizî, Zühd 35; Müsned, 5/255; Tayalisî, Müsned, 154; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 8/253; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, 9873.

65 Buhârî, Salât 56.

66 Buhârî, Salât 88.

67 Nesâî, Cuma 29.

68 Müslim, Fedâil 67.

69 İbn Mâce, 2803; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 146; Hâkim, Müstedrek, 1/499.

70 Buhârî, Megâzî 79; Müslim, Tevbe 9; Müsned, 3/459; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 144; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/197.

71 Tirmizî, Şemâil, 12.

72 Buhârî, Megâzî 79, İlim 28; Muvattâ, Sadaka 14; Müsned, 3/457; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 143.

73 Kâdı İyâz, Şifâ, 1/308.

74 Buhârî, 6114; Müslim, 2014; Nesâî, 10226; Müsned, 2/236; Muvattâ, 2/906; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, 7918.

75 Müsned, 3/373.

76 Buhârî, Bedü’l-halk 59; Müslim, Bir 109; Ebû Dâvud, 4748; Tirmizî, Dua 51; Nesâî, 10225; Müsned, 4/226; İbn ebî Şeybe, Musannef, 25891; Hennâd, ez-Zühd, 1306.

77 Buhârî, Şurût 15; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 5/56.

78 Müslim, İmâre 49; İbn Sa’d, Tabakât, 6/30; İbn ebî Hayseme, Ta’rîh, 3/48.

79 Buhârî, Tefsir 352.

80 Müslim, Kusûf 14.

81 Buhârî, Bedü’l-halk 5.

82 Buhârî, Edeb 68; Müslim, İstiskâ 3; Ebû Dâvud, Edeb 5097; Müsned, 6/66; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/322.

83 Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 156.

84 Abdurrezâk, Musannef, 11/79.

85 Müsned, 4/417.

86 Buhârî, Tefsir 283.

87 Buhârî, İlim 30; Ebû Dâvud, 4839; Tirmizî, Şemâil, 224; Müsned, 6/138; el-Begavî, Şerhu sünne, 13/256.

88 Buhârî, İlim 95; Tirmizî, Şemâil, 225; Müsned, 3/213; Hâkim, Müstedrek, 4/273; el-Begavî, Şerhu sünne, 13/141.

89 İbnü’l-Kayyîm, Zâdu’l-me‘âd, 2/352.

90 Buhârî, Edeb 6046; Müsned, 3/126; Tirmizî, Şemâil, 348; İbn ebî Şeybe, Musannef, 8/330; Tayalisî, Müsned, 520; İbn Hibbân, Sahîh, 6409; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/45; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 57.

91 Buhârî, Menâkıb 23.

92 Kâdı İyâz, Şifâ, 1/308.

93 Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 36, 92.

94 Müslim, Fiten 119.

95 Müsned, 1/293.

96 İbn Mâce, Mukaddime 1.

97 Müsned, 5/179.

98 Ebû Dâvud, Menâsik 62.

99 Karataş, Hz. Peygamberin Beden Dili, 207.

100 Müslim, Hac 412.

101 Buhârî, İlim 2.

102 Buhârî, Nikâh 8.

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZ Hz. MUHAMMED’İN KARAKTER ÖZELLİKLERİ

Karakter, kişinin nasıl biri olduğu gösteren en önemli ölçülerden biri, belki de birincisidir. Kişinin yaşantısına önemli ölçüde yön veren karakter, onun Rabbi, içsel dünyası, ailesi, uzak veya akın çevresi ve insanlarla ilişkilerini belirleyen en önemli faktördür.

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED ÇOK AKILLI ve ZEKİYDİ

Efendimizin en belirgin özelliklerinden biri aklı ve zekâsıydı. Son derece akıllı ve zeki olduğu çocukluğundan itibaren bilinen Efendimiz, her zaman çevresi tarafından takdir edildi. Gelişimini anlatan sütannesi Halime, yürümeye, konuşmaya, kendini ifade etmeye çok erken dönemde başladığını söyler ve onunla gurur duyardı.

Yaşadığı toplum puta taparken o, on-on iki yaşlarında bir çocukken bile onlara tapmanın yanlışlığını anlamış, bunu yabancı bir ülkede, ilk kez gördüğü bir mabette ve ilk kez karşılaştığı bir rahibe söyleyecek kadar iyi kavramıştı.

İçki, kumar, zinanın olağan sayılacak kadar yaygınlaştığı, putlara tapmanın din olarak yaşandığı bir toplumda, toplumla ilişkilerini bozmadan ve insanlardan uzaklaşmadan kötülüklerden uzak duracak kadar akıllıydı. Başarılarla dolu hayatının hangi karesine bakılırsa bakılsın, güneş gibi parıldayan bir deha görülecektir. Bunu dert edinen Akkâd, “Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Eşsiz Deha ve Şahsiyeti” olarak 1978 de M. Said Şimşek tarafından tercüme edilen bir kitap kaleme almıştır.

Hayatı zekâsını gösteren örneklerle süslü olan Efendimizin Kâbe’nin yapımında Hacerü’l-Esved’i yerine koyması bunlardan yalnızca biridir. Her biri zekâsı ile gurur duyan kabile reisleri Hacerü’l-Esved’i yerine koymakta anlaşamamış, iş büyümüş, kılıçlar çekilmişti…

Efendimizin sabahleyin Kâbe’den içeri girdiğini görünce, aklına, zekâsına, iyi niyetine ve doğruluğuna güvenilen birinin gelmesine sevindiler. Durumu anlatıp problemi çözmesini istediler. Dahiler gibi hareket eden Efendimiz, düşünmek için zamanı istemek bir yana problemi bütün tarafların razı olabileceği şekilde çözdü. Kabile reislerinin sözü bitince hemen hırkasını çıkardı. Hacerü’l-Esved’i üzerine koydu. Kabile reislerine hırkanın bir ucundan tutmalarını söyledi. Reisler hırkanın uçlarından tutarak taşı konulacağı yerin hizasına getirince alıp kendi elleri ile yerine koydu. Çözüm herkesi ziyadesi ile memnun etmişti. Böyle büyük bir meseleyi bu kadar zekice çözdüğü için kendisine el-Emîn lakabını verdiler.

Kadılık görevini de üstlenen Efendimiz, pek çok davayı ve problemi zekice çözerek kolayca karara bağlardı. Bir gün eşi siyah bir çocuk doğuran bir bedevi büyük bir öfke ile geldi. Adam çocuğun kendisinden olmadığına inanıyor, bunun tescillenmesini istiyordu. Huzur-u saadete varınca:

-Eşim, ben ve kendisi beyaz olduğumuz halde siyah bir çocuk doğurdu. Onu reddetmek istiyorum, dedi. Birkaç soru ile durumu anlayan Efendimiz:

-Senin develerin var mı? Diye sordu. Evet, cevabı alınca:

-Renkleri nedir? Diye sordu. Bedevi:

-Kırmızılar, dedi. Efendimiz:

-İçlerinde beyaz veya boz deve var mı? Diye sordu. Bedevi:

-Elbette! Bir kaç tane boz deve var, dedi. Efendimiz:

-Onların nereden geldiğini düşündün mü? Diye sordu. Bedevi:

-Soylarının damarıdır. Onlara çekmişlerdir, dedi. Efendimizin almak istediği cevapta buydu:

-Belki oğlun soyunuzdan gelen birine çekmiştir, buyurunca adam ikna olup gitti.1

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

BASİRET SAHİBİ ve UFUK İNSANIYDI

Müminin ferasetinden sakının, o Allah’ın nuru ile bakar.”2 buyuran Efendimiz, hayata, insanlara, tabiata, olaylara, üstlendiği görevlere ve yapacağı işlere basiretle bakar, hikmetle hareket ederek yoluna devam ederdi. Bir gece dışarı çıkıp gökyüzüne uzun uzadıya baktı. Sonra:

-Kim bilir bu gece Allah’ın rahmet hazinelerinden neler açıldı? Ne kadar fitne fesat olayı gerçekleşti? Dünyada nice giyinmiş insan ahirette çıplak olacaktır. Evinizdeki insanları uyarın! (kalkıp Rablerine ibadet etsinler!) buyurdu.3

Sosyal ilişkilerinde, risalet görevinin getirdiği yükümlülüklerde, müşriklerle mücadelede, İslâm Devletini kurma ve yürütmede olaylara hep Allah’ın nuru ile baktı, hikmetle çözdü.

Efendimizin yaşadığı hangi olay dikkate incelenirse incelensin onun konuyu kavraması ve yürütmesindeki basiret ve feraseti açıkça görülecektir. Uhud’da yaşananlar bunlardan yalnızca biridir. Ordu yola çıktıktan bir süre sonra ilerde bir karartı görüldü. Efendimiz ne olduğunu sorunca sahabiler:

-Abdullah b. Übey’in müttefikleri olan Yahudiler, bize katılıp Mekkelilerle savaşmak istiyorlar, dediler. Bunun tuzak olduğunu hemen anlayan Efendimiz:

-Biz müşriklere karşı kâfirlerden yardım istemeyiz! buyurarak yardımı reddetti. Yola devam edildi. Bir süre sonra Abdullah b. Übey’in etkisinde kalan Medinelilerden üç yüz kişi ordudan ayrılıp geri döndü. Ordunun üçte biri ayrıldığı için üzülen Efendimiz, hoş görmese de büyük bir tepki vermedi.

Savaş başlamadan önce okçuları stratejik tepeye yerleştiren Efendimiz, basireti ile ilerde yaşanacak muhtemel olayları gördü. Onlara:

-Yırtıcı kuşların bizi parçaladığını görseniz bile yerinizden ayrılmayın, buyurdu. Olmadı. Yerinden ayrılan okçular zaferi hezimete çevirdiler. Müslümanlar bir anda dört bir tarafa dağıldı. Yenilgiyi kabullendiler, düşman ok ve kılıçları ile doğranmaktan başka çarelerinin olmadığını düşünmeye başladılar. Bu durumda iken Efendimizin eşsiz cesareti, basireti, kararlılığı ve üstün komuta yeteneği ile toparlanıp geri çekildiler. İlk hamlede ordusunu büyük bir hezimet ve felaketten kurtaran Efendimiz, Medine’ye geldiği günün sabahı kendilerinden sayıca beş kat fazla olan düşmanı takip emri verdi. Düşman kaçınca hezimeti zafere çevirdi. Münafıkların bu emirden istifade ederek aklanmamaları için:

-Düşmanı takibe yalnızca Uhud’da savaşanlar katılacaktır! duyurusunu yaptı. Abdullah b. Übey ve adamları aklanmak için takibe katılmak istedilerse de Efendimiz izin vermedi. O gün basiret örneği sergileyerek ordudan ayrılanlara sözlü ve fiili tepkide bulunmayan Efendimiz, tamamına yakınının gönlünü fethetti. Abdullah b. Übey, çevresindeki bir kaç münafıkla kala kaldı.

Ufku, insanları İslâm’a gizli gizli davet etmeye başlamadığı sırada Müslümanların İslâm’ı Bizans ve İran İmparatorluklarının başkentlerine ulaştıracağını bildirecek kadar ileriyi görüyordu. Buna şahit olanlardan Afîf b. Ömer el-Kindî başından geçen bir olayı şöyle anlatır:

Ben cahiliye döneminde ticaretle meşgul oluyordum. Bir gün hac (veya aileme elbise ve koku satın almak) için Mekke’ye gittim. Orada arkadaşım Abbâs’a konuk oldum. Birlikte Kâbe’de otururmuş sohbet ediyorduk. Güneş yeni yeni yükseliyordu. Kâbe’ye bakarken bir adam dikkatimi çekti. İçeri girince önce güneşe doğru baktı, sonra ilerleyip Kâbe’ye yöneldi. Hemen ardından bir kadın gelip arkasında durdu. Sonra bir çocuk gelip onların sağında durdu. Adam rükû edince kadın ve çocuk rükû ediyor, adam secde edince onlarda secde ediyordu. Başlarını kaldırdıktan sonra tekrar secde ettiler. Merak ve şaşkınlık içinde onları izliyordum. Sonra dayanamayıp arkadaşıma dönüp:

-Bu büyük bir iş, dedim.

-Evet, gerçekten de büyük bir iş, dedi. Merakım daha da arttı.

-Ne yapıyorlar?

-Namaz kılıyorlar.

-Ey Abbâs bunlar kim? Bu din de nedir?

-O, benin kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah’tır. O kendisinin Allah’ın Resûlü olduğunu söylüyor. “Yer ve göklerin Rabbi kendisine insanlara bu dini anlatmasını söylediğini bildirdi.” Diyor. Yakın bir gelecekte Kisrâ ve Kayser’in hazinelerinin kendisine sunulacağını iddia ediyor. Şu yeğenimin eşi Hatice binti Huveylid’dir. Ona iman etti. Şu ise amcasının oğlu Ali b. Ebu Tâlib’dir. O da ona iman etti. Şu anda yeryüzünde bu kadın ve çocuktan başka kendisine inanıp tabi olan hiç kimse yoktur.” dedi.

O gün Müslüman olmayan Afîf el-Kindî ancak yıllar sonra İslâm ile şereflendi. İyi bir Müslüman olan sahabi, o gün Müslüman olmadığı için üzülür:

-Eğer Allah o gün bana imanı nasip etseydi, Hz. Ali’nin yanında namaz kılan ikinci kişi olurdum, derdi.4

Adiy b. Hâtim Efendimizin yanına geldiğinde bu kez Arapların en büyük sorunu olan güvenlikle ilgili hedefini ve ufkunu bildiriyordu. Adiy b. Hâtim anlatıyor:

Allah Rasûlü (s.a.v.) ile otururken içeri giren biri çetelerden şikâyet etti.

-Kervanlar soyuluyor, mallar gasp ediliyor, çapulculuk almış yürümüş, dedi. Ardından bir başkası geldi:

-Kıtlık ve kuraklık ortalığı kasıp kavuruyor, insanlar helak oluyor, diye dert yandı. Allah Resûlü (s.a.v.) bana döndü:

-Ey Adiy! Hîre’yi bilir misin? diye sordu.

-Görmedim ama nerede olduğunu iyi bilirim, dedim. Efendimiz:

-Ömrün olursa göreceksin ki, çok yakında devesine binmiş bir kadın tek başına Hîre’den kalkıp Kâbe’yi ziyarete gidebilecek, buyurdu. Hayret ettim:

-Tay eşkıyaları varken böyle bir yolculuk nasıl olur!? diye içimden geçirmeden edemedim. Efendimiz:

-Ey Adiy! Ömrün olursa yine göreceksin ki, Kisrâ’nın hazineleri ümmetimin eline geçecektir, buyurdu. Hayretim iyice arttı:

-Hürmüz’ün oğlu Kisrâ’yı mı kastediyorsunuz!? diye sordum.

-Evet, Hürmüz’ün oğlu Kisrâ’yı kastediyorum, buyurdu. Allaha yemin ederim ki Allah Resûlü’nün (s.a.v.) o gün söylediği her şeyi gördüm. Hepsine şahit oldum. Ayrıca istikbale ait bir şey daha söyledi. Zamanı gelince onu da göreceğimi ümit ediyor ve inanıyorum.”5

Hudeybiye anlaşması yapılırken ufku Efendimizin ufkuna yetişemeyen sahabiler, anlaşma şartları ve yaşananlardan dolayı inanılmaz derecede üzgün ve öfkeliydiler. Onlar anlaşmayı müşriklere verilmiş büyük bir taviz, yaşadıkları olayları zillet olarak kabul ederken ufku öteleri aşan Efendimiz, bunu büyük bir zafer olarak görüyor ve değerlendiriyordu. Öyle de oldu. Anlaşma yalnızca Mekke’nin Fethi’ne değil Arap Yarımadasının tamamının fethine vesile oldu.

Eşsiz bir basiret örneği daha sergileyen Efendimiz, Mekkelilerle barış yaptıktan sonra imparatorlara, krallara, beylere, kabile reisleri ve din adamlarına mektup göndererek İslâm’a davet etti. Bir kısmı olumsuz cevap verse de başta Yemen kralları ve beyleri olmak üzere büyük bir kısmı İslâm ile şereflendiler. İnsanlar bu olaydan sonra Müslüman olmak için akın akın Medine’ye koştular.

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED’İN

SORUMLULUK DUYGUSU ÇOK YÜKSEKTİ

Efendimiz sorumluluğunu hakkı ile yerine getirmek için var gücü ile çalışır, ihmal etme korkusu ile uykuları kaçar, yanlış yaparım endişesi ile gözyaşı dökerdi. Sorumluluk ve emaneti koruma gibi duygularla, vahye muhatap olmanın heyecanı içerisinde, daha vahiy bitmeden, aldığı kısımları okumaya, telaffuz etmeye çalışan Hz. Peygamber ikaz edilmekte, acele etmesine gerek bulunmadığı ifade buyrulmaktadır.

(Resûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” Kıyâme, 75/16-19

“… Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’ân’ı (okumakta) acele etme ve “Rabbim, benim ilmimi artır” de.” Tâ-Hâ, 20/114

Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.” Tâ-Hâ, 20/132 ayeti inzal olunca sorumluluğunu yerine getirmek için yeni evli olan Hz. Ali ve Hz. Fâtıma’yı altı ay boyunca namaza çağırdı. Tıpkı hanımlarını teheccüd namazına kaldırdığı gibi.

Enes b. Mâlik anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) Hz. Ali ve Hz. Fâtıma evlendikten sonra, altı ay sabah namazını kılmak için evden çıktığında Fâtıma’nın evine uğradı:

Ey Muhammed’in ev halkı! Allah size rahmet etsin! Namaz vakti geldi!’ diye seslenerek onları namaza çağırdı.6

Vefat etmek üzere olduğu ve hastalığın şiddetinden sürekli bayıldığı sırada dahi sorumluluklarını ihmal etmedi. Onlardan sadece bir örneği Hz. Âişe anlatıyor:

Allah Resûlü (s.a.v.) vefat ettiği günlerde benim yanımda 6-7 dinar vardı. Hastalığı ile meşgul olduğum için onları dağıtamamıştım. Altınları hatırlayan Allah Resûlü (s.a.v.) gözlerini kaldırıp bana baktı:

-Ey Âişe! O altınları ne yaptın? diye sordu.

-Bende duruyor, dedim. Efendimiz:

-Onları hemen ihtiyaç sahiplerine dağıt, buyurdu. Sözü biter bitmez bayıldı. Ayılınca ilk sözü:

-Altınları dağıttın mı ey Âişe! oldu. Başı göğsümde olduğu için hareket edemiyordum. Bu nedenle emrini yerine getirememiştim.

-Hayır, vallahi dağıtamadım Ya Resûlallah! dedim. Altınların kendisine getirilmesini emreden Allah Resûlü (s.a.v.) onları avucuna alıp saydı. Altı taneydi.

-Bunlarla birlikte Allah’ın huzuruna gittiğinde Muhammed’in ona nasıl cevap vereceğini sanıyorsun! Buyurduktan sonra bayıldı. Uyandığında altınların dağıtılmadığını öğrenince yanından ayrılamadığımı anlayan Efendimiz:

-Ey Âişe! Altınları Ali’ye gönder Ensar’ın fakirlerine dağıtsın, buyurdu. Emri yerine getirip Hz. Ali’ye gönderdim. Hz. Ali vakit kaybetmeden altınları fakirlere dağıttı. Ayıldığında altınların dağıtıldığını öğrenince sevindi.

-Şimdi rahatladım, buyurdu.”7

Bir engelden dolayı sorumluluğunu yerine getiremediği zaman onun doğuracağı zararları düşünerek üzülür. Sorumluluklarını yerine getirmek için şartları zorlardı. Lakît b. Âmir anlatıyor:

Nehîk b. Âmir b. Âsım ile birlikte Allah Resûlü (s.a.v.) ile görüşmek için Medine’ye doğru yola çıktık. Receb ayı çıkmak üzereyken şehre vardık. Sabah namazını bitirdikleri sırada Mescid-i Nebevî’ye girdik. Allah Resûlü (s.a.v.) namazdan sonra ayağa kalkıp sahabilere kısa bir konuşma yaptı.

-Ey insanlar! Sesim kısıldığı için dört gündür size konuşamıyordum. Hala iyileşmediğim halde sesimin elverdiğince konuşacağım. Zira aranızda kabilesinin elçi olarak gönderdiği biri varsa beni dinlemeden geri döndüğünde insanlar ona veya arkadaşına “Allah Resûlü (s.a.v.) ne buyurdu?” diye sorduğunda anlatacağı bir şey yoksa belki biri veya öbürü kendiliğinden bir şey söyleyecek, belki insanları delalete sürükleyecek bir şey anlatacak.

Dikkat edin bundan mesul olurum. Anlatabildim mi? Şimdi oturup sessizce dinleyin, buyurdu.

Efendimizin sözleri bitince arkadaşımla birlikte yanına gittim. Bize doğru dönünce kendim ve arkadaşımı tanıttıktan sonra:

-Ya Resûlallah! Bize gayb ilminden bildiklerini öğretir misin? Diye rica ettim. Başını sallayarak tebessüm eden Allah Resûlü (s.a.v.):

-Beş konuda gaybın anahtarları Allah’ın elindedir. Ondan başkası bilmez… buyurdu.8

Efendimizin her hususta olduğu gibi sorumluluk konusunda da diğer insanlardan ayrılan bir yönü vardı. Genelde insanlar bir veya bir kaç sorumluluğunu yerine getirirken diğerlerini ihmal eder, tüm sorumluluklarını aynı hassasiyet içinde yapmaz veya yapamazlar. Efendimiz tüm sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getirirdi. Tebliğ yapmak veya birinin hidayetine vesile olmak için kendini helak edercesine gayret ederken, gelen vahyi insanlara okumayı, ezberlemeleri için teşvik etmeyi, açıklamayı, hayata geçirilmesini ihmal etmiyordu. Bunları yaparken devlet işlerinin hiç birini ihmal etmiyordu. Onları yaparken eşleri, çocukları, torunları ile tek tek ilgilenmeyi, onlara özel vakit ayırmayı, hatta ev işlerinde hanımlarına yardım etmeye, söküğünü dikmeye, ayakkabısını tamir etmeye kadar ihmal etmiyordu. Akrabalarını, komşularını, yakın uzak dostları veya herhangi bir insanı ihmal etmiyor hastalığı, sağlığı, problem ve sıkıntıları ile tek tek ilgileniyordu.

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

PLANLI-PROGRAMLI, PRENSİPLİ ve İSTİKRARLIYDI

Allah Resûlü (s.a.v.) son derece planlı programlıydı. İşlerini kolaylaştırmak için malayaniden uzak durur, sade bir hayat yaşar, hedefe en kestirme ve kolay yoldan ulaşırdı. Risâlet, imamet, devlet işlerini, davet ve tebliğini Mescid-i Nebevî’den yürütmesi, eşleri ve kızı Fâtıma’nın evinin mescide bitişik olmasının en önemli sebebi buydu. Böylece hayatı kolaylaştırdığı gibi zamanı en güzel şekilde de kullanmış oldu.

Yapacağı işlerini inceden inceye planlar, boşluk bırakmazdı. Hayatı bu açıdan yeniden okunduğunda her adımın planlı olduğu görülecektir. Medine’ye hicret emri verilmeden önce Hz. Ebû Bekir’e kendisi ile hicret edeceğini işaret eden Efendimiz, binek ve rehber bulma işini ona tevdi etti. Hicret günü geldiğinde müşrikler Darû-n Nedve’de toplanıp öldürme planları yaparken, Efendimiz hicret planını uygulamaya başlamıştı.

İlk iş olarak Hz. Ebû Bekir’in evine giderek, planı istişare etti. Müşriklerin fark etmemesi için her zamankinden farklı bir zamanda, insanlar evlerine çekildiğinde gitti. Planı konuşup Hz. Ebû Bekir’in yapması gerekenleri, hicrette görev alacak kişiler ve görevlerini bildirdi. Kutlu yolcuların saklanmasına üç kişi yardım edecekti. Bunlar; Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, Kızı Esmâ ve azatlı kölesi Âmir b. Füheyre.

Kutlu yolcular Mekkelileri şaşırtarak zaman kazanmak için direk Medine’ye doğru değil tam zıt yöne giderek Sevr mağarasında gizlenecek, arama işi hız kesince sahil yolundan Medine’ye gidilecekti. Onlar Sevr mağarasına gizlendiğinde Abdullah b. Ebû Bekir, gündüz Mekkelilerin arasında durarak bilgi toplayacak, gece olunca mağaraya giderek Allah Resûlü’ne (s.a.v.) bilgi verecekti. Müşriklerin anlamaması için güneş doğmadan önce geri dönüp, gizlice evine girecek, yatağına yatıp uyuyacak, sabah erkenden müşriklerin yanına giderek onlarla birlikte vakit geçirecekti. Onu sürekli yanlarında gören Mekkeliler, hiçbir zaman ondan şüphelenmeyeceklerdi.

Esmâ binti Ebû Bekir’in görevi yemek götürmekti. Çok akıllı bir o kadar da cesur olan Hz. Esmâ, gece olunca hazırladığı yemeği onlara götürecek, oyalanmayıp aynı gece eve geri dönecekti.

Âmir b. Füheyre, gündüz diğer çobanlarla birlikte koyun otlatacak, gece olunca Esmâ ve Abdullah mağaradan ayrıldıktan sonra Sevr Mağarasının olduğu yere gidecek, koyunlarını Esmâ ve Abdullah’ın geçtikleri yoldan götürüp getirerek ayak izlerini yok edecekti. Bu vesile ile koyunların sütünü sağıp kutlu yolculara ikram edecekti. Görevi bitince hızlıca geri dönüp yatacak, diğer çobanlarla birlikte kalkıp hiç bir şey olmamış gibi hayvanlarını otlatacaktı.

Bu müthiş operasyon tam üç gün sürecek, bütün Kureyşliler Kutlu Yolcuları ararken üç maharetli genç, bu gizli ve bir o kadarda tehlikeli görevi, üç gün boyunca çok az bir uykuyla ve hiçbir açık vermeden en güzel şekilde yerine getireceklerdi.9

Efendimiz görev bölümü yaptıktan sonra Hz. Ebû Bekir’in evinden ayrılırken sahabiler hazırlıklara başladılar. Esmâ binti Ebû Bekir anlatıyor:

Babam sefer için hazırlıklara başlayınca, Allah Resûlü (s.a.v.) ve onun için yol azığı yapıp, bir heybeye koydum. Ayrıca içecek hazırlayıp bir su tulumuna koydum. Ancak ağızlarını bağlayacak bir şey yoktu. Etrafa bakınıp kuşağımdan başka bir şey bulamayınca babama:

-Bunları bağlamak için kuşağımdan başka bir şey bulamadım. Onunla bağlamamda bir mahzur var mı? diye sordum.

-Hayır! Kuşağını ikiye böl, biri ile heybenin, diğeri ile su tulumunun ağzını bağla dedi. Dediği şekilde yapıp ağızlarını bağladım. Bundan dolayı Zî Nitakeyn diye anıldım…”10

Efendimizin müşrikleri yanıltıp zaman kazanmak için bir operasyon daha yapması gerekiyordu. Hava karardıktan sonra yola çıkmayı planlayan Efendimiz, müşrikler tarafından takip ediliyordu. Evinde olmadığı anlaşılırsa geceden aramaya çıkarlardı. Onları yanıltmak için Hz. Ali’yi yatağına yatırmaya karar verdi. Zeyd b. Hârise gibi birini değil de onu koymasının nedeni, müşriklerin Hâşimoğulları’ndan çekinerek onu öldürmeyeceklerine inandığı içindi. Zeyd b. Hârise gibi akraba koruması olmayan biri yatakta yatsaydı Efendimize olan kızgınlıklarının acısını ondan çıkarır, acımadan öldürürlerdi. Mekke o sırada ailesi için daha güvenli olduğu için eşi ve kızlarını Mekke’de bıraktı. Zaman gelince Kur’ân okuyarak, müşriklerin yüzüne toprak saçıp aralarından geçip gitti. Onlar Efendimizin hicretini ancak sabah olduğunda anladılar…11

Efendimiz rastgele hareket etmezdi. Hayatı programlıydı. Belli şeyleri belli zamanlarda yapar, bıraktığı boşluklarda planda olmayan şeyleri gerçekleştirirdi. Hz. Hüseyin’in sorusu üzerine Efendimizi anlatan Hz. Ali: “Allah Resûlü (s.a.v.) eve geldiğinde zamanını üçe ayırırdı. Bir kısmını Allah’a ibadete, bir kısmını ev halkı ve ev işleriyle ilgilenmeye, öçüncü kısmını ise kendine ayırırdı. Kendine ayırdığı zamanı insanlarla paylaşırdı. Önceliği halkın geneline vermekle birlikte insanlarla bire bir ilgilenmeye özen gösterirdi…12

Evs v. Huzeyfe es-Sakafî’nin anlattıkları bu programı bozmamaya ne kadar özen gösterdiğini gösteren güzel bir örneklerden biridir:

Sakif heyeti ile Medine’ye gittiğimizde anlaşmalı olan Sa’d oğulları Muğîre b. Şu’be’nin evine konuk oldular. Allah Rasûlü (s.a.v.) Mâlikoğulları’nı Mescid-i Nebevî’nin yakınına kurdurduğu bir çadırda ağırladı. Her akşam yemekten sonra yanımıza gelir, yatsı namazına kadar bizimle sohbet ederdi. Çok uzun süre ayakta durduğundan ayaklarını dinlendirmek için bir süre biri bir süre diğerine dayanırdı. Çoğunlukla Mekke döneminde yaşananlar ile hicretten sonra Mekkelilerle yaptıkları mücadeleyi anlatır, Kureyşlilerin zulmünden bahsederdi. Yanımıza her zaman aynı zamanda gelirdi. Bir akşam gecikince:

-Bugün neden geciktiniz? diye sorduk.

-Meşguliyetten dolayı vaktinde gelemedim. Kur’ân hizbimi okuyamadığımı hatırlayınca onu bitirmeden dışarı çıkmak istemedim, buyurdu…”13

Kuralları ve Prensipleri vardı. Prensiplerini olabildiğince uygulardı. Düzenli bir hayatı vardı. Düzenli olarak misvak kullanır, saç ve sakalını düzenli tarar, belli vakitlerde yatar ve kalkar, yatarken her zaman sağ tarafına yatar, başını sağ avucunun içine koyardı. Hz. Âişe’nin dediği gibi “Her hususta sağlardan başlamayı severdi. Abdest alırken, ayakkabılarını giyerken, bir şey yiyip içerken, alıp verirken, saçını tararken hep sağdan başlardı.”14

Konu ile ilgili bir örneği de Enes b. Mâlik anlatır:

Allah Resûlü (s.a.v.) bizde misafir iken kendisini bir tas koyun sütü ikram ettik. Solunda Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, sağında bedevi araplardan biri vardı. Efendimiz bir şey içtikten sonra artanı sağında bulunan kişiye verirdi. Prensiplerini bilen Hz. Ömer, buna rağmen:

-Ya Resûlallah! Lütfen Ebû Bekir’e verin, diye rica etti. Ancak Efendimiz âdetini değiştirmeyip sütü sağında bulunan bedeviye verdi. Hz. Ömer’e:

-Sağdan sağa doğru, buyurdu.15

Efendimizin en önemli prensiplerinden biri istikrardı. Bu nedenle hayatının hiç bir döneminde ileri geri giderek zik zak yapmadı, hep hedefine doğru aynı doğrultuda ilerledi. İstikrarı bozacak şeylerden kaçındı, malayaniden uzak durduğu gibi istikrarın en büyük düşmanı olan aşırılığa da meyletmedi. Her hususta olduğu gibi amellerin de devamlı olmasına özen gösterdi. Hz. Âişe ve Hz. Ümmü Seleme’ye:

-Allah Resûlü hangi ameli daha çok severdi? diye sorulduğunda,

-Az dahi olsa devamlı olanı severdi, derlerdi.16

Alkame anlatıyor:

Bir gün Hz. Âişe’ye:

-Allah Resûlü’nün amelleri nasıldı? Belli günlere özel ibadetleri var mıydı? Diye sordum.

-Hayır, onun ibadeti sürekliydi. Hanginiz Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yapabildiği ibadete güç yetirebilir ki! Diye cevap verdi.17

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

SON DERECE KARARLIYDI

Bir şeye karar verip uygulamaya geçtiğin zaman Allah’a tevekkül et! Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.” Âl-i İmrân, 3/159 ayetini hayatına düstur edinen Efendimiz, bir şeyi yapmadan önce bilgi alır, üzerinde düşünür, istişare eder, gerekli süreci bitirdikten sonra karar verdiğinde Allah’a dayanır, zaaf göstermeden ve tereddüt etmeden uygulardı. Dua ederken dahi kararlı olunmasını ister:

Dua ettiğinizde kararlı olun. Dua ederken ‘İstersen ver istersen verme!’ demeyin!”18, “Sizden biri dua ederken ‘Allah’ım! Dilersen beni bağışla! Allah’ım! Dilersen bana merhamet et!’ diye söylemesin. İstediğini kararlılıkla istesin. Allah’ı bir şeyi yapmaya zorlayacak hiçbir güç yoktur.” buyurdu.19

Uhud savaşı gündeme geldiğinde ashabı ile istişare eden Efendimiz, savaşın şehir dışında yapılmasına karar verildikten sonra Rabbine tevekkül ederek yola koyuldu. Bu kararı almasında etkili olan kişiler, Efendimizin düşüncesine aykırı davrandıkları için pişman oldular. Pişmanlıklarını belirterek şehirde kalmak için rica ettilerse de Efendimiz kabul etmedi. Hudeybiye Barış anlaşmasının Müslümanlar aleyhine görülmesini kabullenemeyen sahabiler, bunu söz ve tavırları ile gösterip adeta feveran ettiler. Efendimiz buna rağmen kararından geri adım atmadı.

Ebû Saîd el-Hudrî’nin anlattığı bir olay, Efendimizin kararlılığının nedenini açıkça ortaya koyar:

Amcam Efendimiz Medine ve çevresini haram yaptıktan bir süre sonra yanına gitti. Urgan yapmak için burada yetişen otları koparmak için izin istedi.

-Sana urgan yapman için izin verirsem, bir başkası kamış kesmek için izin ister, onun için izin verirsem kütük yapmak üzere ağaç kesmek istenir, buyuran Efendimiz ricasını kabul etmedi.20

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

HER HUSUSTA İTİDALLİ /ORTA YOLU TERCİH EDEN BİRİYDİ

Her konuda ölçülü davranmayı seven Allah Resûlü (s.a.v.) bir şeyi aşırı yapan kişinin diğer sorumluluklarını ihmal ettiğini işaret buyururdu. Tüm geceyi ibadetle geçirdiği için eşini ihmal eden Abdullah b. Amr b. Âs gibi sahabilere: “Nefsin senin üzerinde hakkı vardır. Eşinin senin üzerinde hakkı vardır…” buyurarak orta yolu tavsiye etti. Bir başka zaman “Her şeyin iki ucu bir de ortası vardır. Bu uçlardan birine tutunduğunda diğer uç ağır basar. Ortadan tutulursa iki uçta dengede kalır.” buyurarak bunu bir örnekle açıkladı.

Aşırılık yapanı hemen uyaran Efendimiz, orta yolu tavsiye ederdi. Hz. Âişe anlatıyor:

Bir gün Havle binti Tüveyt isimli hanım beni ziyarete geldi. İçeri buyur ettikten sonra kendisi ile sohbet ettik. Biz konuşurken Allah Resûlü (s.a.v.) geldi. İçeri alıp yer gösterdikten sonra hanımı Efendimize tanıttım.

-Bu Havle binti Tüveyt! Kendinin gece boyunca uyumayıp ibadet yaptığını söylüyor, dedim. Allah Resûlü (s.a.v.):

-Gece uyumuyor mu? Gücünüz yettiği kadar amel yapın. Vallahi siz ibadet yapmaktan bıkıp usanmadıkça Allah size (sevap vermekten) bıkmaz, buyurdu.21

Bir şeyi aşırı yapmanın kişiyi ters istikamete çevireceğine dair bir örnek verir, her zaman olduğu gibi itidale davet ederdi. “Dostunu severken ölçülü sev, zira günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü kız, bir gün dostun olabilir.”22

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

ASLA KARAMSAR DEĞİLDİ HER ZAMAN POZİTİFTİ

Sürekli tebessüm eder, espri yapar, insanlarla, özellikle çocuklarla şakalaşırdı. Olaylara iyi yönünden bakar, tedbir almayı ihmal etmeden, ümit var olmayı tercih ederdi. Sahabilerini görevlendirdiğinde: “Müjdeleyin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın!” buyurarak onlarında insanları karamsarlığa sevk etmemelerini emrederdi.23

İnsanlara sürekli ümit veren, hayata olumlu tarafından bakmayı öğreten Efendimiz, bunu öncelikle kendisi uygulardı. Hicret sırasında Büreyde b. Husayb’ın yaşadıkları Efendimizin pozitif tavrının misallerinden sadece biridir. Büreyde b. Husayb anlatıyor:

Kureyşliler Allah Resûlü’nü (s.a.v.) yakalayıp kendilerine götüren veya öldürene büyük bir ödül vereceklerini vaat ettiler. Ödülün cazip olması beni harekete geçirmeye yetti. Sehmoğulları’ndan yetmiş- seksen kişiyi yanıma alıp yola çıktım. Bir süre yol aldıktan sonra Gamîm’de Allah Resûlü (s.a.v.) ve arkadaşlarını yakaladım. Allah Resûlü (s.a.v.) beni görünce:

– Kimsin? diye sordu.

– Büreyde, dedim. İsmim için hayırlı bir yorum yaptı. Kaygısını gidermek için Hz. Ebû Bekir’e dönerek:

– İşimiz serinleyip düzeldi, buyurdu. Sonra bana:

-Kimlerdensin? diye sordu.

– Eslemoğulları’ndanım, dedim. Efendimiz yine arkadaşına döndü:

– Kurtulduk, ey Ebu Bekir! Buyurdu. Tekrar bana döndü:

-Hangi ailedensin? diye sordu.

– Sehmoğulları’ndanım, dedim. Bu kez ben:

– Siz kimsiziniz? diye sordum.

– Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im, buyurdu. Ardından İslâm’ı anlatarak bizi imana davet etti. Onu dinlerken kendisini yakalayıp ödül almayı unuttum. Ben ve arkadaşlarım şahadet getirerek hep birlikte Müslüman olduk. Bir zorlama olmadan bana ve kabileme hidayet nasip ettiği için Allah’a hamd ettim. Onlarla birlikte yola devam ettik. O gün Meryem suresinin ilk ayetlerini ezberledim. Akşam olunca abdest alıp Efendimiz ile birlikte namaz kıldık. Medine’ye yaklaşınca:

– Ya Resûlallah! Sancak olmadan Medine’ye girmeyin! dedim. Sarığımı çıkararak mızrağımın ucuna taktım. Medine’ye girinceye kadar yanında yürüdüm. Sehmoğulları’na gönül rızası ile Müslüman olmayı lütfeden Allah’a hamd ederim.”24

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

SEVGİ DOLUYDU

Efendimiz, yalnızca Allah’a karşı, yakın akrabalarına ve dostlarına karşı değil tüm insanlara ve canlılara karşı sevgi doluydu. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Bunlar; gözümün nuru namaz, kadın ve güzel kokudur.”25 buyurarak sevgisinin maddi manevi her şeyi kuşattığını işaret eden Efendimiz, özellikle çocukları çok severdi. Câbir b. Semûre anlatıyor:

Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) ile sabah / öğle namazını kıldım. Namazdan sonra ailesinin yanına gitmek için sahabelerinden ayrıldı. Bende onunla birlikte çıktım. Yolda bir kaç çocukla karşılaştık. Efendimiz onları sevmeye ve her birinin yanaklarını ayrı ayrı okşamaya başladı. Bu arada benim de yanaklarımı okşadı. Elinin serinliğini ta içimde hissettim. Elleri aktar dükkânından çıkarmışçasına mis gibi kokuyordu.”26

Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız. Size yaptığınız da birbirinizi seveceğiniz şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayın!”27, “İmandan sonra en büyük akıllılık insanlara duyulan sevgidir. Dünyada iken sevgi ile dolu kişilere cennette yüksek dereceler vardır. Cennette derece sahibi olanlar elbette cennette olacaklardır…”28 buyurarak insanları sevgiye çağırır. Sevgiyi derinleştirecek vesileleri göstererek, birbirlerini sevmeye teşvik ederdi. Selamlaşma, hediyeleşme, birbirine sevdiğini söyleme bu husustaki tavsiyelerindendir.

Ailesinden ve çocuklarından sevgisini esirgemeyen Efendimiz, yeri geldikçe sevgi dilini kullanmayı ve iltifat etmeyi ihmal etmezdi. Zaman zaman eşine Âiş /Âişecik diye hitap eder, “Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.”29 Buyurarak iltifat eder, kırgınlık işareti görünce gönlünü alırdı.

Hz. Âişe anlatıyor:

Efendimiz kızı Fâtıma’dan övgü ile bahsedince, alınganlık gösterip kendi kendime söylendim. Bunu fark eden Efendimiz:

-Dünya ve ahirette eşim olmaktan razı değil misin!? diye sordu.

-Elbette razıyım, dedim.

-Sen, benim dünya ve ahirette hanımımsın, buyurarak gönlümü aldı.”30

Sevgisini söylemekten ve göstermekten asla çekinmezdi. Bunu bilen Hz. Âişe bir gün:

Beni nasıl seviyorsun? diye sordu. Efendimiz:

İpliğin düğümü gibi. (Ayrılmaz ve kopmaz güçlü bir sevgi ile seviyorum)

Onun düğümü nasıl olur Ya Resûlallah?

Bilinen şekliyle, buyurarak kendisini ne kadar çok ve derin bir muhabbetle sevdiğini veciz bir şekilde ifade etti.31

Efendimizin hayatı sevgi, şefkat ve merhamet örnekleri ile doludur. Onlardan birine şahit olan Mahmûd b. Lebîd şöyle der:

Çadırda tedavi gören Sa’d b. Muâz’ın yarasının açıldığını haber alan Allah Rasûlü (s.a.v.) telaş içinde oraya doğru yürümeye başladı. Biz de onunla birlikte gittik. O kadar hızla yürüyordu ki, koşuşturmaktan ayakkabılarımızın bağları koptu, boyunlarımızdaki atkılar düştü. Sahabelerden bazıları:

-Yâ Rasûlallah! Yorulduk, takatimiz kesildi, dedi. Efendimiz:

-Meleklerin bizi geçerek Hanzala’yı yıkadıkları gibi Sa’d’ı da bizden önce yıkamalarından korkuyorum, buyurdu.

Sa’d’ın yanına vardığında kolundan kanlar fışkırıyordu. Büyük bir üzüntü ile koşarcasına yanına giden Efendimiz, akan kana aldırmadan gözyaşları içerisinde Sa’d’ı kucaklayıp bağrına bastı. Yüzüne ve elbiselerine sıçrayan kandan kırmızıya boyanmış gibiydi. Bunu gören sahabeler Efendimizi kandan korumaya çalıştı. Ancak onlara aldırmadan Sa’d b. Muaz’a daha fazla sarıldı. Vefat etmek üzere olduğunu anlayınca yavaşça yatırdı başını kucağına koydu. Efendimizin gözyaşları ile Sa’d’ın kanı birbirine karıştı. Efendimizin sahabisine gösterdiği sevgi ve şefkat, dayanılacak gibi değildi. Sa’d, Efendimizin kucağında şehit olmak üzereydi. Duygu yüklü olan Efendimiz:

-Ey Allah’ım! Sa’d, Rasûlünü tasdik etti, yolunda cihat etti, sorumluluklarını tam olarak yerine getirdi. Onu ruhlarını kolayca alıp manevî huzuruna kabul buyurduğun kullarından kıl! Ruhunu kolayca alarak huzuruna kabul buyur! diyerek dua etti.

Efendimizin sözlerini duyunca gözlerini açan Sa’d:

-Selam sana ey Allah’ın Rasûlü! Senin Allah’ın elçisi olduğuna şehadet ediyorum! dedi ve gözlerini kapadı.32

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

İNSANLARA KARŞI SAYGILIYDI

Rabbine, insanlara, hak ve hukuka, inanca, emeğe ve hizmete saygılı olan Allah Resûlü (s.a.v.) bunu yalnızla sözleri ile değil, hal ve hareketleri ile de gösterirdi.

Sizden biri kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”33 buyurarak insanlar arasındaki sevgi ve saygının ölçüsünü verdi ve hayatı boyunca bunu uyguladı.

Yeri geldiğinde ashabına bizzat hizmet eden Efendimiz, birlikte oturduklarında ayaklarını asla onlara doğru uzatmazdı. Dizleri birlikte oturduğu arkadaşlarından önde olmaz, yer dar olduğunda sıkışarak yeni gelene yer açardı.34

Cemaatin yanına gideceği zaman kokusu rahatsız edecek soğan ve sarımsak gibi şeyler yemekten sakınırdı. Vahiy getiren Cebrâîl’i unutmayan Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin evinde kaldığında sarımsaklı yemek geldiğinde yememiş, yemeği sevmediğini düşünerek telaşlanan ev sahibi niçin yemediğini sorunca Cebrâîl ile görüştüğünden onu rahatsız etmek istemediğini bildirmişti.35

İnsanların yanına çıkacağı zaman saçını sakalını tarar, elbiselerini düzeltip kendine çeki düzen verir, imkânları ölçüsünde güzel elbiseler giyerdi. Abdullah b. Hasan anlatıyor:

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) Neccâroğulları tarafından diktirilen iki elbisesi vardı. Dışarı çıkacağı zaman eşine:

-Şu elbiseyi getir, giyinip insanların yanına güzel elbiselerle çıkayım, buyururdu.”36

İnce düşünceli biri olan Allah Resûlü (s.a.v.) birinin evine gittiğinde üç kere seslenir, cevap verilmezse rahatsız etmemek için oradan ayrılırdı. Sahabileri ile yemeğe davet edilen Efendimizin bu sırada gösterdiği tavır, saygı konusundaki hassasiyetini gösteren örneklerden sadece biridir. Sahabeleden biri Mescid-i Nebevî’ye giderek Allah Resûlü’ne (s.a.v.):

-Babam size yemeğe davet ediyor. Dört kişi ile birlikte bize buyurun, dedim. Daveti kabul eden Allah Resûlü (s.a.v.) sahabileri ile birlikte evimize teşrif etmek için yola çıktılar. Yolda rastladıkları bir sahabi:

– Ya Resûlallah! Ben de sizinle gelebilir miyim? diye sordu. Allah Resûlü (s.a.v.):

-Gel ama ev sahibi izin vermezse geri dönersin, buyurdu. Olur diyen sahabi onlarla birlikte bize geldi. Babam ve ailem gelenleri kapıda karşıladık. Allah Resûlü (s.a.v.) içeri girmeden önce babama:

-Sen bizi dört kişi olarak davet ettin, ancak biz beş kişi geldik. İzin verirsen arkadaşında gelsin. Olmaz dersen geri dönsün, buyurdu. Babam olumlu cevap verince hep birlikte eve girdiler…

Kızı Hz. Fâtıma yanına girdiğinde kendisini ayakta karşılayarak saygı gösteren Efendimiz, “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”37 buyurur, ashabına da birbirlerine karşı saygılı olmalarını tavsiye ederdi. Câbir b. Abdullah anlatıyor:

Bir seferde Ebû’d-Derdâ’nın Hz. Ebû Bekir’in önünde yürüdüğünü gören Efendimiz:

-Güneşin kendisinden daha faziletli biri üzerine doğmadığı kişinin önünde mi yürüyorsun!? diye uyardı. Hemen geri çekilen Ebû’d-Derdâ, o günden sonra yürürken Hz. Ebû Bekir’in önün geçmedi.38

İnsanlara makam, mevki ve seviyelerine göre muamele ediniz!”39, “Kabile liderlerinden biri geldiğinde ona saygı gösteriniz!”40 buyuran Efendimiz, hak hukuku öncelerdi. Abdullah b. Abbâs anlatıyor:

Bir gün Allah Resûlü (s.a.v.) kendisine ikram edilen bir içeceği içerken, ben sağında Hâlid b. Velîd solunda duruyordu. Kendisi bir miktar içtikten sonra kalanı yanındakilere vermek istedi. Âdeti üzere önce sağında bulunana vermek istedi. Sağında benim olduğumu gördü. Ben henüz çocukken o olgunluk yaşındaydı. Bana:

-İstersen Hâlid’i kendine tercih et! Sıranı ona ver, buyurarak büyüğe saygımı göstermem için hakkımdan vazgeçmemi tavsiye etti. Ben özür dileyerek:

-Allah’ın Resûlü’nün içtiği bir içeceği devam ettirme konusunda kimseyi kendime tercih etmem, dedim. Efendimiz ısrar etmeyip içeceği bana uzattı. Alıp içtim.41

ALLAH RASÛLÜ ( s.a.v.) Hz. MUHAMMED

Son Derece Mütevaziydi.

Hoşgörünün zirvesindeydi.

Af İle Gönülleri Fetheden Peygamber

Son Derece İyilik Sever Biriydi.

Şefkat ve Merhametin Zirvesindeydi

Vefakârdı

Fedakârdı

Hilim ve Rıfkın Doruklarındaydı

Sabrın Zirvesindeydi

Cesurdu

Hayâ Sahibiydi

Hassastı

1 Buhârî, İtisâm 12; Müslim, 1500.

2 Tirmizî, 3127.

3 Buhârî, 115; Muvattâ, 2/913.

4 Müsned, 1/209; Buhârî, Ta’rihu’l-kebîr, 7/341; Taberî, Tarih, 313; Halife b. Hayyât, Tabakâtu’r-ruvât, 73; İbn Hacer, İsâbe, 5590, 5591; İbn Abdilber, İstîab, 3/1243; Mizzî, Tehzîbü’l-kemâl, 20/184; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 9/103.

5 Buhârî, Menâkib 25; Müsned, 4/257; Hâkim, Müstedrek, 4/564.

6 İbn Hanbel, Fedâil, 1050, 1184; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 7175; İbn Manzûr, Muhtasar, 17/342-343.

7 Buhârî, 683; Müslim, 414; Müsned, 6/202; Bezzâr, Müsned, 18/106; İbn Sa’d, Tabakât, 2/237; Halebî, İnsânü’l-uyûn,3/498.

8 Müsned, 4/13; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 10/338; İbn Abdullah&İbn Muhammed, Nadratu’n-naîm, 8/287.

9 Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 45; Müsned, 4/176; Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/109; el-Külâî, İktifâ, 1/282; İbn Manzur, Muhtasar, 2/341; İbn Kesîr, Sîre, 1/364; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 2/105; el-Kastallânî, el-Mevâhibü’l-ledünniyye, 176.

10 Buhârî, Cihad ve Siyer 123,Menâkibi Ensar 45; İbn’ül-Cevzî, el-Muntazam, 3/51; İbn Kesîr, Sîre, 1/363; İbn Cemâa, Sîre,50.

11 İbn’ül-Cevzî, el-Muntazam, 3/51; Halebî, İnsânü’l-uyûn, 2/34.

12 Tirmizî, Şemâil, 351; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 18; el-Hindî, Kenzu’l-ummâl, 7/18535.

13 Ebû Dâvud, Tehzîbu’l-Kur’ân 1393; İbn Mâce, İkâmi’s-salâ 1340; Müsned, 4/9; Buhârî, Ta’rihu’l-kebîr, 1/190; Tayalisî, Müsned, 1204; İbn Sa’d, Tabakât, 5/510; el-Begavî, Mu‘cemu’s-sahâbe, 15; Taberânî, el-Mu`cemü’l-kebir, 1/220; Ebû Nu’aym, Ma‘rifetü’s-sahâbe, 180.

14 Buhârî, Vudu’ 168; Müslim, Tahâret 268; Nesâî, Tahâret 112; İbn Mâce, Tahâret 401; Ebû Dâvud, 4140; Tirmizî, Şemâil, 34; Müsned, 24627; İbn Hibbân, Sahîh, 4556; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 717; Hâkim, Müstedrek, 4/122; İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 67; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/344.

15 Buhârî, Eşribe 5612; Müslim, Eşribe 124; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ, 7/100.

16 Tirmizî, Şemâil, 313; İbn Mâce, 1225; Müsned, 6/289; Abdurrezâk, Musannef, 4091; Tayâlisî, Müsned, 1609; Ebû Ya’lâ, Müsned, 4573; el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 2/467.

17 Buhârî, Savm 64; Müslim, Salatü’l-müsafirîn 217; Ebû Dâvud, Salât 1380; Tirmizî, Şemâil, 313; Müsned, 6/43; İbn Hibbân, Sahîh, 322; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/355, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/299.

18 Buhârî, Dua 21; Müslim, Dua 7; İbn Mâce, Dua 8.

19 Buhârî, Dua 21; Tirmizî, Dua 77.

20 Semhûdî, Vefâu’l-vefâ, 1/98

21 Buhârî, İman 32; Müsned, 6/247; İbn Hibbân, Sahîh, 359.

22 Tirmizî, Bir 60.

23 Müslim, Cihad 5.

24 Said b. Mansûr, Sünen, 2/247; İbn Sa’d, Tabakât, 4/242; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, 1/266; İbn Hibbân, Târihu sahabe, 108; el-Begavî, Mu‘cemu’s-sahâbe, 1/389; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 2/508; İbn Abdilber, İstîab, 1/185; Heysemî, Mecma’uz-zevâid, 9/398; İbn Adî, el-Kâmil fi’d-Du’afâ, 1/140; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ, 7/164.

25 Nesâî, 3949; Müsned, 3/128; Hâkim, Müstedrek, 2/174; Ebû Şeyh, Ahlâku’n-Nebi, 232; İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 65; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/87.

26 Müslim, Fedâil 80; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, 1/256; İbn Manzûr, Muhtasar, 2/213; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ’, 7/102.

27 Müslim, İman 93; Ebû Dâvud, Edeb 131; Tirmizî, İstizan 54; İbn Mâce, Mukaddime 9; Müsned, 2/442; İbn ebî Şeybe, Musannef, 8/436; Veki’, Zühd, 331; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, 8371.

28 Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, 7704.

29 Buhârî, Fedâilü’s-sahabe 30; Müslim, Fedâilü’s-sahabe 89; Tirmizî, Menâkib 62.

30 İbn Râhûye, Müsned, 2-3/17; Hâkim, Müstedrek, 4/10.

31 Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/44.

32 İbn Sa’d, Tabakât, 3/427.

33 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Dârimî, İstizan 5; Müsned, 3/176.

34 İbn Seyyidinnâs, Nûru’l-uyûn, 50.

35 Tirmizî, Etime 1807; Makrîzî, İmtâu’l-esmâ, 7/309.

36 Ebû Şeyh, Ahlâku’n-nebi, 257. Hadis mürseldir.

37 Ebû Dâvud, 4943; Tirmizî, 1920; Müsned, 2/222; Buhârî, Edebu’l-müfred, 354; el-Humeydî, Müsned, 2/586; Bezzâr, Müsned, 2718; Ebû Ya’lâ, Müsned, 4241; İbn ebî Şeybe, Musannef, 25868; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân,10471; Hâkim, Müstedrek, 1/62.

38 İbn Manzûr, Muhtasar, 13/75.

39 Ebû Dâvud, Edeb 20.

40 İbn ebî Şeybe, Musannef, 26098; el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, 25484.

41 İbn Manzûr, Muhtasar, 12/301.

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KULLUĞU

Her insanın Allah ile, nefsiyle ve diğer insanlarla ilişkisi vardır. Allah ile ilişkisi dini kimliğini oluşturur. Tüm insanların ortak dini kimliği kulluktur. Bu hususta diğer insanlarla birleşen Efendimizin, peygamberlik ve imamlık gibi farklı dini kimlikleri de vardır.

Efendimizin kulluğu bir yönü ile imani, bir başka yönü ile sosyal ve siyasi meseledir. Bu nedenle çeşitli vesilelerle öne çıkarılmış, sürekli vurgu yapılarak dikkat çekilmiştir. İmani mesele olduğu için başta şahadet kelimesinde açıkça ifade edilmiş, hatta kul sıfatının resûl sıfatından önce zikredilerek konununhassasiyetine dikkat çekilmiştir.

İman Penceresinden Efendimiz; önceki peygamberler gibi kul ve beşerdir. Diğer insanlar gibi yer, içer, halkla oturup kalkar, evlenir, çocuk sahibi olur. Bu onun değerini asla düşürmez. Bilakis yükseltir.

De ki: “Eğer yeryüzünde (insan değil de) sakinleri olarak yürüyen melekler olsaydı, o takdirde onlara gökten elçi olarak elbette bir melek indirirdik“ İsra, 17/95

Efendimizden beşer olduğunu açıkça ifade etmesini isteyen Allah, sürekli tevhide vurgu yapmasını emreder. “De ki: “Şüphesiz ben yalnızca sizin gibi bir beşerim; şu farklaki bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih ameller yapsın, Rabbine ibadette hiç şeyi ortak koşmasın.“ Kehf, 18/110

Her insan gibi Efendimizde mükellef, Allah’ın emir ve yasaklarından sorumluydu. Kur’an bunu açıkça ifade eder: “Kitaptan sana vahyolunanı oku ve namaz kıl; muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor.“ Ankebut, 29/45

Pek çok güzel vasıfla donatılmış olmasına rağmene, beşer olduğu için ilim, kudret ve imkanı sınırlıydı. Hayatı bunun açık delilidir. Rabbimiz de bir çok yerde bu hususu insanlara bildirmesini peygamberinden istemiştir:

De ki: “Ben, Allah dilemedikçe, kendi adıma yararlı veya yararsız hiçbir şeye mu- vaffak olamam. Eğer mutlak manâda gaybı bilseydim, sürekli kârda olurdum; bana ne bir zarar dokunurdu, ne de başıma bir kötülük gelirdi…“Ataf, 17/188

Beşeri yönünün öne çıkması, bu hususta kendisinden sonra gelen büyük kametlere örnek olması gibi hikmetlerden dolayı, görüşlerinde az da olsa hata yapmış, zaman zaman Allah tarafından ikaz edilmiştir.

Nadir de olsa beşer olarak yanılmıştır. Vahiy ve vahyin tebliği bunun dışındadır. Misal; bir öğlen namazında ilk kadede tahiyatta oturması gerekirken kalktı. Bir ikindi namazında dört yerine iki rekat kıldı. Sahabilerden Zû’l-Yedeyn: “Namaz mı kısaltıldı?….” diye sordu.1

Her beşer gibi Efendimizde eceli gelince vefat etmiştir.

Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.“ Zümer, 39/30

BENDE SİZİN GİBİ BİR İNSANIM

Efendimizin beşer ve kul oluşuna sıkça vurgu yapardı. Bunun nedeni kendisi değil, aklından çok gördüğüne meyleden insanınlardır. Allah dışında birşeyleri ilah etmeye pek hevesli olan bu tür insanları ikazdır. Zira insanlık tarihi bu tür heyeyanlara har zaman şahid olmuştur. Kullarını herkesten iyi tanıyan Allah azze ve celle, ikaz edilmediği taktirde tarihin tekerrür edeceğini bildiği için insanları önceden net bir şekilde uyardı.

Peygamberlik gibi kelimelerin ifade etmekte aciz kaldığı ulvi bir görev üstlenenler, her yönden kemalin zirvesine çıkmış seçkin insanlardır. Bu özellikleri nedeniyle insanlar tarihin her döneminde onlara karşı büyük teveccüh göstermiş, sevip saymışlardır. Bu her zaman yerli yerince yapılmamış, kimi insanlar tarafından abartılarak tazime dönüştürülmüştür.

Bunu tetikleyen en önemli şeylerden biri şüphesiz mucizedir. Peygamberlere dine davet ettikleri insanları kolayca ikna etmeleri için verilmiş olan mucizeler, tarihte bir çok insan tarafından yanlış değerlendirilmiş, Hz. İsâ örneğinde olduğu gibi peygamberleri insan değil haşa ilah olarak görmüşlerdir. Aynı yanlışa düşülmemesi için insanları uyaran Rabbimiz, peygamberleri beşer olduklarını ve yaratıcıda bulunması gereken özelliklerin kendilerinde olmadığını insanlara tebliğ etmek için görevlendirmiştir.

De ki: Ben yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu kadar var ki bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor.” Kehf, 110, Fussilat, 6 “De ki: Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem…” Enam, 50

Bu hassasiyetten dolayı insanların iman etmesini şiddetle arzu eden Efendimiz, arzusunun şiddetinden dolayı ikaz edilmiştir. “Sen istediğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir.” Kasas, 28/56 buyuran Rabbimiz, peygamberi ve ondan sonra gelen davetçilerin duracakları sınırı açıklamıştır.

Emir ve mesajı alan Allah Resûlü (a.s.m), kendi dikkat ettiği gibi, yeri geldikçe ümmetini uyararak böyle bir hataya düşmemeleri için şiddetle sakındırdı:

Beni Hırıstiyanların İsâ b. Meryem’i (öve-öve) uçurduğu gibi uçurmayın. Ben bir kulum. Benim için “Allah’ın kulu ve resûlü deyin! (yeterli)” buyurdu.2 Buna aykırı hareket edenlere anında müdahale etti.

Abdullah b. Şihiyyîr anlatıyor:

Amir b. Sasaa oğulları ile ile birlikte Medine’ye Allah Resûlü’nü (a.s.m.) ziyarete gittik. Efendimizi dinleyerek İslam ile şereflendik. Görüşme sırasında:

– Ya Resûlallah! Sen bizim babamız, büyüğümüz, seyyidimiz, veli nimetimiz, …. dediler. Allah Resûlü (a.s.m.) hemen müdahale etti.

-Hayır hayır böyle demeyin. Sözlerinize dikkat edin! Şeytanın size eşlik etmesine izin vermeyin. Seyyid Allah’tır. Seyyid Allah’tır. Seyyid Allah’tır, buyurdu.

Memleketimize döneceğimiz zaman Allah Resûlü (a.s.m.) bize:

-Size binek vermemi istermisiniz, diye sordu. Biz:

-Gerek yok. Biz gelirken yolda başıboş otlayan develer gördük. Onlara bineriz, dediler. Allah Resûlü (a.s.m.):

– Müslümanların kaybettiği şeyler, cehennem ateşi gibidir. (alan yanar), buyurdu.3

Sosyal ve siyasal pencereden Efendimiz kral değil, halktan biri gibi yaşayan bir peygamberdi.

Bu onun bilinçli tercihiydi.

Ebû Hureyre ve İbn Abbâs anlatıyorlar:

Bir gün Cebrâîl (a.s.) Allah Resûlü’nün (a.s.m) yanına gelip oturdu. Cebrâîl’in konuşma sırasında gözü hep semada idi. O sırada yanlarına gökten bir melek indi. Meleği takdim eden Cebrâîl (a.s):

-Bu, bu güne kadar yeryüzüne inmeyen bir melektir. Sana bir mesaj getirmek için indi, dedi. Melek:

-Allah azze ve celle beni sana gönderdi. Sana kul peygamber mi yoksa kral peygamber mi olmak istediğini sormamı istedi, dedi. Meleği dikkatle dinleyen Efendimiz, fikrini sorarcasına Cebrâîl’e (a.s.m) baktı. Cebrâîl (a.s) başı ile mütevazi olmasını işaret etti. Onun da tercihi bu yöndeydi.

-Kul peygamber olmayı tercih ediyorum, diyen Efendimiz, tercihini açıkça belli etti. Bu olaydan sonra kulluğunu daha belirgin şekilde gösteren Efendimiz, Rabbine ulaşıncaya kadar bir yere yaslanarak yemek yemedi.4

Abdullah b. Büsr anlatıyor:

Bir keresinde Allah Resûlü’ne (a.s.m) bir miktar koyun eti ikram ettim. Dizleri üzerine çökerek yemeye başladı. Orada bulunun bir bedevi, onu bu durumunu şaşkınlık içinde izledi. Sonunda dayanamadı:

-Nasıl oturuyorsun? diyerek hayretini dışa vurdu. Efendimiz:

-Şüphesiz Allah beni zorba ve kibirli biri değil, mütevazi ve kerem sahibi bir kul olarak yarattı, diye cevap verdi.”5

Seçimini yeri geldikçe ifade eden Allah Resûlü (a.s.m) “Ben köleler gibi oturarak yemek yiyen bir kulum.” Buyurur, yere oturarak yemek yerdi.6 Merkebe biner, başkalarını bineğine bindirir, garipleri ziyaret eder, fakirlerle oturur, kölelerin davetine icabet ederdi. Çarşıdan aldığı eşyayı başkasına taşıtmaz: “Kişi aciz ve yardıma muhtaç olmadıkça kendi eşyasını kendi taşımalıdır.” Buyururdu.7

Hiç bir ayrım yapmadan tüm ihtiyaç sahiplerinin sorununu çözmek için koşar, bir meclise girdiğinde sahabiler ayağı kalkmasını istemez: “Acem yöneticilerinin birbirlerini tazim ederek ayağı kalktığı gibi kalkmayın!” buyururdu.8

Abdullah b. Ebû Evfâ onu şöyle anlatırdı:

Allah Resûlü (a.s.m.) Allah’ı çokça anar, boş konuşmazdı. Namazı uzatır, hutbeyi kısa tutardı. Kölelerle bir arada olmaktan kaçınmaz, dul bir hanım yanına geldiğinde ihtiyacını giderinceye kadar işi ile uğraşırdı.”9

Kullukta Zirvedeydi.

Eşsiz bir kulluk bilincine sahip olan Allah Resûlü (a.s.m), yakin imana sahipti. Hangi durumda olursa olsun ona dayanır, ona güvenir ve tüm benliği ile ona teslim olurdu.

Uhud savaşından sonra hareketlenen çevre kabileleri, sık sık Medine’ye saldırı planları hazırlıyorlardı. Bunlardan biride Muhârib oğulları reisi Düsur b. Hâris’ti. Medine civarındaki Müslümanlara baskın yapmayı planlıyordu. Hazırlıkları Efendimiz’e anında ulaştı. 450 kişilik ordu ile üzerlerine gitti. İslam ordusunun yaklaştığını haber alan düşman askerleri kaçıp dağlara çıktılar.

Neler olduğunu öğrenmek için tepeden İslâm ordusunu izlemeye başladılar. O sırada kendilerince büyük bir fırsat yakaladılar. Efendimiz’in yalnız başına olduğunu gören biri reisleri Düsur’un yanına koştu.

– Bak peygamber olduğunu söyleyen kişi tek başına ağacın gölgesine uzanmış yatıyor. Çok güzel fırsat, hemen gidip onu öldür, dedi. Diğerleri onu desteklediler.

Arkadaşlarının teklifini doğru bulan Düsur, yerinden fırladığı gibi kılıcını aldı, kimseye görünmeden tepeden aşağı indi. Sessizce ağaca doğru yürüdü. İyice yaklaşınca kılıcı çekerek aniden bir hamle ile Efendimiz’in başına dikildi.

Şimdi seni elimden kim kurtaracak, diye bağırdı.

Başını kaldıran Allah Resûlü (s.a.v.), kılıcını havaya kaldırmış birinin baş ucunda olduğunu gördü. Adam kendisini öldürmek üzereydi. Ne endişe etti, ne korktu. Bilakis, eşsiz bir iman ve tevekkülle Rabbine dayandı. Gayet sakin bir şekilde:

Allah kurtarır, buyurdu.

Efendimiz’in ölüme meydan okurcasına sakince cevap vermesi, Düsur’u çok şaşırtmıştı.

– Ne yani? Benden korkmuyor musun? diye hayretle sordu. Efendimiz aynı sakinlikle:

– Hayır, buyurdu.

Düsur iyice şaşırdı. Sorusunu üç kez tekrarladı. Efendimiz her seferinde aynı cevabı verdi. Bu sırada Cebrâil (a.s) En Sevgili’ye yardım için oraya gelmişti. Düsur, Efendimiz’i öldürmek için harekete geçtiği an sert bir darbe ile sırtına vurup yere fırlattı. Düsur bir tarafa kılıç bir tarafa düştü. Allah Resûlü (s.a.v.) ani bir hamle ile yere eğilip kılıcı aldı. Kılıç el değiştirmişti. Bu kez Efendimiz (s.a.v.) :

Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? diye sordu.

Önce şaşırıp kalan Düsur, kısa sürede kendini toparladı. Karşısındaki zatın ilahi bir güç tarafından desteklendiğini anlamıştı.

Hiç kimse beni senden kurtaramaz. Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve sen onun Resûlüsün, diyerek İslâm’ı seçti.10

Tek derdi, yegane hedefi Rabbinin rızasıydı. O razı olduktan sonra hiç bir şeyin kıymeti yoktu. Taif’te alay, hakaretten sonra kovuldu, taşlanarak vücudu kanlar içinde bırakıldı. Bu durumda bile Rabbine sitem etmedi. Bilakis ona sığındı ve kulluğunda hata yapıp yapma endişesi içinde kıvrandı.

Ey Allah’ım! Güçsüzlüğümü, çaresizliğimi, insanlar tarafından horlanmamı sana şikayet ediyorum.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Benim ve bütün ezilmişlerin Rabbi sensin. Beni kime bırakıyorsun? Senden uzak olan surat asıp duran şu adamlara mı? Yoksa işimi eline verdiğin düşmanıma mı?

Yine de bana kızgın değilsen hiçbir şeye aldırmam. Senin hoşnutluğun benim için her şeyden önde gelir.

Bana kızmandan, üzerime gazap inmesini hak etmekten, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini islah eden nuruna sığınırım. Her şey senin hoşnutluğun içindir. Yeterki sen razı ol! Bütün güç ve kuvvet ancak senindir.11

Eşsiz bir kulluk bilincine sahipti.

Geçmiş ve gelecek günahları affedildiği halde o Allah korkusundan titrerdi. “Şüphelendiğin şeyden uzaklaşıp şüphelenmediğin şeye yönel“12 buyuran Efendimiz, evindeki bir hurmayı yediği için uykuları kaçar, birine yanlışlıkla dokunsa elbisesini kaldırır, kısas etmesini ister, her gün yüz kere tevbe edip Allah’tan affımı talep ederdi.13

İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik korkusunda dair örneklerden birini şöyle anlatır:

Bir keresinde Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ile birlikte Mescid’i-Nebevî’de minberin yanında oturuyordum. O sırada Allah Resûlü (a.s.m) evinden çıkıp bize doğru geldi. Yürürken sakalını meshediyordu. Sakalı ağarmış, saçlarındaki akları geçmişti. Bu durum Hz. Ebû Bekir’in dikkatini çekmişti. Yanımıza gelince:

-Ya Resûlallah! Bu günlerde aniden yaşlandığını görüyorum, dedi. Ellerini Efendimizin sakalına götürüp meshederken göz yaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu. Arkadaşının durumuna üzülen Efendimiz:

-Beni Hûd, Vâkia, Mürselât, Amme Yetesalûn ve İzeşşemsü küvviret sureleri yaşlandırdı, buyurarak teselli etti.14

Korkusu muhabbetle iç içeydi. Rabbini herkesten çok sever, dualarında sevgisinin dahada artırılmasını isterdi. “Allah’ım! Bana sevgini ve katında faydalı olacak şeylerin sevgisini tattır. Allah’ım! Beni sevdiğin şeyleri yapmakla görevlendirdin, bana sevdiğin şeyleri yapmam için kuvvet ver. Allah’ım! Beni sevdiğin yola sevket, o yolda bana kuvvet ver.”15

Allahım! Senden sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve sevgine ulaştıracak amelleri yapmayı istiyorum. Allahım! Sevgini bana nefsimden, ailemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl, diye dua ederdi.“16

Hedefi her zaman ahiretti.

Dünyanın geçici ahiret kalıcı olduğunu her fırsatta vurgular, kalıcıya kalıcı geçiciye geçici kadar değer verirdi.

Abdullah b. Abbâs anlatıyor: “Bir grup sahabiyle Allah Resûlü’nün (a.s.m) yanına gittiğmiz bir gün hasır üzerinde uturuyordu. Yan tarafını hasır izleri kaplamıştı. Halini görünce çok üzüldük. Hz. Ömer:

-Ya Resûlallah! Emir buyurun sizin için aramızda para toplayıp rahatça yaşayacağınız bir ortam hazırlayalım, dedi. Efendimiz:

-Ey Ömer! Benim dünya ile ne işim olur. Benim ile dünya arasındaki ilişki, bir ağaç altında gölgelendikten sonra kalkıp giden yolcu gibidir, buyurdu.”17

Ahiret hedefi hayatının her karesine yansıyan Efendimiz, zühd hayatı yaşamayı tercih ederdi. Özellikle yakın çevresindekilere de bunu tavsiye eder, dünyaya meyletme işareti gördüğünde tavır koyardı. Bir sefer dönüşü kızı Hz. Fâtıma’nın evine gittiğinde kapısında asılı süslü örtüğü görünce içeri girmeyip geri döndü. Olaydan haberder olan Hz. Ali:

-Kızınızın evine geldiğiniz halde içeri girmemişsiniz? diye sorunca:

-Allah yolunda harcanacak para ile evini örtüyle kapladığını görmedin mi? buyurarak tepkisini açıkça ifade etti.”18

Efendimizi anlatan Enes b. Mâlik: “Allah Resûlü (a.s.m) yarın için birşey biriktirmezdi, derdi.19 Pek çok imkana sahip olmasına ragmen vefat ettiğinde silah ve giyeceklerinden başka mirası olmayan Efendimizin zırhı borç aldığı bir Yahudi’de rehindi.

1 Kalaci, Şahsiyetü’r-Resûl, 70

2 Buhârî, 3445; Tirmizî, Şemâil, 331; Müsned, 1/23; Humeydî, 27; Dârimî, 2/320; Taylisî, Müsned, 24; Abdurrezâk, Musannef, 20524; Ebû Yalâ, Müsned, 153; Beyhakî, Delâil, 5/498; Begavî, Şerhu Sünne, 3681

3 Ebu Davud, Edeb, 4806; İbn Mace, 2502; Müsned, 4/24; Nesai, Amelü’l-Yevm, 245; İbn Sad, Tabakat, 7/34; İbn Kani, Mucem, 497; Begavi, Mucem, 4/125; İbn Ebu Asım, Ahad ve Mesani, 1484; Ebu Nuaym, Marife, 1674

4 Müsned, 334; Tirmizî, Şemâil, 140; Bezzâr, Müsned, 2462; Ebû Yalâ, Müsned, 2/282; İbn Hibbân, Sahih, 6365; Beyhakî, Delâil, 1/334; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 611

5 İbn Mâce, Etime, 6

6 Buhârî, 5398; Ebû Dâvud, 3769; Tirmizî, 1830; Şemâil, 133; İbn Mâce, 3262; Müsned, 4/308; Dârimî, 2/106; Tayalisî, Müsned, 1047; Ebû Yalâ, Müsned, 884; Beyhakî, Kübrâ, 7/49; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 607

7 Kalaci, Şahsiyetü’r-Resûl, 194

8 Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 747; İbn Seyyidinnâs; Uyûnu’l-Eser, 2/402; Kalaci, Şahsiyetü’r-Resûl, 194

9 Nesâî, 3/108; Dârimî, s: 35; Hakim, Müstedrek, 2/614; Beyhakî, Şuab, 7761; Delâil, 1/329; İbn Hibbân /İhsan, 8/112

10 Saîd b. Mansûr, Sünen, 2504; Müsned, 3/364; Ebû Şeyh, Ahlâkı-Nebi, 75; Hâkim, Müstedrek, 3/29; Vâkidî, Megâzî, 1/194; İbn Kesîr, Bidâye, 1/519; Beyhakî, Delâil, 3/373-375; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, 2/290.

11 Taberânî, Dua, 1036; İbn Hişam, Sîre, 1/419; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 1/66; İbn Abdulber, Sire, 42; Süheylî, Ravdü’l-Ünf, 2/229; İbn Haldûn, Sire, 98; Halebî, Sire, 1/499; Hudari, Nûru’l-Yakîn, 43; Seâlebî, Muhammed Resûl, 1/106

12 Tirmizî, Kıyame, 60

13 Beyhakî, Delâil, 1/356

14 Tirmizî, 3297; Hâkim, Müstedrek, 2/343; Beyhakî, Delâil, 1/358; Ebû Nuaym, Delâil, 4/350; Begavî, Şerhu Sünne, 14/372; İbn Manzûr, Muhtasar, 2/227 Not: Ebû Saîd’in rivayetine göre soruyu soran Hz. Ömer’di. Delâil, 1/358; Muhtasar, 2/229

15 Tirmizî, Dua, 73.

16 Tirmizî, Dua, 72

17 Tirmizî, Zühd, 2330; İbn Mâce, 4109; Müsned, 1/391; Tayalisî, Müsned, 277; İbn Ebî, Şeybe, Musannef, 13/217; Ebû Yalâ, Müsned, 4998; Taberânî, Kebîr, 1/467; İbn Hibbân, Sahih, 6352; Beyhakî, Şuab, 9930; Begavî, Şerhu Sünne, 4034; Hâkim, Müstedrek, 4/309; Ebû Nuaym, Hilye, 3/342

18 İbn Ebî, Şeybe, Musannef, 16222

19 Kadı İyâz, Şifâ, 1/84

Paylaşmak Güzeldir

PEYGAMBER EFENDİMİZİN İMAMLIĞI VE HATİPLİĞİ

Efendimizin dini kimliklerinden biri de imam ve hatiplikti. Aktif bir imam olan Efendimiz, zamanının çoğunu Mescid’i-Nebevî’de geçirirdi. Camiye gelenlerle yakından ilgilenir, onlarla sohbet eder, hal ve hatırlarını sorar, bir şeyi vesile kılarak kalplerini aydınlatan güzel bir söz söyler, hata yaptıklarında kırıp incitmeden uyarırdı.

Cemaatten biri üç gün camiye gelmese, sorup soruşturur, nedenini öğrenirdi. Hasta ise ziyaret eder, sıkıntısı varsa gidermeye çalışırdı.

Camiyi hayatının merkezine koyar, davet ve devlet işlerini buradan yönetirdi. Elçileri, heyetleri burada karşılar, sorunu olanları burada dinler, burada konuşma yapar, Rabbinin emirlerini caminin member ve mihrabından duyururdu.

Mescid’i-Nebevî’nin arka tarafını Ashab’ı Suffe ismi verilen yatılı öğrencilere ayıran Efendimiz, onlara özel zaman ayırarak ilim irfan öğretirdi. Okulun idaresini bizzat yürüten Efendimiz, iaşelerini de kendi temin ederdi.

Hayatının her alanında olduğu gibi imamlık yaparken cemaatle son derece iyi davranır, insanları güleryüzle karşılar, hata yaptığında bağırıp çağırmaz, sabredip hoşgörürdü. Hatasını uygun bir dille anlatırdı. Yaşanan tablolardan birini Enes b. Mâlik anlatır:

Allah Resûlü (a.s.m) sahabileri ile Mescid’i-Nebevî’de oturduğu bir gün, içeride bulunan bedevilerden biri caminin duvarına doğru giderek bevl etti. Şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemeyen sahabiler:

-Ne yapıyorsun? Yaptığın şeyi derhal terket diye bağrışıp üzerine yürüdüler. Sahabilerine müdahale eden Efendimiz:

-Adamı rahat bırakın, buyururak sakinleştirdi. Adam işini bitirdikten sonra yanına çağırdı. Sakin bir ses tonu ve müşvik bir baba edası ile adamla konuşan Efendimiz:

-Burası Kur’ân okunan, namaz kılınan ve zikredilen bir yerdir. Burada tuvalet ve bevl yapılmaz, kirletilmez gibi sözler söyleyerek yaptığının doğru olmadığını anlattı.”1

Başka bir misali ise olayı bizzat yaşayan Muâviye b. Hakem anlatır:

-Allah Resulü’nden (a.s.m) öğrendiğim ilk şeylerden biri aksırdığım zaman hamd etmek oldu. Medine’ye gittiğim ilk günlerde Allah Rasûlü’nün (a.s.m) arkasında namaz kılıyordum. Cemaatten biri aksırdı. Ben:

-Yerhamukellah, dedim. Sesimi duyan sahâbeler, bana sert bir şekilde baktı, gözleri ile işaret ederek uyardılar. Kendi kendime:

-Annelerine ağlayasıcalar, ne oluyor, bana niçin bu şekilde bakıyorlar? dedim. Sessizce söylediğim sözler duyulmuştu. Yanımdaki cemaat, ellerini baldırlarına vurarak beni ikaz ettiler. Yanlış şeyler yaptığım için beni susturmak istediklerini anlayınca sustum. Namaz bittikten sonra Allah Rasûlü (a.s.m) beni yanına çağırdı. Anam-babam ona feda olsun, ne ondan önce nede ondan sonra, bir şeyi ondan daha güzel öğreten bir öğretmen görmedim. Bana ne surat astı, ne kötü söz söyledi, asla vurmadı. Sakin bir şekilde:

-Kıldığımız şu namaza başladığımızda insan sözünün konuşulması uygun değildir. Zira namaz; tesbih, tehmid, tekbir ve Kur’an okumaktır, buyurdu.”2

Peygamber Efendimizin Müezzinleri

Bilâl’i-Habeşî Mescid’i-Nebevî ve seferlerde müezzinlik yapar, İbn Ümmü Mektûm ama olduğu için yalnızca Mascid’i-Nebevî’de müezzinlik yapardı. Efendimizin Hayatı Bölümü’nde belirttiğimiz gibi Ebû Mahzûre, Sad b. Âiz el-Karzî, Hibbân b. Büh ve Ziyâd b. Hâris es-Südâî adında müezzinleri de vardır.

Peygamber Efendimizin Kayyumları

Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadise göre Mescid’i-Nebevî siyahi bir köle veya cariye tarafından temizlenirdi.3

Efendimizin bulunduğu ortamda sahabilere iki sahabi namaz kıldırdı. Efendimiz bir seferde namaza gelmekte geciktiği için sahabilere Abdurrahman b. Avf imamlık yaptı. Hz. Ise Ebû Bekir iki kere yaptı. Birinde Efendimiz bir problemi çözmek için Mescid’i-Nebevî’den ayrılırken Bilâl’i-Habeşî’ye:

-Gecikirsem namazı Ebû Bekir kıldırsın, buyurdu. İkincisi vefat ettiği gün namazı Hz. Ebû Bekir’in kıldırması için emir buyurdu.4

1 Buhârî, 6128; Müslim, Fedâil, 127; Ebû Dâvud, 380; Nesâî, 1/48; Tirmizî, 147; İbn Mâce, 528; Dârimî, 1/740; Müsned, 3/191; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 153

2 Nesâî, 3/14; Müsned, 5/447; Fesevi, Marife ve Tarih, 1/137; Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 151; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 4974. İbn Hacer, İsâbe, 8067; Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 9/288.

3 Makrîzî, İmtâ, 8/140

4 İbn Mibred, Şecere, 156

Paylaşmak Güzeldir